mecmua.


Mehmet Emin Ay risalesi

Yazı kategorisi: Musiki yazan: mecmua tarih: Aralık 29, 2005

“İlahiyat profesörünün ilahi albümleri yok satıyor”

“39 yaşındaki İlahiyatçı Mehmet Emin Ay, bugüne kadar 14 albüm ve 30 besteye imza attı. Prof. Ay, ayrıca belgesel film çekiyor, metin yazıyor, seslendirme yapıyor ve en önemlisi ön planda olmaktan hoşlanmıyor. Bu nedenle, İslami gazeteler dahil röportaj vermiyor.” (2003-03-12)

Mehmet Emin Ay veya önceki bir takım albümlerinde kendine verdiği adla “Muhammed Emin” ülkemizdeki dinsel/tasavvufî müziğin önde gelen temsilcilerinden birisi. Ben kendimi bildim bileli bu abimiz ilahi söylüyor, kaside çığırıyor.

İlk Bad-ı Saba albümü ile duydum o zamanlar için genç olan bu sesi. Ankara’da Necatibey caddesi girişindeki Türkiye Diyanet Vakfı kitabevinde çalıyordu. “Ağla gözüm ağla, gülmezem gayrı” diyordu… Babam kitaplara bakarken ben bu yanık ve genç sesi takip etmiştim. Sonunda izini bulmuştum. “Boyandım rengine, solmazam gayrı” diyen kişi Mehmet Emin Ay’dan başkası değildi. “Safa Vakfı Sesli Yayınları” etiketiyle çıkmış, siyah renk ağırlıklı güzel bir kapağa sahip albümü hemen edinmiştim. “Ey bad-ı saba uğrarsa yolun Semt-i Haremeyn’e, tazimimi arz eyle Resulussekaleyne” derken manasını çok da kavrayamıyordum aslında. Babam hala kitaplara bakıyordu.

Safa Vakfı kökleri Kayseri Yahyalı’ya dayanan bir vakıf. Aynı camiadaki Mustafa Demirci de Yahyalılı bir zat. Esad Erbîli’nin takipçisi olabilirler. Çok emin değilim bu konudan. Esad Erbili için Mehmet Ali Erbil’in dedesidir diye de bir rivayet var. Neler var yaw.

Mehmet Emin Ay “Zaman Yayıncılık”tan (Zaman Gazetesi ile ilgisi yok) çıkan Taleal Bedru albümünde Muhammed Emin adını kullanmış. Bu iki ismin aynı şahıs olduğunu tespit etmem uzun çalışma gerektirdi devrin teknolojisi ile. Google filan yok o zamanlar kaarim, hoş gör.

Yalnız aynı Mehmet Emin Ay, bu sefer hakiki kimliğini kullanarak Dolunay isimli kopmuş bir albüm daha çıkarmış. Bu albümde Hayri Küçükdeniz ve başka bir zat, bir takım güzel metinler seslendiriyorlar. Aralara Mehmet Emin Ay arap aksanına yakın bir eda ile kasideler serpiştirmiş. Meşhur Belh şehrinin hükümdarı İbrahim Ethem Hazretlerinin hikayesini de buradan öğrenmişimdir ben.

Bu iki albüm Türkiye’de “Hicret” (622) üzerine hazırlanmış en başarılı öğretici üründür kanımca. Bu albümden haberdar olamayan kesim ise Yusuf İslam’ın ilk albümünü bekleyeceklerdir Taleal Bedru’yu dinlemek için, “Migration”ı okumak için.

Mehmet Emin Ay sadece ilahi/kaside söylemesiyle değil Kur’ân kıraatı ile de dikkat çekiyor o yıllarda. Yine Safa Vakfı’ndan çıkan kıraat albümleri de var. Mesela benim için çok özel bir albüm olan “Aşırlar”. Orada artık Mısırlı birilerine mi özendi, ne yaptı bilmiyorum ama bana çok hoş gelmişti kıraati. Beğendim ya kendime model aldım, onun gibi okumaya çalıştım. Hatta onun gibi okumaya çalışanları da hemen tespit ediyordum, ahaha diyordum, kopyacı zihniyet. Sayın Ay, bu yıla kadar “Mürşid” nâm bilgisayar uygulamasındaki kıraatı da üstlenmişti. En son fuarda dolaşırken, Mürşid’in içindeki sesin değiştiğini öğrenmiş oldum.

Benim kendisi ile muaşakam sadece kasetlerini alıp dinleme yeknesaklığında kalmadı. Bir çılgınlık yaptım, elime telefonu alıp Safa Vakfı’nı aradım, Mehmet Emin Ay’ın ev telefonunu istedim. İnanmayacaksın kaarim ama, verdiler! Niye verirsiniz, hala aklım almıyor. Bursa’da ikamet ediyordu o sıra. Sanırım hala öyle. Aramızda telefon dostluğu başladı. Bir albüm çıkarıyordu, ben tebrik için arıyordum, ahah. Doçentlik sınavlarım var diyordu, dua et diyordu; ediyordum.

Kasetlerinde veya her hangi bir yerde resmine rastlamak mümkün değildi. O nedenle yüzünü bilmediğim, şekledemediğim birisi idi. Google da yoktu, biliyorsun.

Gönderdiğim bir mektuba kartını göndererek cevap vermişti. Dr. Mehmet Emin Ay yazıyordu, hala saklıyorum bu değerli hatırayı…

Şimdi profesör ve yapılan mülakatın başlığına bak: “İlahiyat profesörünün ilahi albümleri yok satıyor”.

Müzik maceranız nasıl başladı?
- İmam-hatip lisesini Van’da okudum. Okulun ilahi korusu vardı. Müzikle amatör olarak o zaman uğraşmaya başladım.

Buna şahidim ben ilginç bir tevafukla. Ankara’da bir yurda misafir olmuştum. Belletmenlerden birisinin odasına girdim, muhabbet felan amaçlı. O sırada teypte genç bir ses “Hasta gönlüm çok zamandır iftirakından harap” diyordu. Abi dedim bu tanıdık ses kim. Mehmet Emin Ay’ın gençlik kayıtları dedi. Bir tuhaf olmuştum. Yoldan geçen araba sesleri geliyordu. O da evde kendi kendine kayıt yapıyormuş demek.

Profesör Mehmet Emin Ay’ın en sevdiğim albümü Visâl’dir. Ondan sonra kendini takip edemedim. Kaç sene yüzünü bilmediğim bu insanı şimdi Hürriyet sayfasında poz verirken görüyorum:

Demek ki ben bıraktım ama benim yerime takip edenler var, hoş.

Belki bir gün tekrar ararım kendisini, abi hatırladın mı ben Mec derim. Hani şu senin küçük dinleyicin.

Nanik

Yazı kategorisi: Potansiyel Enerji yazan: mecmua tarih: Aralık 28, 2005

Güzel bir amel için niyetlenmeye başladığında hemen düğmeye basılır ya bir yerlerden. Vazgeçirecektir güya seni. Böyle yapma, şöyle yap. Oradan gitme, buradan git.

Şeytan bu.

Oyunun kurallarını kendi koymak ister. Ona râm olduğun sürece yanındadır. Onu üzdüğün sürece arkanda.

Bir ara duraklarsın. Lan dersin, acaba doğru mu söylüyorsun. Şeytansın meytansın ama… seni dinlesem fena olmayacak bu sefer ha dersin.

Sevinir zavallı.

Yüzünde meymenetsiz bir sırıtma peyda olur. Bir kaleyi daha düşürmüştür aklınca. Bir sancağını daha dikmiştir toprağına…

O böyle memnuniyet sarhoşluğu içerisinde dört dönerken, sen ani bir atakla onun beklemediği şeyi yapmak yani o güzel ameli gerçekleştirmek için bir hışımla harekete geçtiğinde…

Seyreyle şimdi o meymenetsiz suratını! Apışıp kalmıştır. Hayalleri varsa eğer hayal kırıklığı yaşıyordur. Güveni varsa eğer kar yağmıştır dağlarına…

“Ama ama…” diyerek kaşlarını Küçük Emrah’ınkine benzetmeye çalışırsa da, aldırma.

Dalganı geç; hakediyor.
Şeytan bu.

Issız bir ada ve üç kitap / devamı

Yazı kategorisi: Potansiyel Enerji yazan: mecmua tarih: Aralık 26, 2005

Ne zamandır, aslında çok uzun zamandır almak istediğim kitaplar var benim. Bu listeye zamanla yenileri ekleniyor, kabarıyor, kabarıyor. Hem moral bozan hem motive eden bir şey. İlginç.

Moral bozuyor, çünkü listeyi eritemiyorsunuz kolay kolay. Motive ediyor, zira ne şükür ki yapacak bir şeyiniz var, bir hedefiniz var. Elinizde belge var. Kimse bir şey diyemez.

Doğum günü vesilesi ile kitapyurdu.com sitesine uğrayıp derin dondurucuda beklettiğim listeden üç kitap seçmeye varan öyküye tekrar dönelim.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü

İlki “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”. Ahmet Hamdi Tanpınar’ı bugüne kadar okumamış bir insan olmanın ezikliğini hissederdim hep. Sokaklarda yere baka baka yürümemden tutun, marketteki kasiyere debit kartı mahcubiyet içerisinde uzatışıma kadar bir çok yerde beni esir almış bir eziklikti bu. Kendime daha fazla eziyet etmemek için “evet, istiyorum” dedim; “usta bir Saatleri Ayarlama Enstitüsü çek!” dediler. Ama illâ ki Dergah Yayınları’ndan olsun dedim. Mustafa Kutlu’nun o kadar hatırı var. Uzun hikaye, şimdi anlatılmaz.

Aşkın Diyalektiği

Rasim Özdenören bir çok sebepten dolayı muhabbet beslediğim bir yazar. Bir keresinde babamın misafir odasında gördüğümü hatırlıyorum. Bir keresinde de Ankara Sakarya’daki Birleşik kitabevinde gelen okuyucularıyla muhabbet ederken görmüştüm. Elbette görmem değil onu bana sevdiren. Yazı uslubundaki keyfiyet, duruluk. “Kafa Karıştıran Kelimeler”le pozitivizme, rasyonalizme biçtiği değer mesela. Engebeli arazimde top koşturan çocuğun eline üç beş lira tutuşturup “git bakkaldan kendine daha iyi bir top al” diyen amcadır Rasim Özdenören. Ve “Aşkın Diyalektiği” yine “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” gibi başta adıyla beni cezbeden bir kitaptır. Üstüne etraftan aldığım olumlu değerlendirmeler de onu listeme eklememe neden olmuştu. Zorlu geçen seçimi kazandı. “Usta bir Aşkın Diyalektiği çek!” dediler.

Üç Noktanın Söylediği

Sözün sultanı o. Yıllar evvel Yağmuradam’ın elinde gördüğüm ve bir kere ödünç isteyip okuma imkanına kavuşamadığım eser. Eskimiş olduğu için, ilk defa okuyana hayretle bakılan eser. Hatta Yağmurlu Adam aynen bunu dedi bana: “Daha okumadın mı la?”. Evet, okumadım la! Kendimi inşa etmeye, imar etmeye vakit mi ayırdım ki ben?

bir masalmış geçen yıllar
kaç yaprak var elimizde?

Son olarak “Usta bir Üç Noktanın Söylediği çek!” dediler.

S* Abi’nin yanına gittim bugün. Abi dedim dün doğum günümdü, elini sıktım bir güzel. Şu yaşıma girdim, bir dua edin…

Dua etti var olsun, iyi oldu.
İyi oldu, bu kitapları aldığım.

Issız bir ada ve üç kitap

Yazı kategorisi: Potansiyel Enerji yazan: mecmua tarih: Aralık 25, 2005

Sevgili kaarim, hiç hissettirmiyorum ama az sonra yeni bir yaşıma girmiş bulunacağım. Haberin olsun.

Şimdi bugün kitapyurdu.com mail atmış fakire. Demiş ki yarın doğum günün, bugün yapacağın alışverişlerde kargo ücreti benden. Aaa dedim, seviniverdim yalancıktan. Aslında bal gibi biliyordum bedava olduğunu. Bugünü bekliyordum demedim, ahah.

Bu elektronik satış siteleri belli bir sınır koyuyorlar ya ürünü bedava göndermek için. İşte o sınır ne olursa olsun hazzetmiyorum ben bu uygulamadan. Kafa atmak istiyorum hepsine. Aslında benim hayat tarzım, uygulamada olan iktisadi sistemlere tamamen aykırı ama ne yapalım. Beraber yaşamaya çalışıyoruz.

E ne yapayım bari girip sipariş vereyim dedim en fazla üç kitap. Sizi mi kıracağım.

Hemen sepette duran kitaplara şöyle bir göz attım efendim.

Ya bu yazıya sonra devam etsem kaarim ha. Yurdun dört bir yanından tebrikler geliyor. Boğulacağım. Yeni yaşım hayırlı uğurlu olsun. Hadi görüşürüz.

‘Afilli Entellektüel’

Yazı kategorisi: Dantel yazan: mecmua tarih: Aralık 23, 2005

Ankara’da Demirtepe civarlarında otobüsün camına kafamı yaslayarak, değişik diyarlara dalarak yaptığım her yolculukta gördüğüm bir yazı vardır. Adamın teki kocaman tabela yapmış dükkanına, üstüne “Afilli” yazmış.

Bu tabelayı her görüşümde içimi bir sıkıntı kaplar.

Lan insem şu durakta. Abicim bakınız, bu yazı yanlış, Türkçe’de afilli diye bir kelime yok. Böyle yazıyorsunuz, herkes kelimeyi yanlış öğreniyor. Böyle yanlışlarla büyüyor yeni nesil, sonra geliyor blog yapıyor, blogda yanlış yazıyor, onu gören diğeri de yanlış öğreniyor felan filan. Film kopuyor filan yani. Ne olur düzeltin şu yazıyı da en azından bir kelimeyi daha kurtarmış olalım.

Yok abi. Adam bana aynen senin baktığın gibi bakar. Dayanamam.

Bırakktım sizi kendi hallinize.

Bir gece

Yazı kategorisi: Araf yazan: mecmua tarih: Aralık 23, 2005

kanatlandım,
yükseldim semalarda,
anladım,
ve gördüm ki,
her şeyde tek bir imza…

göz kırpan yıldızlar anlatırlar
her gece
fısıldarlar durmaksızın
sadece iki hece

Uğultu

Yazı kategorisi: Potansiyel Enerji yazan: mecmua tarih: Aralık 23, 2005

Kulaklarım uğulduyor. Sonu gelmeyen bir gece… erkenden sabaha vardı.

Üstümü örtün, üstümü örtün.

Uyanmak istemiyorum. Uyumak istemiyorum.

Perdelerim titriyor da ben ardına bakamıyorum. Kapılarım çalıyor da “kim o?” diyemiyorum. Battaniyem düşmüş, yere uzanıp alamıyorum. Sesim kısılmış, şarkılarım yarım kalmış. Şelale sesleri geliyor bir yerlerden, derinlerden… Susamışım, su isteyemiyorum.

Örtün üstümü.
Üşüyorum.

İşte beynim masada
Düşüncelerim görünürde yok
Ne zaman kim nereye götürmüş
Soruların cevabı yok

Ruhum vücudumunmuş
Yüzüm aynalarda yok
Ne zaman kim nereye götürmüş
Yaşanacak tek yer yok!

ve

Sivastopol önünde…
Aman da padişahım izin ver bize
İzin de vermez isen dök bizi denize

Balkanlar’dan gelen soğuk hava tüm gönlümü etkisi altına alıyor.

Aman padişahım izin ver bize,
Zafer haberini verelim size.

Dünyada kalan şeyler; malayani…

Yazı kategorisi: Potansiyel Enerji, İş-Güç-Momentum yazan: mecmua tarih: Aralık 21, 2005

Canım kaarim bugün sana öğlen ne yediğimi anlatayım dedim.

Şimdi bak, biz bugün M* abiyle, -yav böyle yazmak çok gıcık, Yıldız diyorum kısaca abinin adına-, öğlen yemeğine biraz geç kaldık. Üst yönetime, sağa sola mail yazacaktı işte. Beni de bekletti. Etrafımızdakiler yemeğe çıktı ama biz bekliyoruz. Ben akıp giden cümlelere bakıyorum gözlerim kapalı.

Sonra yemekteki birini aradı Yıldız. Yemekte bulgur pilavı ve türlü gibi o an için hiç canımızın arzulamadığı bir kombinasyon olduğunu öğrenince birbirimize “hadi sana yemek ısmarlayım” bakışı attık. Doğrucana aşağı indik, arabayla uçtuk şehre.

Şehir dediğimiz deniz kenarında bir yer. Sivastopol, İskenderun gibi bir şey.

Sonra şehrin göbeğindeki Mado’yu gözümüze kestirdik. Öncesinde aklımızdan Bafra Pidecisi geçmedi değil. Ama ne yaparsın şimdi o kadar ekmeği yiyip. Olmaz, hele hele öğleden sonra iş güç varsa hiç olmaz.

Girdik Mado’ya efendim, paltoları park ettik. Boş masalardan en güneş alanını ve gözümün içine güneş vurduranını seçtik. Tabi en sallananı olmalıydı, böyle kolumu koyunca bana doğru gelmeli, bırakınca Yıldız’a doğru gitmeliydi. Fincanlar filan şıngırdamalıydı. Böyle ahenkli bir düzen içerisinde oturup boğazlar meselesini çözüp önümüzdeki meselelere bakmalıydık.

Fersudeleşmiş bir “mönü” kitabı geldi önümüze. Börekler sayfasına konumlandım hemen. Su böreği ve köy böreği adında iki börek türüne yer verilmiş. Yıldız dedi ki su böreği manyak. Tamamdır abi dedim, börek olsun da su böreği olsun. Sızıyı gideren su demişler zaten, suyun sızladığını kimseler bilmezken.

Bir de şekersiz, “çok çok” açık (bunu özellikle belirtme gereği duyuyorum) çay söyledim ki fincanda tadından içilmez. Günümüzde “çok çok açık” lafını anlayabilen müessese bulmak zor zanaat; ayrı bir tartışma bahsi.

Efendim, önümüze baklava kıvamında su börekleri geldi. Ağzınızı sulandırmak gibi olmasın, mükemmel. Bir de ısıtmışlar ki içinden peynir silsilesi inkişaf ediyor. Böyle ağızda erimesinden tutun, çay ile vardığı mutabakata kadar enfes, leziz, şahane bir olay.

Boş tabak manzaraları gerisinde karnımız doygun insanlar olduk efendim, Allah’a hamd olsun. Ne az yedik ne de çok. Kararında. Sünnet olandan.

Efendim tabi bir yandan da meseleler akıp geçiyor. Diyorum ki ben, müslümanlar bu kadar mahalleye, sokağa, köye ayrılmışken, bu kadar zenginlik varken, bu kadar tat varken, bunun güzelliğini idrak etmek yerine neden bu farklılıkları mesele yapıp birbirlerine çatarlar diyorum. Elbette münferit olaylardır bunlar baktığınızda. Ama böyle bir vakıa olduğu da kabul edilmelidir diyorum. Şimdi mesela Said-i Nursi talebeleri kendi aralarında da bir çok kola ayrılmışlar. Risale-i Nur merkezli bir yapılanma var konsept olarak ama talebeler, birbirlerini Risale’ye bağlılıkla, merkeze olan dik uzaklıkla sınayabiliyorlar. Diyorlar ki sen falancanın kitaplarını Risale’den önde tutuyorsun; sen Risale’yi tek hakikat sanıyorsun; sen şöylesin; sen de böylesin… Uzayan giden bir sürtüşme. Ben diyorum ki abiciğim, bunlar hiç hoş şeyler değil. Ayrlığı gayrılığı anlıyorum da bir külliyat yüzünden aklı başında insanların birbirlerini üzmelerini anlayamıyorum.

Konuşma sürüp giderken elbette ki farklı bir lezzet olan Mado baklavalarına gözümüz takılıyor, şuurlu olarak. Bir porsiyon için dört seçeneğiniz var diyor yönetim. Ben de diyorum ki birini kadayıf koy, kış mevsimi geldi. Yönetim kadayıfın porsiyonu bozduğunu ima ediyor. E güzel kardeşim diyorum, boz porsiyonu, biz burada Risale konuşuyoruz sen bana porsiyon diyorsun, fragmantasyon diyorsun, ne diyorsun? İnceldiği yerden boz diyorum kaarim. O da bozuyor, bozuk bir tabakta bozuk bir porsiyonla getiriyor.

İkinci çayımı da ben söylemeden şekersiz ve de “çok çok açık” getiriyorlar. Allah Allah diyorum, Subhanallah diyorum. Biz yazdık belleğe nasıl içtiğinizi diyorlar; hoşnud oluyorum. Bir tatlı huzur almaya geldik ve aldık diyorum.

Yıldız diyor ki Risale normal bir eser değil. Nasıl yazıldığı konusunda da değişik rivayetler olduğu söyleniyor. Üstad yazın demiş, ne oldu bilmiyorum ama yazın dediklerimi demiş, daha sonradan kendi yazdırdığı şeylerden çok şey öğrenmiş diyor. Bu kısım bana biraz tuhaf geliyor; “dilber dudağı” da çok şekerli olmuş, zihnimi meşgul ediyor.

Risale konusunda dün de S* abinin bir takım izahatları olmuştu bana. Yalnız Yıldız ile S* abi farklı kanallardan bakıyorlar aynı kitaba. S* abi ilâhi kelâmın yalnızca Risale külliyatı ile anlaşılabileceği fikriyatında birisi. Böyle bir anlayışın müslümanların büyük kesiminden tepki çekeceği aşikar. Ama bu fikriyatı sonuna kadar benimsemesi, dünya işi ile öbür tarafın işini birbirinden bu kadar net ayırması hep dikkatimi çekiyor S* abinin. Aslında buna tam ayırma da diyemeyiz. Kendisi iş yerinde de ibadetini ve sohbetini yapabilen birisi. Uff, kafam karışıyor kaarim. Çok mu şeker aldım ne!

Sonunda demir alma vakit geliyor bu güzel öğle fasılasından.
Muvakkat bir sukunet çöküyor üzerime, aslında sızladığını kimse bilmezken.

Yazmak bereketli iş

Yazı kategorisi: Potansiyel Enerji yazan: mecmua tarih: Aralık 19, 2005

Öyle.

Ama input gerekiyor. Yeterli input yoksa; mahsülünüz tatsız, tuzsuz, kuru cümleler piyazından öteye gitmiyor. Input‘un keyfiyeti de mühim bir nokta ama bunu şimdilik göz ardı ediyoruz, yani pi‘yi üç alıyoruz.

Bizim derdimiz, ‘yazma’nın yeterli input sağlandığında bereketli bir output‘a dönüştüğü hakikatini vurgulamak. Çünkü output bir koldan tekrar input sağlayarak geri bildirimde (feedback) bulunuyor. Yani kendi kendini geliştiren bir sistem haline getiriyor sizi, yazmak.

Ben derim ki kaarim: Yazmak, zihnimizdeki engebeli arazide harala gürele top koşturan çocuk olsun. Bırakalım camlarını kırsın, gönülleri çoktan kırılmış esnaf amcaların. Bırakalım camiden gelen bir ihtiyarın zamansız hışmına uğrasın. Ve bırakalım yine aynı camiden gelen, aynı namazda dua etmiş bir delikanlının ayağına dolansın seken top:

- Abi topu atsana!

Allah güzel şeyler okutsun, güzel şeyler yazdırsın.
Abisi, topu atsın.

Liyakat

Yazı kategorisi: Gündelik yazan: mecmua tarih: Aralık 18, 2005

“Yarabbim sana layık kullar olamadık. İstesen şu dünyayı, şu
yıldızları yok edip henüz yaratmamış olduğun mekânlarda sana çok daha
layık kullar yaratabilirdin. Ama mademki bizleri yarattın, içinde
muhakkak sevdiklerin de var”

demiş Ümit Meriç.

Sonraki Sayfa »