atlastan cepkenli yiğit mecmua


Sefer zamanı

Posted in Bencil tarafından mecmua Eylül 4, 2011

Dayılar, enişteler ve sevgili vefalı kaarim,

Bu adresten değil de yeni bir adresten ses edeceğim sizlere.

yenimecmua.tumblr.com

Varsa mecâliniz, beklerim.

Adam Gibi Adam Ertuğrul Sağlam

Posted in Potansiyel Enerji tarafından mecmua Haziran 7, 2009

Beşiktaş şampiyon olmuş dediler. Türkiye Kupası’nı da almış dediler. Hatta Zaman’da bir fotoğraf gördüm; kulüp başkanı “tüpçü” lakaplı zat “ikisi bir arada” ibareli bir pastayı kesiyordu.

Hayırlı olsun kaarim. Vatana, millete, Turkcell’e, Süper Lig’e hayırlı olsun.

Ancak…

Mesele o değil. Senin için böyle bir haberin önemli olmadığını biliyorum. Biliyorum, bana ne diyorsun kimse kim şampiyon. Bana ne diyorsun Ertuğrul Sağlam camiada çok seviliyorsa. “Türbanlı Eş” sendromuna girmeden Abdurrahman Yalçınkaya yok olmadı Ahmet Necidet Sezer bile seviyorsa. Bana ne diyorsun kaarim, hepsinden bana ne!

Benim şampiyonum sensin diyorsun, anlamıyor muyum sanıyorsun?

Türkçe Olimpiyatları düzenlemişler orada burada. Onları bile görmüyor gözlerin. Bu sene İstanbul yetmemiş, vilayetleri dolaştırmışlar bebeciklere… Bir tane Allah’ın CHP’lisi var mı görüyor musun o konukların arasında? Yok ben de izlemedim kaarim nereden göreyim. Ama İstiklal Marşı okuyan iki çikolatalı drajeyi gördüm sayılır. Sonra Başbakan da drajeleri yutmuş kucağına alıp. Güzel şeyler dedin bunlar, evet kaarim. Ama benden, benim gelişimden mühim mi?

Hayır.

Cindoruk’u bekledim doğrusun. Onun dönüşü bana cesaret verdi. Erbakan’dan alamadığım cesareti cintonikten aldım.

Kaarim, şimdi yaz mevsimi. Gene kene mevsimi. Sen de durmazsın ki yerinde. Tatil matil ayaklarına girersin. Olsun. Olduğu kadar.

Şimdi lezzetli bir kahve demle bakalım. Bilirsin, kahve kalbe iyi geliyor.

Hadi başlayalım.

Aşk Elinden…

Posted in İktibas tarafından mecmua Ekim 13, 2006

Gönül hayran oluptur aşk elinden
Ciğer püryan oluptur aşk elinden
Niceler tac-ü tahtı mal-ü mülkü
Koyup üryan oluptur aşk elinden

Koyup İbrahim Edhem tac-ü tahtı
Yeri külhan oluptur aşk elinden
Ne gördü Leyla’nın yüzünde Mecnun
Ki ser-gerdan oluptur aşk elinden

Ne gördü Züleyha Yusuf yüzünde
İşi efgan oluptur aşk elinden
Yunus Emre bu hasret ile zari
Acep mihman oluptur aşk elinden

Noktalı Virgül; ABS

Posted in Cemiyet,Potansiyel Enerji tarafından mecmua Ekim 6, 2006

Emre Sevinç’in başlıkları gibi oldu kabul. İsterdim onun gibi on beş konuyu birden başlığa yazmak ve bir de nereden çıkarsa çıksın Jazz’dan bahsetmek.

Jazz müziği nedir bilmem kaarim. Caz olarak okurum, öyle devam ederim ben. Yüzeysel bir adamım ya. Yoğurdun ve olayların yüzeyini severim. Ama geçen bak Halil Efendi geldiğinde bize, bir telefon düdüğü ile sofradan ayrıldımdı. O arada sen Şofer’le birlik ol yoğurdun Misak-ı Milli hududları içerisindeki tüm yüzeyini ele geçir. Abi içimde kaldı, öyle böyle değil. Bir daha yapmayın böyle. Kıymayın şu fakirin iki karışlık kaymak zevkine. Sorsan bak, ikisi de hatırlamaz. Bilmezler ki orada gaspettikleri kaymak hissemin benden neler alıp götürdüğünü.

Bak böyle unutmadığım bir şey daha var kaarim. Hazır laf açılmışken araya sıkıştırayım.

Seneler seneler evvel, ben orta okul bebesiykene, yurda çağırmışlar bizi. Bir yaz günü, dışarıda püfür püfür rüzgar… Yurdun ortak oturulan bir mekanında, yurdun müdürü Balıkesirli Şenol Abi ile muhavere halindeyiz. Bu abimiz de memleketinden Höşmerim getirmiş o vakit. Çay kaşıkları ile servis edilir edilmez yumulduk cümleten. Bir kaşık ya aldım ya almadım; zırrrr telefon. Evin en küçük ferdinin kaybolduğunu, bulunamadığını bildiren ve acil durum anonsu yapan bir valide sesi. Gitmem gerekiyor ey dostlar. Ve ey şu küçük tabakta duran sevimli şey!

Gittim, evin en küçük ferdi, evin önündeydi. Beyhude yere turlayıp gelmiş oldum ve heyecanla odaya daldım. Herkes damağında kalmış kıyak lezzetin zevkü içerisinde bir kenara sinmiş, tefekkür ediyordu. Ortada o küçük höşmerim tatlısından eser kalmamıştı. Ben “Amaa…şey” dedim ve yutkundum ve eğdim başımı.

O gün bir daha höşmerim tatlısı yiyemeyeceğimi, bir daha böyle bir tatlı anın olmayacağını düşündüm ve bu düşüncemi sabitledim (ideefixe). Seneler bu sabit fikrin içime gark ettiği elemle ilerlerken… artık bu tatlının her yerde satıldığı ve sıradan bir alışverişin içine girebildiği gerçeğiyle yüzleştim.

Elim varıp da höşmerim alamıyorum ben. Çünkü aldığımda, tüm büyüsü dağılacak bu aziz hatıramın ve de benim Mec’liğimden bir şeyler yitecek. O gün o tatlıyı orada yemeliydim arkadaş. Höşmerim benim için o gün bitmiştir. Balıkesir camiası beni mazur görsün ama onlar yeni bir tatlı icad edene kadar yemiyorum kardeşim o tatlıyı. Sözünden dönenin kaşığı kırılsın.

Ya kaarim, mesele nereye geldi bak. Sana ABS’den bahsedecektim.

Yok yok daha öncesinde Jazz müziği vardı. Bu müzik türünü ben lisede, tıfıl bir talebe iken ve üniversite sınavı denen korkunç kuyunun içinde debelenirken, gazetenin bir köşesinde gördüğüm ufak bir albüm tanıtımıyla farketmiştim. Osman İşmen’in Jazz Eastern albümü çıktı diyordu. Albümde Lazz Jazz adında ilginç de bir eser varmış. Haberin sunum tarzı, beni öyle etkiledi ki, gittim sonra şehre, Osman İşmen’in Jaz Östırn albümünü istiyorum dedim ciddi ciddi. He he. Kimse dinlemiyor, bilmiyor ya. Alternatif adamım ya. Trip sezonu… Adamın şaşırmasını, albümü çokça arayıp “ya yarın uğrasanız” filan demesini bekliyorum. Albüm elime aksine kolay geçti.

Sonra ben oturup güya Jazz müziği dinlemeye başladım bu abinin elinden. Jazz müziği nâmına bildiğim her şey bu abiye aittir işte. O nedenle ben Jazz müziği kokusu ile hamsi kokusunu birbirine karıştırırım. Evet, öyle yozlaşmış bir Jazz öğretisi ile başladım bu işe. Şimdi de aynı noktadayım. Ha durun bi dakka. Bir de Honda Jazz var, onu öğrendim.

Sonracığıma kaarim, ABS mevzuu var işte.

Şimdi Şofer olsa bize ABS’nin teknik detaylarını anlatır malum. Ben de hiç bilmediğim için o tarafa girmeden yüzeyinden devam edip, teravih namazlarındaki rolüne geleceğim bu teknolojinin.

Efendim, görsek de görmesek de her insanda fiziksel frenleme sistemi vardır. Bunun duygusalı da vardır da şimdi fizikseli daha ön planda bizim için.

Ve de Ramazan’ın mübarek havası da sahur, iftar ve teravihlerle teşekkül eder. Teravih namazını bunlardan ayıramazsınız. Sosyal bir ibadet ayı olan Ramazan’da, insanlar kardeş kardeş iftarlarını yaptıktan sonra daha da kardeşleşip camide buluşurlar büyük kalabalıklar hâlinde. Ve birbirlerine yaslanarak mütemadiyen namaz kılarlar 1-1,5 saat boyunca. Salavat getirirler topluca. Ne güzeldir o toplu salavatları dinlemek, gözleri kapatıp.

Sadede geleyim efendim. Teravihlerin ivmesi artan bir hızda kılınması ve insanların kendini namazın ritmine kaptırmaları bir takım kaza risklerini de beraberinde getirir. Sebeplerden birisi, imamın tekbirlerine uymakta zorluk çekerek eş zamanlı hareket edememektir. Böyle olunca hem yandaki insanların konsantrasyonu dağılır hem de arkadaki insanların size kafa göz girmesine zemin oluşur.

Geçen günkü teravihimizde, önümdeki zatın geç kalmaları yüzünden böyle bir kazaya ramak kalmıştı sevgili kaarim. Nasıl heyecanlandım sorma. Şayet ABS fren sistemim çalışmasaydı, büyük bir kaza oluşacak ve cemaatin o meridyen üzerindeki tüm fertleri domino taşı gibi öne doğru sırayla devrilecekti.

Allah’tan efendim, frenim çalıştı, kendimi durdurdum da rükuya eğilme normal bir şekilde gerçekleşti. Daha sonrasında mecburen önümdeki insanın eğilip eğilmediğini kollamaya başladım. Aslında namazda böyle dikkat dağıtıcı şeylerin olması da sinir bozudur kaarim. Mesela yanınızdaki abinin gürültülü gürültülü dua okumasıdır. İçinden okunmalı ve de dudaklar kıpırdamalı. Ama yanındakine de duyurmamalısın net bir şekilde. Bunu nasıl anlatacaksın kaarim insanlara. Of of.

Bir de çocuklar kaarim. Teravih namazlarının vazgeçilmez eğlence arayışları… Yüksek sesle “âmin” demeler. Amcaların geriye dönüp hebele hübele bağırmaları. İmamın arada bir, oğlum diye ikazları. Ama hiçbiri yıldıramaz ki onları. Onlar çocuktur, bağıracaktır, şakalaşacaktır, hatta zıvanadan çıkacaktır. Sonra öyle bir zılgıt yerler… bir daha camiye uğramaz olur bu çocuklar. Sonra büyük adam olup Türkçe Ezan bıdı bıdı derler. Camilere ayakkabı ile girilsin derler… Derler oğlu derler. O yaramaz çocuklardan birisi de bendim itiraf ediyorum. Samimiyim Ertuğrul Özkök abi. Valla samimiyim. İpek adındaki arkadaşın yanaklarını sıkardım her secdede. Yüksek sesle âmin de derdim. Eğlenirdik işte. Büyüklerimizle buluştuğumuz, saf olduğumuz bir yerdi camiler.

Ve kimi zaman tüm cemaatten sıyrılıp minberin içine girerdim sessizce. Ta ki bir yaşlı amca beni oradan farkedip çıkarana kadar. Ne olurdu beyamca, ben namazımı orada kılsaydım? O karanlık mahzende, sen teravihlerin ne kadar zevkli geçtiğini biliyor muydun benim için? Ki üstelik sesim de çıkmıyordu. Kimseyi de rahatsız etmiyordum. Orası benim küçük tapınağımdı. Benim karanlık cennetimdi. Ama sen beni aydınlığa çıkardığında bilmiyordun içimde camiye gelme iştiyakını baltaladığını. İşte ey kaarim… Eğitim, eğitim, eğitim. Ya ya, Cem Yılmaz’ın reklamı herkesin diline pelesenk etti bu ifadeyi ama, doğru söyledi adam. Bu ülkede benim de, o yaşlı amcanın da, teravihe gelen çocukların da, askerlerin de, politikacıların da, üniversite gençliğinin de, bürokratların da, işçilerin de, ev hanımlarının da… hepsinin sağlam bir eğitime ihtiyacı var.

Bizzat eğitim veren kurumlarda hocalar tekme tokat dövülürken, böyle bir ihtiyacı dillendirmek pek de kolay değil… Ne yazık ki “eğitim”in de eğitime ihtiyacı var bu ülkede. Biz bakanın çorabında yazanları daha çok merak ediyoruz. Eğitimi dogmatik düşüncelerin beyinlere intikali olarak anlıyoruz. Oy benim güzel memleketim. Resmi eğitim politikası can çekişen güzel memleketim.

Bu eğitim kurumları senelerce “noktalı virgül” anlatıyor memleketin evlatlarına. Ama o evlatlar, sınavlar geçmiş, üniversiteler okumuş olup hâlâ noktalı virgülü doğru noktaya saplayamıyorlar.

İlginç bir tadı var bu işaretin aslında. Ben noktalama işaretlerini kullanabiliyorum vurgusu ihtiva ediyor içinde. Çok gizli. Her yerde değil tabi ama ben bazen bunu hissedebiliyorum. Lâkin bu hissettiğim durumlarda, müellif zaten işareti yersiz kullanmış oluyor.

Mesela şu adreste kendini “electro” rumuzuyla ifade etmiş kardeşimiz, noktalı virgül kullanmış. Ama bu sevgili kardeşimiz, aslında kullanması gereken işaretin “iki nokta üst üste” olduğunu bilmiyor gördüğümüz kadarıyla. İşte üzülmek için bir misal daha.

Noktalı Virgül’ü kullanabilen ve kullanınca da doğru yerde kullanabilen bireyler için umutlu olabilir miyiz kaarim? Kendimi de bu çemberin içine katıyorum, bakma öyle! Ben de her geçen gün daha doğru yazmak için ne bulursam öğrenmeye çalışıyorum.

Türkçe bizim ortak dilimiz, değerimiz, sevdamız. O olmazsa ben olmam, kaarim sen olmazsın. Ve efkârım, onlar da olmaz.

Var olmak ise biraz gayret ister.

Gel Gör Beni

Posted in Cemiyet,Musiki tarafından mecmua Ekim 5, 2006

Dinler miydin sen de bir zamanlar?

“Sonsuzluğa Hasret” derlerdi adlarına. Birincisi yoktu. Çünkü ilk gelen hep birinciydi. İkincisi çıkınca adının yanına rakkamla 2 eklendi. Sonra üçüncüsü çıktı, uçurdu…

Medya yoktu, meydan yoktu.

Aşk o zaman daha bir kabukluydu. Sübhanallah deyince, içimizde yankılanıyordu sesimiz. Gönlümüzden aksedip tekrar düşüyordu kulağımıza.

Bıyıklarını kesen, sakallarını kısaltan (yumuşatan) abilerimiz henüz yokken oldu bunlar.

Şimdi hiçbiri tad vermiyor bana bu eskilerin reformasyona uğramış görüntüleri, sesleri… Klip çekip el hareketlerinden başka bir atraksiyona girmemeleri meselâ.

Hocam hocam, bizim literatürümüzde klip çekmek yoktu ki. Konser vermek yoktu ki. Kaset kapaklarına fotoğraf basmak yoktu ki.

Sen yakışıklıydın veya sakallı. Veya tipsizdin. Toplum önüne çıkamazdın, sahnede dikilir dururdun. Nereden bileydik biz bunu hocam?

Şimdi alayınız meydanlara indiniz, sakallarınızı yonttunuz. Şöhret oldunuz işte.

İyi ki bu 15-20 senelik şarkıları hâlâ dinleyebiliyorum da, yeşil olmadığını kanıtlamak için üzerine plastik boya yapmaya çalışan müziğinize mahkum kalmıyorum.

İnceltelim Hocam

Posted in Potansiyel Enerji tarafından mecmua Ekim 4, 2006

Başımda rakseden makasın sesi, bir ninniye dönüşmüş. Televizyondaki salakça bir dizinin kahkaha tufanı belirli bir ritme sarmış kendini. Kuvvet komutanları konuşmuş, Cumhurbaşkanı konuşmuş, kaçırılan uçak geri gelmiş. Her şey sâkin, her şey süt liman. Döviz kararında. Borsa eh işte. Enflasyon azıcık yükselmiş; Ramazan bereketi. Karınlar doymuş, serseriler sokaklara atmış kendilerini.

Tam bu esnada, gözlerim kapanır benim arkadaş. Arkadaş, bak şu dışarıdan gelen, 5 milyona satılan Giresun fındığının anonsu bile beni uyandıramaz bu hülyalar dolu uykumdan. Uykumda köprüler geçerim fındıktan yapılmış. Derelerde neskafe akar, buram buram. Isırgan otlarının kafa ütüleyen kokularına teslim olur, buruşuk ruhum. İşte böyle bir şeydir berber koltuğunda rüyaya dalmak.

Hocam, faulleri kısaltayım mı?

Kısalt hocam kısalt. Faul hareketlerden kaçınalım biz. Biz önce adam olalım şu üç günlük dünyada. Babam bana söyleyecek bi şey bulamayınca, hep bu faullerimi öne çıkarırdı. Ona göre uzundu çünkü. Hayat uzun be babacığım. Demogoji yapıyorum biliyorum. Ama şimdi bak kısalttırıyorum berbere. Sana hep kendileri uzuyorlar derdim ya. Hakikaten öyle. Kendileri uzuyorlar bunların. Öyle bir fıtratı var faullerin. Saçlar nasıl uzuyorsa, sakal nasıl uzuyorsa, onlar da koyuveriyorlar kendilerini yanaktan aşağı. Sağ serbest, sol serbest nasıl olsa.

Yıkayalım mı hocam?

Yıkama! Evde yıkarım ben. O millete bir peştemal yapmadığınız kalan havlularınızla kafamı yıkamasan daha memnun olurum ben sevgili berberim. Ay Mec, sen kuaför nedir bilmez misin diyeceksin kaarim. Bilmem işte. Anlamam ben fransızcadan geçen kelimelerden bi şey. Ben taşralıyım abi, berberime giderim. Tüm mahallenin saçını şöyle bir gezmiş gelmiş nefis taraklarla saçlarımı harmanlarım. Halka karışırım böyle. Halktan birisi olurum. (Halkçılık böyle olur Deniz Baykal Bey.)

Uyandığımda bir helke saç ekmişimdir toprağa. Helkenin anlamını bana sorma güzelim, bak google’a, live.com’a. Saçlarımın beyazı bir şeyler söyler olmuştur bana. Ey Mec, ölüm var!

Ölüm Allah’ın emri… şu berbere gitmek olmasaydı.

Ağrı Dağı’ndan Uçtum

Posted in Potansiyel Enerji tarafından mecmua Ekim 2, 2006

Başı ağrır insanın. Arada işte. Ağrır ama tam ağrır. Bütün oksijeni cebren çeker damarlarından bu ağrı. Yaban ellerde kalmış, bir yer yatağında sırıl sıklam ıslanmış gibisindir. Kâbuslarda baş rol teklifi alırsın, Cumhurbaşkanlığı’na aday olursun… merdanelerde sıkılırsın, papatya olursun dağların yamacında. Ağrı Dağı’nda aspirin ararsın çıplak ayaklarınla, ellerine sardığın çoraplarınla. Arkası yazılı çorapları sevmem ben. Secdede arkaya reklam oluyor işte. Başım ağrıyor oğlum, sana mantıklı şeyler mi söyleyeyim.

Büyüttüğün şeyler küçülür gözünde. Küçük duran şeyler kıymık hâline gelir boğazında. Hadi yutkun bakim. Yutkun da batsın boğazına, kanatsın gövdeni bu hayasızca akın. Sürekli bir şeyler düşünmek zorundasın bu saatlerde. Düşüncelerin düşünce açmalı… açtığı düşünceyi kapatmamalı. “Sonsuz döngü” diye bir şey varmış literatürde, ona girersin. Tüm paynaklar kaynaşılmış derdi Ali Abi, öyle olur işte. Paynakların toynaklarına değer. Değerlerin yere düşer. Almak için eğildiğinde belin tutulur. Kalkmak için doğrulursun, başın arşa değer.

Bir aseton kokusu yayılır ciğerlerinden atmosfere. 12 taksitle oksijen alırsın. Borçları çeviremezsin, görünen o ki. Ucunda uçurum olan bir yolu koşarsın var gücünle. Durduğunda yem olacağını bilirsin. Yolsuzluktan korkarsın, bulduğun yola bağlanırsın o yüzden. Yol etinle kemiğini ayıracaktır birbirinden. Tırnaklarını yontacaktır, dudaklarını çatlatacaktır. Ellerin nasır bağlayacaktır menzili beklerken. Her şeyi menzile bıraktığın için, üstün başın toz olacaktır yolda. Yoldaki çiçekleri bile toplamışlardır, neden? Menzilin çiçeklerle dolu olduğuna imanın var iken olur tüm bunlar. Derken “sır” düdüğü çalacaktır, yükseklerden. Sırlar kalktığında sofradan, karınları tok olabilecek midir?

İnsanın başı ağrır. Mec’in de ağrır.
Ağrıdığında güneş doğmaya kalmaz; surları yıkılır.
Ağrı Dağı’nda güneş bile doğmaz.

Vadaaaa…

Posted in Cemiyet tarafından mecmua Ekim 2, 2006

Islahat Fermânı

Posted in Gündelik,Potansiyel Enerji tarafından mecmua Ekim 1, 2006

Ramazan’ın evinden uzakta geçen bir Ramazan’ıydı. Günler ne çabuk devrilmişti üst üste kaarim. Düşen düşene, düşleyen düşleyene. Sızlayan da sızlayana…

İlkokulda mağaraları öğretirlerken bizlere, hani şu Karain, Beldibi mağaraları, soğuk rüzgarlar esiyordu Ramazan’ımızda. Yine Ramazan’ımız yaban ellere uçuyordu, biz arkasından bakarken. Yusuf’un yürüdüğünde yanıp sönen ışıkları alıp götürmesi gibi gölgesiyle… Ramazan da umutlarımızı katıp götürüyordu önüne, ve biz kalıyorduk rüzgarlı bir Ramazan’da.

Buzlar uzuyordu penceremizden, sivri, yakıcı ve eğlenceli. Düştüğünde adamı deler geçer bu, magmaya gönderir, oradan lav şeklinde Süphan dağından fırlatır diyorduk. Said Nursî de diyordu ki magma, büyük cehennemi tutuşturacak. Orası küçük cehennem aslında. Kaarim, sen şaşkına dönmüş benim tedailerim arasında seni eve götürecek eksi sıfır sefer sayılı otobüsünü beklerken; ben yine buzlara sarıyordum çocuk ellerimi. Görüyor muydun sen?

Buzlar, upuzun… Eline aldığında, şu Gora filmindeki adamın elindeki “ışın kılıcı” gibi duruyor. Niye tırnak içinde yazdım bunu biliyor musun? Geçen Şofer bana ışın kılıcını sordu. Ben de bilmediğimi söyledim. Hayretler içerisindeki yüz ifadesine bir ışın kılıcı ile son vermek iyi giderdi o sıra. Ama ne bileyim işte, ışın kılıcının aslında küçük bi şey olduğu da, düğmesine basınca ışıklı bir şekilde uzadığı, kesici hale geldiği. Şu zamane çocukları neler de öğreniyor kaarim. Biz büyüdük de yaşlandı dünya. He hey…

Buzları alıp savaş yapması vardı, kıran kırana. Ama bir sorunu vardı bu buzların kaarim: eriyordu! Ellerimizdeki sıcaklığın daha fazla olması, buzların bizden ısı almalarına neden oluyor ve “q = m c delta t” kaidesi uyarınca buzlar eriyordu. Bu kaide olmasa idi başka kaide olurdu mutlak buzları eriten. Çünkü erimesi gerekiyordu. Buz dalında güzeldi. O muzdu pardon. Buz, çatıdan sallanırken güzeldi. Sallım sallım sallanmalıydı çatıdan aşağı doğru. Güneşi beklemeliydi, sevgilisini bekler gibi. Güneşin şefkat dolu ışıkları dudaklarına değdiğinde, zaten eriyecekti aşktan ve sıcaktan.

Of kaarim of. Sen sahura kaç saat kaldığını biliyor musun? Sahur evet. Hani şu insanların, yani komşularımızın çocuklarının güreş yaptığı saatler. Şaşırmıyorum. Cuma saatinde, arabesk radyo yayını da yapan bu insan ırkının, Kadir Gecesi’nde İbo Şov’u “yüzüne” izlemesini bekliyorum. Nasıl da Kuranî bir terim kullandım bak bak. Şaka maka, radyo yayını da pek profesyoneldi canım. Eğlence tavan yapmıştı. İşte ben bunu seviyorum. Bu memleketin insanını seviyorum. Entel bir duruşum da var böyle işte. Memleketimin insanına bayılıyorum. Hâlâ entelim bakınız. Olaylara yukarıdan bakmak diyorlar ya. İşte beşinci katta böyle oluyor ister istemez. Gerçi komşular üst katta olmasına rağmen, onlara da yukarıdan bakabiliyorum. Fikir zemininde, yer çekimi kanunu geçersiz hâle geliyor, unuttun mu kaarim? Dalgın kaarim benim.

Şimdi bu memleketimin insanı demişken, son aktüel mevzulara da değinmeden geçemem ben biliyorsun. Gündemi takip eden bir yanım da var kaarim. Tarafsız, doğru habercilik yapanı severim. Bir de objektif olsun. Ama son zamanlarda, haberler bir garip oldu yav. Ya sen de anlamışsındır kaarim. Darbe mevsimi mi geliyor nedir? 10 yılda bir darbe olurmuş gelişmemiş demokrasilerde? Öyle mi olacak gene? Yeni nesil Müslüm Gündüz’ler, tâlimlerinin son aşamasınlar mıymış neymiş? Az yakıyormuş hem bu yeni nesil “motor”lar? Murat Yetkin, havayı süper kokluyor kaarim. Burnu çok gelişmiş. Apoletleri sallanıyor sütunundan aşağı. Tutabilene aşk olsun seni güzel yavrum. Çeneni sevsinler. 7 senedir “yan gelip yatan” Cumhurbaşkanı da veda hutbesi verecekmiş, Meclis açılırkene. Gene o mide bulandıran lügatıyla, ay vokebulerisiyle nutuklar atacak biliyorum. Farkında mı değil mi, tezgâhın içinde mi dışında mı pek bilmiyorum. Ama nice terör suçlusunu -yani devlete karşı suç işleyeni- affetmiş (e makamında bu yetki var) bir düşünce yapısının bu devletin bekâsı için getireceği önerileri de çok umursamıyorum ben açıkçası. Asıl komutanların sıraya girerek beyan ettikleri pek siyasi mülahazalarının son perdesinde, nerelere gidecek işin ucu. Heyecan yapmış Murat Yetkin kaarim. Çünkü ortalık kızışınca, çenesini daha fazla kaşıyıp daha fazla yazı yazabilecek. Devlet erkanı sürtüşmese, bu Ankara temsilcileri ne yiyip ne içecek zaten kaarim. Lâkin istedikleri daha kapsamlısı bu arkadaşların: kişiler değil kurumlar sürtüşsün. Kurumlar sürtüşsün ki biz de güçlünün yanında horon tepelim. Ah Murat Yetkin, ah canım, umarım kursağında kalır o güdük heyecanların. Umarım yazacak bir şey bulamazsın can sıkıntısından.

Abdest suyu alyuvar sayısını artırır demişler kaarim. Bunu bilimsel bir şeylere dayandırmışlar, Alman’ın biri yazmış, felan filan. Abdest suyu alyuvarın sayısını artırsa bile, bu medyadaki tezcanlı kafaların alyuvarı reddedeceği âşikar. Koridorda namaz kılan kişilerin secde hâlinde arkadan görüntülerini yayınlayarak edepsizlik sınırlarını zorlayan yırtık medyamız, İslâm’a ait her yaşamsal uzantıya bir çamur bulaştırma faaliyetlerinde düğmeye basmış görünüyor. Kadınlara verdiği değeri “Şu karılarla bir rahat seks yaptırmadınız” diyen şarkıcı Teoman’ın dilinden ekolu bir şekilde duyan dünya görüşü sahiplerinin, İslâm’ın pratiğinden öğreneceği çok şey varken; bu boş haberlere kanıp, abdest suyunun alyuvarlarla ilişkisine takmamasını temenni ederiz. Alyuvarları siz kendiniz takviye edin. Abdesti de ihmal etmeyin. Bir de güzel kaide var ki, İslâm’da, Allah adına, sünnete riayet adına ne yapıyorsan maslahat gözetilmez. Ay oruç tutuyorum, böyle daha sağlıklı deyemezsin. Namaz kılıyorum, hareket oluyor, spor oluyorum deyemezsin. Hacca gidiyorum, tatil yapıyorum, uzaklaşıyorum deyemezsin.

Kaarim, sahur vakti geliyor. Yoksa senle muhabbete doyum olmaz.
Ama şimdi şu alyuvar sayısını artırıp, mideye ufak tefek bir şeyler upload edelim. Tevfik Allah’tan.

Aradığınız reklam

Posted in Örütbağ tarafından mecmua Ekim 1, 2006

internette reklam

Ulu Cami karşısı, İş Bankası yanında sizlerleyiz. Yine de bulamazsanız bizi, köşede simit satan kıvırcık saçlı çocuğa sorun. O sizi, bize yönlendirir.

Girerken galoşunuzu giyin. Kemerinizi bağlayın.

Kapımızın zili tek tıklamayla değil, çift tıklamayla çalışır. İki tıklama arasındaki süre kısa olsun, yoksa tek tıklama gibi algılar.

Siz hayal edin, bizi arayın, biz de hayallerinizi gerçekleştirelim.

İnternet dediğin nedir ki. Sabit telefonu olmayan adama kız bile verilmez hocam? Sen kalkmış reklamı internetten vereceksin? Ad Sense mi? Sensinler onu sensinleeeer! Adını sensinler.

Gidiyorum bu. Reklam arayu. Hû.

Sonraki Sayfa »

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.