atlastan cepkenli yiğit mecmua


Doğan görünümlü ağaçkakan

Yazı kategorisi: Gündelik yazan: mecmua tarih: Ocak 30, 2006

Muzip bir habere göre Microsoft ile Doğan Holding Türkiye’de arama motoru kuracaklarmış. Evet, Türkiye’de kuracaklarmış. Yer beğenmişler. Gebze olmaz demiş Gates, Lapseki de olmaz demiş. Yaw bizim memleket var Kelkit, orası olsun, yok. Abi demişler o zaman Yalova olsun. Yok demiş deprem arama motoru değil bu internet arama motoru demiş: internete yakın bir yerde olsun demiş. Bizim Doğan da düşünmüş demiş ki o zaman ODTÜ’nün oralarda bir yer olsun. OK demiş sırıtarak Gates.

Doğan, “Bizim de toplumsal sorumluluk kampanyaları yapan bir vakfımız var. “Baba beni okula gönder” kampanyası çerçevesinde 25 kız öğrenci yurdu yaptırıyoruz.” dedi.

Ama aynı Doğan şunu demedi: “Bir yandan toplumun da altını oyuyoruz. Bu konuda başarılı çalışmalarımız var. Mesela ‘Anne ben evlenmek istiyorum’ gibi oyunlarla kaç aileyi yıktık, kaç baba kızını kurşunladı.”

Hanzade Doğan, “Sizin öteki ülkelerde yaptıklarınızı da dikkatle izliyoruz. Türkiye’de yapacağınız faaliyetlerin, öteki gelişmekte olan ülkelerden bir farkı var. Türkiye’de Doğan Grubu gibi güçlü bir medya kuruluşu var.” dedi.

Evet çünkü Türkiye’de adi menfaatler uğruna her türlü dolabı çevirebilen, her türlü güçle pervasızca iş birliğine gidebilen, pişkinliğinin sınırı henüz belli olmamış gün geçtikçe boğazı büyüyen bir kobra yılanı var.

45 dakikalık görüşmenin sonunda Gates’i tekrar Türkiye’ye tatile çağıran Aydın Doğan, “Bu sefer tatilinizde medyanın yoğun ilgisinin olmamasını garanti ederim” diye de espri yaptı.

- Bu ülkenin başının belası olduğumu garanti ederim.

Sevgiler Al Pacino.

Kaç taksittesin: sekiz; kaç indirimdesin: sekiz; şimdi bize bir şarkı söyler misin?

Yazı kategorisi: Gündelik yazan: mecmua tarih: Ocak 30, 2006

Ne güzel oldu değil mi kaarim. Artık her şeyi alabilir olduk. Rüyamızda göremeyeceğimiz kameralı, videolu, ön yıkamalı, merdaneli cep telefonlarını elimizde görür olduk. Önceden sadece televizyon (vizontele?) diye bir şey varken şimdi duvara mıhlı plazmam var, 1500 kanallı dijitürküm (doğruyum, çalışkanım) var diyen ve bununla övünen adamlar gördük. Tüketemeyeceğimiz kadar şeyi edinme (ele geçirme) hırsıyla dolduk… Taştık taştık da gittik bu sefer daha büyük bir sürahi aldık.

Taksitli kredi kartları, şeytanın kartlaşmış halidir.

Bu kafeinli sözle yazımı noktalamak istemiyorum elbette. Ama ne bileyim, daha fazla söyleyecek bir şey de bulamıyorum. Gönlüm ister ki oturalım senle şurada, iddiamı destekleyici bir şeyler geveleyim.

Dur bakalım bir deneyeyim, belki çıkar bir şeyler…

“Taksit”, eskilerde (evvel zamanlarda) meblağı insanın belli bir dönemdeki gelirinin üstüne çıkmış ürünler veya hizmetler için geçerli bir olguydu. (Of be kelimeye bak. Tutmayın beni ahah.) İnsanlar, aa ulan bunu alamıyorum, o zaman taksitlere bölelim diyorlardı, satıcı ile anlaşıp karşılıklı güven (çek veya senet) münasebeti dairesinde mal veya hizmet alış verişini gerçekleştiriyorlardı. Bacadan bir sarı giysili Advantage-Man inip koltukları doğramıyordu. Doğrasa dayak yerdi. Neydi lan o?

Devir ve Çelik değişti. Tunç çağına geldiğimizde kredi kartı sağlayıcıları, pazarlamacıların desteğiyle, taksitli kredi kartlarını alış verişin yegane aracı haline getirdiler. Şimdi ekmek arası köfte yiyip iki ay sonra ödeyen hesapsız kitapsız bir yaşam pratiğinin alt yapısı kuruldu. Komisyonlar, blokajlar dönüyor arkalarda… Bize ne? Biz kendimizi taksit taksit sömürtürüz ama kullanım zevkini taksitlere bölemeyiz, erteleyemeyiz. Çünkü doyumsuz ruhumuzun (nefsimizin?) cırlak sesi kulağımızın dibinde çınlamaktadır. Sesler duymaktasındır, davran ve boğuş, felan filan…

Her üç tarafın (alıcı, satıcı ve kart sağlayıcı) da memnun göründüğü bu münasebette biz alıcıya çevirdik objektiflerimizi. Ya ne diyorum ya. Gideyim CNN Türk’e program yapayım daha iyi.

Hâsılı blog aksanına geri dönersek: Kardeşim, taksitli kredi kartları, insanların alım gücünü aşarak daha çok alış veriş yapmasıdır; ne kadar yaşayacaklarını bilmedikleri halde 16 ay yaşayacakmış gibi triplere girmesidir; alırken ödememenin uyanıklık olduğunu zannetmesidir; ödünç zevkler satın almasıdır (ki aldığı zevkleri taksit taksit iade edecektir satıcı ve sağlayıcıya); kendisine sanal olarak verilmiş ‘aynı anda bir sürü şey alabiliyor (edinebiliyor) olma’ fırsatının sihrine aldanmasıdır; neden bu adamların peşin ödemede değil de taksitlide indirim yaptıklarını kendine sormamasıdır – daha kötüsü bundan memnun gözükmesidir; ve benzememesidir abicim, bir motörlü kıtanın bir karanfile, “yarin dudağından getirilmiş”

Gözümüzü taksit bürümüş. Vah ki vah! (Tahlil yapıp sonunda cemiyet için acı duyacaksın, figürü tamamlayacaksın. Tak açacaksın, takmayacaksın. Fazla parantez açmayacaksın, açtığını da kapayacaksın.)

Yeni adamın realizmi

Yazı kategorisi: İktibas yazan: mecmua tarih: Ocak 11, 2006

“Realist olmak hiç de hakikati olduğu gibi görmek değildir. Belki onunla en faydalı şekilde münasebetimizi tayin etmektir. Hakikati görmüşsün ne çıkar? Kendi başına hiçbir mânası ve kıymeti olmayan bir yığın hüküm vermekten başka neye yarar? İstediğin kadar uzatabileceğin bir eksiklikler ve ihtiyaçlar listesinden başka ne yapabilirsin? Bir şey değiştirir mi bu? Bilâkis yolundan alıkor seni. Kötümser olursun, apışır kalırsın, ezilirsin. Hakikati olduğu gibi görmek… Yani bozguncu olmak… Evet bozgunculuk denen şey budur, bundan doğar. Siz kelimelerle zehirlenen adamsınız, onun için size eksiksiniz dedim. Yeni adamın realizmi başkadır. Elinde bulunan bu mal, bu nesne ile, onun bu vafıslarıyla ben ne yapabilirim? İşte sorulacak sual. … Newton başına düşen elmayı, elma olmak haysiyetiyle mütalâa etseydi belki çürümüş diye atabilirdi. Fakat o böyle yapmadı. Şu elmadan nasıl istifade edebilirim? diye kendine sordu. Azamî istifadem ne olabilir? dedi. Siz de öyle yapın.” (A.H.Tanpınar, S.A.E, shf 219)

Yufka yüreklim

Yazı kategorisi: Potansiyel Enerji yazan: mecmua tarih: Ocak 10, 2006

Bir arife akşamından merhabalar kaarim. Bak yalnız gibiyim. En az sen kadar. İçimde deli şarkılar var. Seniha söylüyor… Kimseye etmem şikayet. Titrerim mücrim gibi. Baktıkça istikbalime… Bağdat’ın kapısın Genç Osman açtı. Hoy hoy.

Yalnız gibiyim sanki.

Biraz uzağımda, ses seviyesi kulağımı rahatsız eden ucuz bir Amerikan filmi oynuyor. “Sakin ol dostum belki canını kurtarabilirsin” repliği geldi mesela. Biraderler pür dikkat izlemekteler. Ne buluyorlar, ne bulacaklar, herkes ne buluyor, ne kaybediyor… Hiç bir zaman bilemeyeceğim şeyler. Ama hep de soracağım şeyler zannedersem.

Bugün şehir soğuktu kaarim.

Bunu çok net hissettim. Kulaklarım, burnum ve minik ellerimin şahitliğinde.

Aslında üşümek için çıktım ben bu şehrin sokaklarına. Şehrin sesi için değil soğuğu için yalnızlığımı yanıma alaraktan bindim merkeze giden halk otobüsüne. Kulağımda bir cemaat radyosu takılı kaldı. Zirve bilmem kaç yapmışlar bunlar da. Abicim bitmedi mi bu işlerin modası dedim içimden. Yok internete gidip zirveyi kendimiz belirleyecekmişiz. Bunlara tepki gösterdim gizli gizli. Hiç kimse farketmedi çevremde. Herkes muvakkat yolculuğunun sonunu bekliyordu sekinet dairesinde. Fani oluyordu ya bu dünyanın her bir şeyi. Yolculuğu da öyle olacaktı elbet. Şehrin göbeğine bıraktılar beni. Kulaklığım, cemaat radyom ve üşümeye ayarlı minik ellerimle.

Otobüsten inince sağıma soluma baktım. Her şey normaldi. Yani insanlar vardı bulut bulut. Kiminin elleri koca karton kutuları taşıyordu. Markalar yazıyordu üzerilerinde. Mutlu muydu bunlar? Keşke yanımda bir kamera olsaydı ağır çekim yapan. Şu hallerini yavaş yavaş izleseydim. Onlar hızlı hareket ediyordu ama ben yavaştım. Radyodaki melodiye göre düzenliyordum adım aralıklarımı. Ritm yapıyordum güya. Soğuktu ya ellerimi cebime almıştım.

Yönümü kalabalık alemlere çevirdim. Onlar gibi dolaşmak istedim. Sanki yanımda birileri varmış ve bir şeylere bakıp beğeniyormuşuz gibi. Aaaa bu sana çok yakışır. Evet evet. Yakışır. Yakıştırırız yakışmasa bile. Aaa şunu gördün mü bu senenin bunlar. Aaa %66 indirim. Aa.. Böyle böyle biraz vakit geçirdim. İndirim etiketleri olan mağazalara bakmadım bile. İstemiyordum öyle %66 %77 filan. Ne demekti o? İndirim oranını kendim belirlemeliydim. Ya da bu adamlar herkesin istediği indirimi göreceği çok boyutlu hologramlı indirim etiketleri yapsalar ya diye düşündüm. Ya hologram işte. Ben mesela %69 indirimden hoşlanıyorsam onu göreyim. Yok mu efendim bunun bir çıkar yolu. Nasıl olsa her zaman satmanız gereken fiyattan sattığınız ürünler için neden bu kadar indirim etiketi basarsınız ben anlamış değilim ki. A canlarım, a güllerim… Yok abi yok yer yüzünde benim içinde rahatlıkla yaşayabileceğim iktisadi bir sistem yok. Hem hür teşebbüse bu denli yabancıyım hem kamu hizmetlerinde de eksikliklere takılıyor kafam. Karma sistemler varmış, Türkiye öyleymiş diyorlar. Kafamı karıştırıyorlar efendim. Hem hava da soğuk. Gözüme gözüme sokmayın şu indirimlerinizi. Anlıyorum %66 iyi rakam ama maalesef merak etmiyorum o “%66′ya varan indirimler”inizi. İndire indire şehrin göbeğine kaç katlı mağaza diktiğinizi de gördüm ya. Bütün hislerim doğru çıktı. Sizi şehrin en maymun mağazası ilan etmiştim ben çok önceden. Hala öyle diyorum. Huf sıktınız beni arife günü.

Sonra Fortis’in önünde durdum kaarim. Baktım, baktım. Acaba kafamdan bir şeyler geçirsem oluverir mi? Yüzüme sahte bir gülücük konuverir mi? Ya da tepemden konfetiler dökülür mü ha? Ya da… şu ellerimin üşümesini ne yapcağız Fortis? Hayatımın bankasısın, beni ısıtır mısın? Hayal tacirliği yapıyorlar dedi Şofer bir keresinde. Garibime gitti. Bu kadar hür teşebbüsün, pazarlamanın içinde olan Şofer bundan rahatsız oldu ya. Ama yok, belki Şofer yabancı sermayeye karşı tepkilidir. Ondandır bu çıkışı. Ben hepsine tepkiliyim, pek sorunum yok. Fortis’in önünde gülmeye çalışan bir yalnızlık bulutuyum işte. Ama gülemedim kaarim. Kredi kartı ilanlarının içinde kendime baktım. Devam ettim yoluma.

Biraz kitaplara bakayım dedim. Hem bir sıcak ortam görmüş oluruz. Aydın sosyalist gençlerin buluşma mekanı kitabevine attım kendimi. Çok sıcaktı içerisi. Ocak’tan Temmuz’a geçtim sanki. Ne çok gereksiz kitap var… Bir kere şu romanlara hastayım zaten kaarim. Bak görüyor musun adam ne yazmış: Bilmem neyin yazarından bilmem ne. Yuh artık. Bu kitap mı? Ciklet mi? Ülker kalitesiyle Türk Kahvesi mi? Sabancı güvencesiyle PVC pencere sistemi mi? Kitabı bu kadar ticari meta haline getiren bu insanlara kızdım o an. İçime attım devam ettim. Yoktu bir şey. Kulağımda cemaat radyosu, cemaat karşıtı kitaplara baktım. Tevafuk bu ya, cemaat radyosundaki merhum hoca efendi Hadis sohbeti yapıyordu.

Zem zem suyunun eskiden kaymağı olurmuş diyordu. Sonradan çıkarılma yöntemleri değişince bu kaymak da ortadan kalkmış. Zem zem ayrıca doyuruyormuş. Sadece zem zem içerek kilo almış birisi varmış, öyle de bir hadise nakletti hoca efendi. Acaba konusu neydi tam olarak sohbetin. Tam anlayamadım onu. Çünkü bir sonraki dikkat kesilmemde camiye gidip gelirken farklı yolları kullanmanın feyzinden bahsediyordu. Efendimizin hayatından misalle zenginleştiriyordu.

Ben bu meşhur yerel ve maymun giyim markasının çok katlı yeni mağazasında amaçsızca dolanırken konu evlenen erkeğin eşine vermesi gereken “Mehir”e gelmişti. Şimdi düşününce hakikaten garip geliyor. Bu kadar daldan dala atlamayı hangi başlık altında toplamıştı hoca efendi? Arabistan’da Mehir miktarının reel olduğundan, ülkemizde sembolik kaldığından bahsetti. Bol bol verilmeliymiş. Boşanma olursa -ki Allah’ın en sevmediği helal’miş bu- kadının kendisini idare edebileceği bir rakam olmalıymış. Efendim gençler geliyormuş merhum’a, hocam nikahımızı kıyın. E diyormuş mehir belirlediniz mi? Yook siz belirleyin işte. Ya bırakın arkadaşım ya diyormuş.

Tam mağazadan çıkarken hoca efendi evlilik kursları kurulması gerektiği gibi bir fikir öne sürdü. Aklıma geçenlerde izlediğim Mona Lisa Smile filmi geldi. Şofer de bu filmden hareketle böyle bir şey olması gerektiğini söylemişti. Hoca efendi bu teklifi söyleyince kendisini garipsediklerini de ilave etti. Ya durdum kaldırımda bunları dinliyorum ben de. Ne olacak diyorum hadi bağla hocam.

Şehirle işim bitmek üzere. Soğuk kendini güzel güzel hissettiriyor.

Bu arada sosyalist kitabevine gitmişken nötralize olmak için bir de hizmetin kitabevine gitmek gerekirdi dedim ben. Sonra kendimi onayladım. Oraya da gittim ama pek dolaşamadım kaarim. Her şey aynıydı. Risâle’nin Türkçe sadeleştirilmiş versiyonu var mı diye baktım, baktım, bulamadım. Acaba kasıtlı olarak mı getirilmiyor, bu soru ehemmiyetsiz bir soru olarak kaldı orada.

Akşam ezanı okunuyordu. Annem eve çağırmasın şimdi beni?

Tapınma işleri için bir işhanının altındaki mabedi seçtim. Güzel bir yer. Adeta akciğer gibi. Bronşlar gibi. Ne bileyim işte yapamadım teşbihini. Sen yap kaarim yorma beni.

Bu kadar radyo dinleyip soğuk yerse insan acıkır elbet. Tavuk gribi mi varmış memlekette, tavuk dönerler dönmez olmuş ondan. Et dönere yöneldim ben de. Bir de ayran. Ayran için pipet. Pipeti ayrana takmaya uğraştım. Olmuyor, olmuyor. Girmiyor içeri. Sonra ayranı çalkalamadığım aklıma geldi. Neden pipet denemelerimden sonra geldi? Ama ben bunu düşünemeyecek kadar acele ettim. Çalkaladım. Sonrasında oluşan kaza durumunu toparlamam biraz zaman aldı. Ah ulan ah şu sıralamayı şaşırmasam iyi olacaktı. Bir baktım karşımda ayna. Aynada kendimi seyrede seyrede bir akşam yemeği yemiş oldum. İyi oldu. Kendimle yemek yemeyeli uzun zaman olmuş. Yaşlanmış mıyım ne? Bere de çok yakışıyor olm sana. Diyorum ben. Ama şu ayran işi fiyakanı bozdu diyim. Neyse, cemaat radyosunda haberler başladı. Bakalım tavuk gribi vakaları nerelere sıçramış. Norton şu olaya bir el atmadı ki kardeşim?

Aslında dışarıda yemek yemem tek başıma ben. Bu istisnanın sebebi Şofer’dir. Şofer hep Eskişehir döneri süperdir der. E abi dedim bizim oranın da süperdir yemedim ama. Ya yemedim gibi olumsuz bir fiil hiç yakışmadığı için bana, artık buna bir son vereyim hezeyanı içerisinde yaptım bu faaliyeti. Şuurum yerine idi. Üstüme gelmeyin kaarim.

Sonra karşıdan karşıya geçtim diğer insanlarla beraber. Sabırsızlar vardı aralarında. Ben sakindim. Yeşil ışığa baktım, sabit bir yürüyen adam figürü. Oysa daha önce gördüklerimde adam resmen yürüyordu. Hareketli bir görüntü oluyordu yani. Şu belediyecilik işlerini hiç anlamıyorum. Sırf adam sabit diye bir adım durakladım. İnsanın alıştığı bir şehir pratiği var kardeşim. Oraya farklı yeşil ışık, buraya farklı yeşil ışık. Olacak iş mi aaa! Fazla önem vermeye gelmez bu, devam ettim. Bir parkın içinden diğer caddeye girdim. Burada meşhur bir baklavacı var, yerini biliyorum. Annem yufka getir demişti ama ben baklava götüreyim. İkame eder birbirlerini nasıl olsa. Baklavacı varmış burda da kapatmış yalınız. Ahım kaldı. Bitirdiniz gittiniz değil mi hepsini? Bana bırakmadınız. Ağlarım ya ben şimdi. Ne de güzel ağlarım kaarim. Zaten kendi dünyamda cemaat radyosu dinleyerek, minik ellerim buz keserek dolanıyorum amaçsızca. Oturup şu parka ağlasam hikayeyi tamamlasam fena olmaz değil mi? Yok Nilüfer ablam “Erkekler ağlamaz” dedi bak kafayı uzattı. Ama Nazan ablam da “Erkekler de yanar hem nasıl yanar” diye savurdu kafayı. Amaan ben ikisini de savurdum. Erkeklerin ne yapıp ne yapmayacağını sizden mi dinleyeceğiz. Geçen Hülya Avşar da kendisiyle evlenecek erkek için şart name yazmış. Bir gazete de bunu yayınlamış. Ya baklava bitmiş insanlar nelerle uğraşıyor, heyhât!

Kaarim bu soğuğun halleri de değişken. Bir sokaktan geçerken çok keskin hale geliyor. Diğer bir sokakta bahar gibi.

Derken cep tipi radyo kaset çaların (walkman demeyeceğim, çatla Sony!) altına yayılmış bulunan cep telefonu kıpırdaşmaya başladı. Evet, Valide calling! Yemeğe oturulduğunun ve de benim nerede bulunduğumun bilgisi istendi. Tabi GPS yok. Manuel veriyoruz bu bilgiyi. Ben yetişemem siz doyun inşallah. Baklava kalmadı. Yemeğe yetişemedik. Ellerim pek bir üşüdü. Bir dizi olay. “Süreç” oluyor bunlar biribiri ile ilişkili olursa. Oysa kitapta her şey aslında birbiriyle ilişkilidir diyor. Sebebler zinciri varmış. Taze yufka da varmış.

Oh… bir şey mi arıyordum ben. Bir şeyi mi kaybetmek istedim. Sadece üşümek için miydi bunca yolculuk. Radyonun bugünkü yayın akışı yarın bir yarışmanın sorusu olur mu? “O ağacın altı”nda çift kişilik ziyafet ödülü?

Yarın bayrammış.

Ben geldim; yufkanı getirdim yufka yüreklim.

Cuma

Yazı kategorisi: Potansiyel Enerji yazan: mecmua tarih: Ocak 6, 2006

Cuma vakti müslümanlar camide toplanıyorlar. Çok geyiği yapılıyor bunun hatta. Yok “seni Cuma’da göremedim Abdurrahman?” yok “seni kilisede göremedim John?”.

Başka zaman birbirinden kaçan insanlar, Cuma vakti iç güdüsel şekilde birbirlerine koşuyorlar. Yollarda secde etmeye razılar. Yağmura, çimene baş koymaya razılar.

Bu birleştiricilik her zaman zihin çeperlerimi sarsmıştır benim. Caminin kapısından giren her insanın artık sıradan bir kul olması ne muazzam bir “hizaya getirme”dir. Hiç bir sistemin, hiç bir otoritenin hizaya getiremediği enaniyet abidesi kulları caminin kapısından hizaya gelmiş olarak içeri alan Rabb’e hamd olsun.

Ben büyüğüm senden diyemezsin. Ben üst gelir grubunun insanıyım diyemezsin. Benim dışarıda park etmiş Audi A8′im var diyemezsin. Benim Beylerbeyi sırtlarında sarayım var diyemezsin. Benim sevabımı üç deve zor taşır diyemezsin. Ben günahsız ak bir güvercinim, Ecevit’im diyemezsin. Ben valiyim, ben Süleyman Demirel’im hiç diyemezsin.

Payına düşen susmaktır. Kul gibi davranmak, kul gibi yalvarmak, kul gibi Sultan’a râm olmaktır.

Camiler, kalbimizin idrakimize dik uzaklığının en aza indiği yerlerdir.

Her hafta görüşüyorlar.
Mübarek olsun diyorlar.
Sıradan bir kul olmaya gidiyorlar.

Gidiyorum. Namazda arka saf hizasına.

Ben Hayri İrdal

Yazı kategorisi: İktibas yazan: mecmua tarih: Ocak 3, 2006

“Çünkü ben Hayri İrdal, her şeyden evvel mutlak bir samimilik taraftarıyım. İnsan her şeyi açıkça söylemedikten sonra neden yazı yazsın? Bu cinsten kayıtsız ve şartsız bir samimilik ise behemehal bir süzme, eleme ister. Siz de kabul edersiniz ki, her şeyi olduğu gibi söylemek mümkün değildir. Sözü yarıda bırakmaktansa, vaktinde iyi tasarlamak, okuyucu ile behemehal anlaşacağınız noktaları seçmek gerekir. Çünkü samimiyet tek başına olan iş değildir.

“Bütün bunlara bakıp hakikaten hayatımı, mühim, anlatılması behemehal lâzım gelen bir şey sandığıma, ona olduğundan fazla bir değer verdiğime inanmayınız. Öteden beri Cenab-ı Hakk’ın bu hayatı insanlara yazmak için değil, iyi kötü yaşamak için bahşettiğine inananlardanım. Zaten yazılmış şekli mevcuttur. Nezd-i İlâhi’deki nüshasından, kaderimizden bahsediyorum.

“Hayır, hâtıralarımı yazmaktan kastım kendimi anlatmak değildir. Sadece şahidi olduğum bir takım vak’aların unutulmamasına yardım etmektir. …”

A.H.Tanpınar, S.A.Enstitüsü, s.10