Kahvaltıda Rabıta
Korkut Özal anlatıyor:
‘Amerika’dan gelirken teyyarede bana gelen bir durum oldu. Teyyare çok fazla sallandı. Rahmetli Mehmet Zahit Efendi bizim şeyhimizdir. Teyyare sallanınca, ona bir rabıta yaptım. Bu bir nevi manevi bağdır yani. Seyahatten döndükten iki gün sonraydı. Hocaefendinin Ankara’da olduğunu ve bir yerde yemek yediğini söylediler, oraya gittik. Salona girdiğimizde, koltukta oturuyordu Hocaefendi. Yanına gittim, eğildim elini öptüm. Eğildi, kulağıma, ‘Ne o, teyyare çok mu salladı?’ dedi. Böyle çok hatıram var. Hocaefendiyle, talebelik münasebetleri olanların bu gibi hatıraları var.’

“1980 senesinde hacc’a gitti, dönüşünde, daha da ağırlaşmıştı. 13 kasım 1980′de, vefat etti.”
Bu mübarek zâtın yaşadığı günlere ömrüm yetişmemiş. Lâkin bende sesinin, vaazının hoş anıları vardır.
Nereden diyeceksin ey kaari… Yoksa sen de mi manevi connection’lar kuruyordun filan diyeceksin. Yok efendim estagfirullah.
Benim lise yıllarımda bulunduğumuz yere, Zahit Kotku takipçilerinin ulusal radyo yayını ulaşırdı. Bu radyo kanalında her sabah 7′den sonra Zahit Kotku’nun 20 dakikalık sohbetleri yayınlanırdı. Ve biz o saatlerde kahvaltı sofrasının başında olurduk. Sonraları Yağmuradam’dan TV izleyerek kahvaltı yapma alışkanlığı sirayet etti ise de bu yıllardaki Zahit Kotku dinleyerek kahvaltı yapma alışkanlığımın tadı hiç bir zaman dimağımdan silinmeyecek gibi görünüyor.
O günlerde hep beraberdik. Ne üniversite, ne iş derdi olmuş; hiç kimse ayrı düşmemişti. Sofraya aynı vakitte oturulur, bir aile birlikteliği içinde kahvaltı edilirdi (kahvaltı etmek?). Tek başına içtiğim çayların tadı hiç bir zaman o günküler gibi olmadı.
Zahit Kotku’dan Allah razı olsun, tatlı dilli bir insanmış. Anlattığı meseleleri öyle güzel, esprili ve sempatik anlatıyordu ki bazen kahvaltı sofrasında koptuğumuz bile geliyor aklıma. Yalnız çok hızlı konuşuyordu, takip etmek biraz efor gerektiriyordu. Bu da iyi ya, hem kahvaltı yapıyorsun hem enerji harcıyorsun. Süper olay!
Sohbetin başlangıcında o meşhur “Uyan ey gözlerim, uykudan uyan, uyan uykusu çok gözlerim uyan” melodisi çalardı, bu kadar güzelliğin üstüne. Belki sabah mahmurluğunda dinlenebilecek en mânidar nağmeydi, gönül telini titreten.
O günleri özlemişim. Zahit Kotku dinlemeyi özlemişim. Kalorifer peteğine yaslanıp okula gidiş vakti gelene kadar bırakmadığım çay tutkusunu özlemişim. Öğlen eve gelip kendime acı, şekersiz, kremasız, sütsüz hazır kahve yapıp da midemi duman etmeyi özlemişim.
Belki yarın yine saat 7′de radyoyu açıp Zahit Kotku’yu duyabileceğim. Ama mutfakta annem olacak mı?
Sırf “hangi kapıyı çalsam; karşımda buruk acı” dememek için dinlemek istemiyorum seni Zahit hocam. Affet.
Derviş bağrı taş gerek
“Evvel zaman içinde Çin’de Çi Ç’ang adında bir adam vardı ve dünyanın en iyi okçusu olmak istiyordu. Ona Vei Fei diye bir ustadan bahsettiler, ne var ki adam çok uzaklarda bir diyarda oturuyordu. Ç’ang uzun yolculuk ve meşakkatlerinden sonra Fei’yi buldu. Usta, Ç’ang’e evvela gözlerini hiç kırpmadan uzun zaman durmak gerektiğini söyledi. Ç’ang evvela eşinin dokuma tezgâhı altına uzanarak gözünden birkaç milimetre ötede işleyip duran mekiklere rağmen irkilmemeyi öğrendi. İki yıl sonra gözbebeklerinde öyle hakim olmuştu ki, günün birinde küçük bir örümcek kirpikleri arasına ağ kurdu. Ç’ang bunun üzerine piştiğine hükmederek artık ustasının yanına gitmeye karar verdi.
Fei, çırağına “aferin” bile demedi, “bu daha işin başlangıcı” dedi ve ondan eşyaya bakmasını öğrenmesini istedi, “çok küçük olan bir şey sana küçük, küçük olan bir şey de büyük görünmeye başladığı zaman yine gel” öğüdünü verdi. Ç’ang evine döndü, gözle zor farkedilen küçük bir böcek bulup, onu bir ot parçasının ucuna koyarak pencerenin kenarına yerleştirdi, tam üç yıl boyunca o böceğe baktı ve günün birinde o böceği bir at boynundaymış gibi görebildiğini farketti. Hemen ustasının yanına koştu. Usta, Ç’ang’ın azmine şaştı, “aferin” dedi.
Artık çok uzaklardaki hedefleri bile istediği yerinden vurabiliyordu. Ustasının huzurunda yay çektiği koluna su dolu bir bardak yerleştirmek suretiyle yüz tane oku, yüz adım ötedeki bir ağaca ardarda fırlattı. Attığı ok, bir öncekinin arkasına saplanıyordu ve böylece yüzüncü ok fırlatıldığında, kendisine doğru uzanan oklardan yapılmış bir ip hasıl oldu. Ustası yine “aferin” dedi.
Ç’ang iftiharla evine döndü ama karısı çok öfkeliydi. Beş seneden beri tuhaf işlerle uğramasına söylendi durdu. Ç’ang, marifeti anlaşılsın diye el çabukluğu ile sadağından bir ok çekerek kadına fırlattı. Ok kadının göz kapağından üç kirpiği koparıp götürmüştü ama karısı farkına bile varmamıştı.
Ç’ang artık çok iyiydi ama en iyi değildi. Ustasi Vei Fei yaşadıkça en iyi olmasına imkan yoktu. Yeniden Fei’nin yanına yollandı ve onu uzaklardan gördüğünde yayına bir ok alarak fırlattı. Ustası durumu farkedip mukabil bir okla okunu havada ikiye böldü. Sadaktaki büyün oklar bitinceye kadar oklaştılar ama yenişemediler. Neticede birbirlerini kucaklayıp barıştılar ve Fei, öğrencisine çok uzaklarda Ho dağının tepesinde yaşayan Kan Ying hocaya gitmesini söyledi. Ancak, ondan ders alabilirse dünyanın en iyi okçusu olacaktı. Ç’ang hemen yola koyuldu, aylarca yol yürüdü, Ho dağının tepesine tırmanabilmek için ayaklarını kan içinde bıraktı. Neticede Ying ustayı buldu. Bu, çok yaşlı, kamburu çıkmış, tatlı bakışlı bir ihtiyardı. Ona durumu anlattı ve ne kadar başarılı olduğunu göstermek için çok yükseklerden uçmakta olan göçmen kuşlar sürüsüne ok fırlatarak beş tanesini düşürdü. Ying Usta, “demek sen hâlâ oksuz yaysız isabet ettirmesini öğrenemedin” diye çıkıştı ve görünmeyen bir yaya görünmeyen bir ok yerleştirir gibi hareketler yaparak çok uzaklarda uçan bir akbabaya nişan aldı ve görünmeyen okunu fırlattı; akbaba hemen taş gibi yere düştü.
Ç’ang usta kendisine neyin eksik kaldığını anlamıştı. Ying ustanın yanında dokuz yıl daha kaldı ve orada neler öğrendiğini kimse bilemedi. Dokuz yıl sonra dağdan indiğinde eski saldırganlığından, iddialı hareketlerinden ve heybetinden eser kalmamıştı. Eski ustası Fei, onu görünce “tamam” dedi, “artık ben bile senin eline ustalıkta su dökemem”.
Evine dönen Ç’ang’ı ondan sonraki yıllarda kimse elinde ok ve yayla görmedi; yalnızlıktan hoşlanan, evinden çıkmayan, konuşmaktan hazzetmeyen sakin bir ihtiyardı artık. Kırk yıl böyle yaşadı. Kendisine niçin ok ve yaya hiç el sürmediğini soranlara şöyle cevap veriyordu:
- Hareketin en yüksek kertesi hareketsizliktir. Belâgatin en yüksek kertesi hiç konuşmamaktır. Ok atmadaki en yüksek ustalık derecesi ise hiç ok atmamaktır!”
(*)
İşte şu iki cümle için bu kadar hikâye anlatırlar bu Çinliler. Bir seferinde de Hero isimli filimi izlemiştim de sonunda gene bunu demişlerdi. Abicim sizin verebildiğiniz başka bir mesaj yok mu bu dünyaya merak ediyorum. Tamam, anladık, istiğna makamı güzeldir, hoştur. Sövene dilsiz, dövene elsiz gerektir. Şu Mehmet Ali Erbil’i gönderelim size de “Değiştir!” desin; bir değiştirin artık şu olayları ya hu!
Tamam hadi toplumumuz, internetimiz, istikbâlimiz adına ders çıkaralım:
“Blog yazmadaki en yüksek kerte hiç blog yazmamaktır.”
Zira, blogger bağrı taş gerektir.
Gözü dolu yaş gerektir.
(* )Hikaye A. Turan Alkan’ın “Yatağına Kırgın Irmaklar” adlı eserinden.
Uçan bir süpürge olsam
Söyle cadı…
Başımdaki ağrının sebebini biliyorsun sen. Yıllardan sonra ilk kez saçıma jöle sürüp sabahın aydınlığında, soğuğunda dışarı çıkışım; bunu biliyorsun sen.
Sen neler biliyorsun daha.
Bu jölenin belki de bir sıvı sabun eşantiyonu olaraktan eve girdiğini, küçücük tüpünden geceye büyük baş ağrıları bırakacağını biliyorsun.
O küçük sarı tüpü kimin koyduğunu biliyor musun kırmızı fişek gibi Mach 3′ümün yanına? Biliyorsan söyle.
Söyle de o pazar malı uçan süpürgeni alıp 100 yeteleye sayıp yerine susuz çalışan 1600 W’lık Praktiker’den alınmış Simtel vereyim sana. Değil mi, cazip bir teklif?
Söyle cadı…
Sabah saçıma jöle sürerken saçlarımın ağlamaklı olduğunu, hatta bir süre sonra hıçkırıklara boğulduğunu sen de duydun. Neden olduğunu biliyor musun bakalım?
Ben biliyorum. Bilmem kaç yıl hiç bir saç şekillendirici değmemiş, nadasa bıraktığım toprağıma bu denli zararlı bir maddenin nüfuz etmesine dayanamayacak kadar duygusaldılar onlar. Yıllar sonra bir tv programında sevmediği babası ile karşılaşan hayırsız evlada mı benziyordu ne bu durum? Ağladılar anlıyor musun cadı? Hüngür hüngür.
Bilmiyor musun sen bunları? Sen saçlarını süpürge yapan değil misin?
Sen kimsin?
Ben uçan bir süpürge olsam…
En iyisi bir Aspirin bulsam.
Off.. Hakketen çok ağrıyor be. O sarı tüpü atacağım.
‘Günce’
İlk oluşturduğum web günlüğünün adı “Günce” idi. Aman Allah’ım nereden bulmuştum bu entel ismi de günlüğüme isim yapmıştım.
Hazırladığım başka bir sitenin içine gömmüştüm kendilerini. Doğal olarak ebeveyni olan sitenin yayın politikasına hizmet eden bir günlüktü. Ruhunu satmıştı yani. Ama arada kişisel fısıltılar da koymuyor değildim. O kısmı açınca bir de pop-up (Türkçesi var mı bunun sevgili Şükrü Bey’ciğim?) pencere peyda oluyordu. Pencere içerisinde bir fotoğraf ve yanında yine şiir miir. Yine ben işte. Hiç değişmemişim ulan bakıyorum da. Bir fotoğraf olsun, bir de şiir yanına; doyuveriyorum. Tatlıya kalmadan kalkıyorum sofralardan. Oysa şöyle üstünde nar olan yeni nesil tatlılardan yesem fena mı olur? Olmaz.
İşte o zamanın ‘günce’sinden bulabildiğim en kişisel cümleler:
Tatil…
Gündem yoğunlaştı. Bayram, yeni yılın başlangıcı ve de uzunca bir tatil iç içe girdi… (30.12.2000 13:20:46)
Devam..
Bir kaç günlük moladan sonra tekrar metabolizmik faaliyetlerimize devam ediyoruz… (17.3.2001 164:37:53)
Kamuya açık kişisellik; ama nereye kadar? Kimsenin bunu soracak, irdeleyecek vakti yoktur sanırım günlük yazmaktan. Hani böyle bir makale yazacak olsam “len sen kim oluyorsun da mahremiyetin sınırlarını çiziyorsun” derler, wordpress.com hesabımı elimden alırlar, beni de bir bavula koyup Pasifik’e bırakırlar: “Al doya doya yaşa çiz sınırlarını…”.
Olsun. Olsun ama olsun. Böyle bir konu mutlaka işlenecektir. Ben işlemesem de aklı evvel bir akademisyen, doktora tezi için güzel ve bakir bir konu düşünürken kafasında tasarruflu bir ampül yanacak ve girişecektir bu konuya. (Önceki cümlemde bir anlatım bozukluğu var. Bulana Eti Puf, he he!) Sonra gelsin internet dergilerinde haberleri, yok blog sitelerinde yergileri. Meşhur oldun olm işte. Buldum bak, ahaha.
Bakın PR’ciler (PR’cılar değil dikkat ediniz), bakın sosyologlar, bakın internet guruları… Size konu buldum. Şu işin teorisine girin. Ben burada un çorbasına çevirmeden, siz bir el atın şu işe.
Nereden gelir gece vakti bu kadar laf diyorsan ey kaari… “Günce” başlıklı bir web günlüğüne denk geldim. Yarın bu arkadaş, “benim de mecmua diye günlüğüm vardı 5 sene evvel” desin de ödeşelim.
“Gücünü WordPressten aldı, güzelliğini bounce’ den. çekirge’ de yazdı.”
Microsoft’a düşüp Google’a sarılmak
I’ll admit it: Google scares me.
We don’t compete with Google (at least not yet ), but I’m more concerned with how Google is doing business and the type of data they are collecting. If Microsoft were to do half of what Google is doing they would (a) have the U.S. DOJ and EU all over them (b) privacy people going nuts (c) consumers angry. Somehow Google does not.
The recent announcement of Google providing Urchin, the web analytics software they recently acquired, for free is fantastic. But it also means Google just acquired more of something they love: data about how people visit and use web based software. So far Google runs on my desktop, in my browser (search toolbar), email (GMail), etc.
Companies like Wal-Mart, a giant retailer here in the U.S., is now also starting to view Google as competition, as does Microsoft. Why? Google is able to sift through it’s massive database on consumer profiles and site information and then provide predictive patterns about consumer behavior.
Furthermore, while I can absolutely appreciate free functionality, such as Urchin, it’s a just a bit anti-competitive. Google doesn’t care about selling analytics software, what they really want is usage data.
I like Google, they’ve made the experience of the web better. But, I liked them much better when they were just a search engine.
~= Edit =~
A macro-point which I didn’t clearly make here is that Google is being allowed to do things that Microsoft wouldn’t be allowed to do.
Bir Microsoft çalışanı böyle içini dökmüş. Ama olmaz kiii bu haksızlık diyor. Bizim şirketimize engel oluyorlar ama Google’a ses çıkarmıyorlar diyor.
Bence de olmaz ki. İçimizdeki Microsoft aşkı bambaşka desem linç ederler beni. Köye sokmazlar. Ama Google deyince izzet-i ikram var, gel bir çayımızı iç var hiç olmazsa.
Aslında ne deyim, adaletsizlikten dem vuran adam haklı. Vaziyetin tespitini yapmış.
Lâkin işin bu adaletsiz duruma gelmesi, henüz kayda değer bir Anti-Google kamu oyu oluşmaması, vs. Google’a tanınan bir iltimas değil; Google’ın kendi başarısıdır. Kısa sürede bu büyüklüğe erişen ve hem herkesin sempatisini kazanarak tereyağından kıl çeker gibi işini yapan (”işe yarar veri toplamak“) bir kuruma ne söyleyebilirsiniz ki? Google istediği kadar tekel olsun, bir vatandaş da çıkıp hebele höbölö demeyecektir. Hatta, güya Amerikan sömürgeciliğini temsil eden Microsoft’a karşı duruş sergileyen sol mentollü agresif gençler, tekelleşmiş Google hizmetlerini kullanırken ağızlarında oluşan bir karış açıklığı kapatamayacaklardır. Yıllar önce bir üniversite öğrencisi olan Bill Gates nasıl IBM’i zor duruma düşürdüyse, yine bir üniversite öğrencisi olup da Google’ı kuran gençler Bill Gates’i zor duruma düşürmüştür.
Bu böyle sürecektir merak etmeyiniz. Zira civ civ yumurtadan, yumurta tavuktan çıkmaktadır.
“Google’ı arama motoru olarak daha çok seviyodum ya..” derken beni acı acı gülümsettin be dostum Rob. Biz de seni BMX bisiklet sürerken çok seviyorduk ah seni sevgi kelebeği.
Öğrenciyim ben birader
Rüyamda…
Ya düzeltiyorum; öncelikle dün gece bir rüya gördüm demem gerekiyordu.
Rüyamda berbere gitmişim. Ah yine berberler. Nasıl olmuşsa asker traşı yaptırmışım. Ya da ben bir şey tarif etmişim, kese kese asker traşına dönmüş.
Sonra Şofer ile bir caddede yürüyoruz. Lay lay lom moddayız, elimizde fesleğen çiçekleri. Bir askeri inzibat eri bana yanaşıyor. Kulağıma fısıldıyor:
- Kaçıncı birliktensin?
- Ne birliği lan?
- Hadi hadi yeme beni.
- Biraderim git işine. Ben öğrenciyim.
- Yemezler kardaş, biz yüzelli metreden tanırız askeri. Nereden kaçtın söyle bakim?
- Ya biradercim, git işine Allah aşkına. Şofer de öğrenci. Biz öğrenciyiz. Benim öğrenci kimliğim geçen senenin ama bir gidip yenileyeceğim.
- …
Sonra ben eve kaçıyorum tabi. Şofer eli cebinde yürümeye devam ediyor.
Gerisini hatırlamıyorum. Nerden girdi bu inzibat rüyama benim.
Biri hayrına yeni kimliğimi alıp getirsin o dağın başından. Hadi be kaarim. Bak Eti Puf ısmarlarım.
Sucuklu yumurta
“ABD’nin Seattle kentinde iki trenin çarpıştığı, kazada ölen ya da yaralananın olmadığı bildirildi. Kent merkezindeki kaza sonrasında itfaiye ekipleri, trenlerde bulunan toplam 75 yolcuyu tahliye etti”
Bilime inanmayan toplumlarda daha çok trenler çarpışır, daha çok Titanic’ler batar. Bilimin yol göstericiliğinde buluşmalıyız.
Bilim bilim bilmektir, bilim kendin Tanrı sanmaktır.
Böyle haberleri duydukça, (ki yakınlarda Japonya’da da olmuştu benzeri) Türkiye’de yaşanan elîm kaza sonucu bazı kutsal değerlerle problemi bulunan insanların bunu nasıl “bilime ya da Allah’a inanmak” ‘paradoks’una çevirdiği geliyor aklıma. Benim aklıma gelir de onların aklına gelmez işte. Çünkü işlerine gelmez. Herkes vazifesini yapar çünkü.
Bu ülkenin geri kalmışlığının bir sebebi varsa o da bilimi nasıl anlaması gerektiğini kavrayamamış; kafasında inancı bilimle ters köşeye oturtmuş sözde bilim insanlarıdır. Abicim uyanın, bilime inanmak diye bir şey yok. Put o, put! Sucuklu yumurta neyse bilim de o. Ama bu sofrada reçel de var, (gül reçeli hem de) helva da var, bakın Erzincan’dan gelmiş tulum peyniri de var. Bir diz çökün oturun hele. Ay zor mu geldi? Anladım. Tabi. Çağdaş bir bağdaş kurun oturun o zaman.
Yunus Emre’den geliyor sözün doğrusu. Yıllar önce nasıl bir basit ve bir o kadar da çarpıcı kelâm söylemiş bu zat bakınız:
“İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir”
Her akademisyenin, defterinin en başına yazması gerekir bu sözü. Kendini kaybettikte, ilimin yan yana gelmiş sıfırlar topluluğu olduğunu bilmeleri gerekir.
Hadi şimdi açın defterlerinizi. Neden bu trenler çarpıştı? Kadere mi inanıyorlardı bu Seattle’deki insanlar da çarpıştı bu trenler? “Allah’ın işi” mi demişlerdi? “Takdir Allah’tan” mı demişlerdi? İnceleyin bakalım bilimsel olarak. Dipnot filan yazarak. Artiz artiz takılın bakalım. Lojmanlarda oturarak, tırışkadan tezlerle yükselen ünvanlara yelken açarak, bilimden başka her şeyle uğraşarak…
Sıfırdan başka bir sayı varsa elinizde gelin canımı yeyin.
Şimdi gelelim pozitivizmin faziletlerine.
Hani bu günlük ya
O zaman bugün ne yaptığımı yazayım değil mi? İşe yaramayacak bir yazı olsun gene.
Kaarim, aziz kaarim.
Bugün işi asıp iki arkadaşla nerelere gittik. Vefa’daki tarihi bardaklarda, tarihi leblebi eşliğinde, tarihi bozadan içtik. Adamların “tarih” mefhumunu biraz abarttığını gözlemledik. YTL yazan fiyat listesi Cumhuriyet döneminden kalma idi. Florasanlar kandil gibi yanıyordu. Zaten Eskişehir’de buna beş basan bozalar varmış, gözümüzde büyütmedik. Artan tarihi leblebiyi alıp yola düştük. Yolda tarihi, tarih derslerini, İkinci İnönü Savaşı’ını filan düşündük. Tarihin tekerrürden ibaret olduğuna karar verdik. Bir de tarihten ders almayan toplum… ya bırak ya. Mezarlıklar vazgeçilmez insanlarla doludur. Öff..
Boza hakikaten günün son oyun bozanı oldu.
Ondan önce Karaköy Güllüoğlu’na yakın bir yerde, otoparka beş yetele bayılarak durakladık. Ayaklarımız bizi baklavacıya götürdü. Direnmedik. Direnecek takatte değildik. Ara sokaklardan tırsan arkadaşlarım beni bulvara çektiler. Bulvar dediğimiz ışıklı bir şey. Bizim oralarda yok pek. Yol üzerinde rızkını kazanmaya çalışan abiler gördük. Merdiven toptancısı dikkatimizi çekti mesela. Mal yığıyorlardı. Eşyaya mal dedim farkında mısın? Mal para diye bir şey de var. Nakdi para çıkmış sonra. İktisat derslerinin kalıntıları… Güllüoğlu’na vardığımızda sadece cevizli ve fıstıklı baklavanın kaldığını büyük bir üzüntü içerisinde öğrendik. Yıkılmıştık. Kaldırdılar, su verdiler. İki porsiyon tabakla bize hayatın tadını yeniden hatırlattılar.
Öncesinde Cevahir İstanbul’daydık. Şofer arkadaşımız bir iş görüşmesi için -servis ihalesi midir nedir artık bilmiyoruz- bizden bir süreliğine ayrıldı. O süre zarfında biz, saat beşe ertelediğimiz sabah kahvaltımızı yaptık. Sonra şofer arkadaşımız geldi. O da kahvaltısını ertelemiş; o hazır olana kadar ben tapınma molası aldım. Sonra da ne aldım: Teknosa’dan tripod aldım. Hayırlı olsun.
Sabah geç kalktım. Bugün cumartesi.
Ve düşünecek, kafa yoracak bir sürü şey var.
Kafam bir milyon
Kafadan da altı sıfır atılsa ne güzel olur… Benim gibi eski kafalardan kurtulur dünya.
Not Saved!
Bugün ne oldu…
Ta fî tarihinden kalma bir geliştirme ortamında (adını vermeyeceğim ay, reklam olmasın, keh keh) silah zoruyla, cebren bir kod yazmak durumunda kaldım. Öyle yazıyorum ki bir saatte bir paragraf ancak çıkıyor. Yazarken çocukluğumu hatırlıyorum. Dedemle ilgili anılar geçiyor gözümün önünden. Film şeridi desen film şeridi değil, teyp kaseti desen o da değil. Fade out oluyor görüntü; koda dönüyorum. Fade in oluyor, rüyaya dönüyorum.
- Anne… Bi manimiz yoksa akşam hafakanlar bize gelecekmiş?
- Ne manimiz olabilir ki? Hayatta üç şeyi sevmem ben: mani mani mani. Yok, çayı koyayım en iyisi ben.
Hafakanlar işte. Hep böyleler. Bu insan yorgundur, hayalinde DVD seyrediyordur diye düşünmezler ki. Düşünceli insanı severim ben aslında kaarim. Ama hafakanlar düşünceli olamıyorlar maalesef.
Geldi hafakanlar. Mâile gelmişler. Torun torba ile.
Kod yazıyordum ben. Fî tarihinden kalan tümleşik geliştirme ortamında, “Ya Sabır” nidâları eşliğinde. Ama nasıl anlatsam bu ortamı. Yaptığın her harekete ters tepki veriyor. Dokunduğun her yeri bağırıyor. “You have got a uçan kafa!” mesajları çıkıyor sağdan soldan.
Hazır hafakanlar da yanımda iken yazdığım iki çuval kod (o kadar da değil canım, az idi Allah’tan) buhar oluyor. Akıbeti meçhul. Sourcesafe’ye göndermemiş; diskte saklamamış. Allah’ım, gözümün önünde gitti kod. Hafakanın suratında hınzır bir gülümseme. Ulenn…
Ama sonra bu yazdığım kodun işime yarayacak bir kısmını farklı bir ekrana -tamamen başka bir amaç için- kopyalamış olduğumu farkediyorum. İşte o an “Allah kulunu sevindirmek isterse, eşeğini kaybettirir, geri buldururmuş” vecizesi gelse de aklıma; bu eşeğin kaybettiğim eşek olmadığını da farkedebiliyorum.
Bir kod kurtardınız.
Vesile olanlara kim bilir ne sevap yazıldı.
Hafakanları kapıya kadar geçirdik:
- Bize de bekleriz efenim.
- (Hadi ordan) Kısmetse efenim, kısmetse.
Bugün bu oldu.