mecmua.


Türk İnternet Kom

Yazı kategorisi: Dantel, Örütbağ yazan: mecmua tarih: Şubat 21, 2006

Bugün turk.internet.com sitesindeki bir makaleye dikkatini çekmek istiyorum kaarim:

Adres şöyle. Şimdi link vermeye uğraştırma beni, yorgunum: http://turk.internet.com/haber/yazigoster.php3?yaziid=14848

Ahah.

Yazının başlığını buraya kopyalacaktım ama ne yazık ki, üzülerek söylüyorum ki sağ tık çalışmıyor sitede. Çok gelişmiş bir site olmalı. Mahremiyeti var demek ki.

Neyse elimle yazayım şuraya başlığını: Linux Yönetimi Windows’tan Daha Mı Ucuz?

Şimdi yazının geri kalanını okumaya gerek yok. Bir hatice ile başlamış bu yazının neticesi bellidir: elbette Laynux’un yönetiminin Windoze’den daha ucuza mal olduğunu söyleyerek ezberimizi formatlayacaktır. Hayır itiraz etmiyorum, kim ne kadara mal ederse etsin. Beni zerre miskal ırgalamıyor.

Ülkemizdeki Linux camiasının, Microsoft camiasına göre Türkçe’ye daha bir kuvvetle sarılmış olduğunu düşünürdüm ben. Uludağ işletim sistemi projesinin “belgelendirme”sinde de bu duyarlılığı filan anlayabiliyorsun.

Ama şimdi gel gör ki bu başlık beni sarstı. Zira, Linux’çu abilerimiz CAPS LOCK’u çok mu kaçırmışlardı ne olmuştu? Ne olmuştu da:

Büyük harflerin kullanıldığı yerlerde bulunan ve, ile, ya, veya, yahut, ki, da, de sözleriyle mı, mi, mu, mü soru eki küçük harfle yazılır: Mai ve Siyah, Suç ve Ceza, Leyla ile Mecnun, Turfanda mı, Turfa mı? Diyorlar ki, Dünyaya İkinci Geliş yahut Sır İçinde Esrar, Ya Devlet Başa ya Kuzgun Leşe, Ben de Yazdım.

gibi çok bilinen bir imlâ kuralını görmezden gelmişlerdi.

Turk.internet.com yönetimine göndereceğimiz afrika faresinin yanına bir de imlâ kılavuzu eklersin kaarim. Aman dikkat et farenin üstüne koyma kılavuzu.

Defterimiz sağdan verilir inşallah

Yazı kategorisi: Blog Teorileri, Örütbağ yazan: mecmua tarih: Şubat 20, 2006

Artık öyle bir hale geldi ki bu siber düzlem; yaşadığımız dünyanın imitasyonu, adeta aynısı. Sokağımız, evimiz, mahallemiz, alış veriş merkezleri, bakkallar, eğlence mekanları, parklar, bahçeler, koloniler, öglenalar, terliksi hayvanlar, serseriler, sapıklar, katiller, kan içiciler, teröristler, ermişler, dervişler, müridler, savaşlar, ağrılar, sızılar…

Hepsine şahidiz. Hepsiyle beraber yaşıyoruz. (Daha dün bir dost söyledi bunu.)

Temamız bu dünyalaşan da kroluk: “İnternet Kroluğu”.
Alt başlığımız “Sağ menü yasakçılığı”.

Efendim hepimiz kah elimiz cebimizde, kah yalpalaya yalpalaya şu internet denen kültür ortamında dolanmaktayız. Bize (yani insanoğluna) hitap eden iki büyük unsur var: birisi internet siteleri, diğeri e-mail adresleri. Nihayetinde ikisinden de muzdaribiz.

E-mail adreslerimiz hiç tanımadığımız Pınar, Yasemin gibi kişilerin mesajlarıyla yahut “Re: merhaba” gibi aslında hiç yazmadığımız mesajlara cevaplarıyla çakılmış durumda. Her gün kredi kartı bilgilerimizi bir sayfaya giderek doğrulatmamız gerekiyor. Buna ihtiyacımız var. Her gün 50 tane “fw: ” ile başlayan maili okuyup adres listemizdeki adreslere (oltamızdaki “no-reply@…” olanlara dahi) göndermemiz gerekiyor. Üye olduğumuz gruplardan gelen sevgi fıskiyesi “.ppt”lere bakıp “ay ne güzeeeel” dememiz; bilmem ne markasının üretimi hakkındaki gerçekleri okuyup “yuh be bu kadar da olmaz… neler yedirmişler bize bugüne kadar” diye söylenmemiz gerekiyor. Kandil günü geldiğinde, uygun bir portalden en orijinal kandil mesajını (mesela selamun aleykum yaz cebine aleykum selam gelsin ehehe) bulup telefon arkadaşlarımızı kopartmamız; sevdiğimizin telefonuna ikimizin ismini ve bir kalbi ihtiva eden arka plan grafiğini pervasızca göndermemiz gerekiyor.

Biz böyle dolu dolu yaşarken interneti; bir de bakıyoruz ki internet içerik sağlayıcıları kroluklar yapıyorlar. Şaşırıyoruz, hafakanlar basıyor, dervişler geliyor…

Serim tamam. Şimdi düğüme geçiyoruz:

Bir lokantaya gidiyorsunuz, yemekler var. Ama adam adını söylemiyor yemeklerin. Şundan olsun diyorsunuz parmağınızla göstereceksiniz, elinize vuruyor. Manyak mısın be adam!

Bir internet sitesine gidiyorsunuz adam sağ menüye yasak koymuş. Çünkü lokantadaki elimize vuran, yemeklerin adını söylemeyen adamı çağırıp internet sitesi yaptırmışlar.

Banu Alkan’ın yapacağı sitede bile bu türden bir yasakçılığın olacağını zannetmiyorum.

Ama öyle işte.

Şimdi başlığa dönüyor ve internetimizin sağ menüyü yasaklayan ve utanç abidesi olarak tarihe geçen büyük sitelerini örnekliyorum:

http://www.ideefixe.com

Eskiden beri varsınız. Sahibiniz gazetelerde spekülatif yazılar yazıyor, meşhur oluyor. İnternet markası oldunuz, “başarı hikayesi” geyiklerinin baş malzemesisiniz. E yani, hala mı sağ menü yasakçılığı. Script programlamayı yeni öğrenen genç lise talebeleri bile aşmışken bu sendromu, sizin ağrınızın sebebi nedir? Sunduğunuz içeriğin çok mu benzersiz olduğunu düşünüyorsunuz? “Kitapların arka yazılarını biz klavye ile langır lungur girdik insanlar kopyalamasın ay aman” havaları size yakışıyor mu? Eğer azıcık bu işten anlıyorsanız, sizin emeğinizi tehdit edecek asıl girişimin bir insan (bir Ahmet, bir Bekir, bir Durmuş Ali) değil bir makine (bir robot) eliyle olacağını bilirsiniz. Buna direnmenin yolu da sağ menüyü yasaklamak değil, robotların içeriğinizi ayrıştıracak, yorumlayacak zekasına yine bir zeka ışıltısı ile karşılık vermektir. Sağ menü benimdir, sağ menü teyzemin menüsüdür. Vatandaşın menüsüdür. İnterneti gezme deneyimimizi çalamazsınız. Bizim internet alışkanlıklarımızı ezemezsiniz. Bu ucube klavye üreticilerinin yaptığıyla aynı şey. Sorun bakayım bunu programlayan web programcınıza; virgülü shift’in yanında olan klavye ile kaç satır kod yazabiliyor? Ama aynı programcı gelip sağ menüyü yasaklayan script’i gönlü sızlamadan koyabiliyor. Ey internet dehası sevgili Akşam gazetesi yazarı! Madem MSN’in tüm konuşanların loglarını, IP adreslerini tuttuğunu iddia edecek kadar ortamlara hakimsin; Ahmet Amca’nın, Bekir Dayı’nın sağ menü ile içeriğini hortumlayıp gizli örgütlere servis edecek kadar tehlikeli insanlar olmadığını bilmen gerekirdi. Amazon’dan aşırdığınız tasarımınızla azıcık özgün bir tarz bulup bugünlere geldiniz. Takdir ediyorum, başarınızı görmezden gelmiyorum. Hani taklid ile başlayıp aslınızı bulmanız övgüye değer. Ama aslınızın “sağ menü yasakçılığı” gibi bir internet kroluğuna meyillenmesi size yağdıracağım tüm övgüleri hedefe varmadan öldürmektedir. Evet, “itiraf” ediyorum: şu yaptığınız, bunca senelik internet kurumsallığına yakışmayacak düzeyde basbayağı bir internet kroluğudur ve affedilecek hiç bir tarafı yoktur. Cahiliz, internete yabancıyız, geçerken uğradık filan da diyemezsiniz. Benden bu kadar a-b-i.

http://www.kitapyurdu.com

Yukarıdaki söylediklerim sizin için de geçerlidir sayın muhafazakar beş senelik kitap satıcısı. Ama yukarıdaki arkadaşlar gibi cozutmayıp sadece kitap ve dergi satmakta ısrar edişinizi övmeden geçemeyeceğim. İnternet sahafı olarak kalmanız dileğiyle. Eğer gün gelir ütü satmanız gerekirse, ne bileyim kaynananız zorlarsa hani, o zaman hiç çekinmeyin “ütüyurdu.com” açın. Söz veriyorum ütümü oradan alacağım.

http://www.milliyet.com.tr

Hmm… Milliyet. Gazeteydi değil mi bu. Sanki meşaleli bir amblemi vardı. Bir ara Korkmaz Yiğit denen sanal kahramana satılıp geri alınmıştı. Başka ne vardı? Hıı, Aydın Bey’in küçük kızının gazetesi sanırım. Mehmet Y. Yılmaz Bey’i şutlayışları da çok konuşuldu. Ay ay bir dünya mesele. Neyse biz site ile ilgiliyiz. Gürültücü manşet dediğimiz olayın haberturk.com.tr’den sonraki en kurumsal temsilcisi belki milliyet.com.tr’dir. Artık ikiye çıkarmışlar zaten gürültü kolonu sayısını. Yarısında Sting çalarken diğerinde DT (Devlet Tiyatları len, Dream Theater değil asla eheh) oratoryası (bu kelimeyi de kullanayım dedim bir kez cümle içinde) çalıyor. Şimdi bu sevgili milliyet.com.tr programcılarımızın sonradan nevri döndü. “Son Haber” olarak adlandırdıkları konsept dahilinde yeni ve küçük pencerede açılan haberler için “sağ menü sendromu”na tutuldular. Umarım bu sendrom Aydın Bey’in muhterem kerimelerinde de baş göstermemiştir. Yani yukardan gelen bir talimatname ile “sağ menü tiz bloklana!” denmemiştir, inşallah. Bill Gates Amca ile baba-kız muhabbeti çevirip arama motoru kuracak bir hanımefendiye bunu hiç yakıştıramam doğrusu. Ha hepsiburada.com’un altındaki gazete logoları da çok kro olmuş. Hatırlatayım dedim. Nazar boncuğu bile var. Çerçici dükkanına çevirdiniz ablacım interneti. Ağlasam sesimi duyar mısın blogumda.

İnternet her ne kadar özgür bir ortam olsa bile bu özgürlüğün tesis edilebilmesi için dikkate alınması gereken asgari müşterekler vardır. Bunlar ihlal edildikçe anarşi doğar. Sağ menüyü yasaklarsan insanlar bacadan girer, browser’in inceliklerini öğrenmeye çalışır. Bunu öğrenirken başka zayıf noktanı öğrenir sabahleyin tan yeri ağarırken siteni hack’ler. Bundan dolayı efendi olmak lazımdır. İnternet’i efendi efendi tüketmek lazımdır. Her şeyin bir adabı vardır. Mesela su oturarak içilir, bir şey yenecekse sağ elle yenir, eve sağ ayakla girilir, sağ elle merhabalaşılır, sağ elle tokat atılır, iyiliklerimizi sağ yanımızdaki meleğimiz kaydeder, defterimiz sağ yanımızdan verilirse kurtulmuşuzdur inşallah.

Ama sen gel, umarsızca, pervasızca tüm geleneksel değerlere baş kaldır, isyan et; sağ menüsünü elinden al vatandaşın. Bu insan hakları ihlalidir. Bu jakobenizmdir. Bu “internet ihtilali”ne giden yolu açmaktır.

Çözüm:

Lokantayı belediyeye şikayet etmek.
Bu sitelerin sahiplerine de sağ gözü bantlanmış bir afrika faresi * göndermek.
Paketteki notumuz: “Bu farenin sağ gözünü kullanması engellenmiştir. Lütfen elleşmeyiniz, ayarlarıyla oynamayınız. Niye diye sormayınız. Zira sebebi, sebebini bilmiyor olmanızdır.”


* Böyle bir farenin varlığından emin değilim.

Önce yazdım, şimdi yönetiyorum

Yazı kategorisi: Gündelik yazan: mecmua tarih: Şubat 18, 2006

Ben Ahmet Davudoğlu,

Orta Doğu’nun kitabını yazdım, şimdi ülkemin Orta Doğu politikasını yönetiyorum. Mec’in sayfalarına konuk olmaktan memnunum. Buradan İsrail’e vereceğim mesaj şudur: Dengeler, İsrail, dengeler…

Mec, güzel kardeşim, son sözüm de sana: blog mlog derken işleri aksatma. Şarkı söylemeye ara vermişsin; aman ihmal etme müzüğü. Üniversiteyi de salla. Askere gidersin yakın vakitte. Ben profesör oldum da ne oldu? Orta Doğu’yu yönetiyorum şimdi. Memnun muyum? Sor bakim. Keşke bir wordpress.com hesabı açıp blog karalayacak kadar vaktim olsa.

Ya bir de bizim memleketin türküleri çok güzeldir Mec, onlardan da kat repertuarına. Mesela “Konyalım yürü…” var. Her dinlediğimde Taşkent gelir aklıma, hüzünlenirim. Ama yok, kalbim Kudüs diyor şimdi, Gazze diyor.

En iyisi sen bir şey söyleme. Sus artık Mec.

Hamas Beyler gelmiş, hoş geldin et; oturma öyle agresif blogcular gibi.

Kurtarılmış “blogsfer”

Yazı kategorisi: Blog Teorileri yazan: mecmua tarih: Şubat 17, 2006

- Mec, olm duydun mu Blog Çalışma Grubu kurulmuş
- O ne len?
- Bloglara ceza keseceklermiş. Kaç gün ceza verdilerse o kadar gün çay bardağı çıkacakmış sayfanda. Hani Nahnu kendine yaptıydı da bi kere. Ondan işte.
- Olm git ya, kafa bulma bizle. Şurada azıcık bir blog keyfimiz var, bir rahat vermediniz ya.
- Tamam gidiyorum ama demedi deme. Bloglar takip altında. Ceza aldığında çayı çaydanlığı görürsün artık. He bu arada, az biraz saçını tara lan. Artık aş bu olayı. Millet saçını taramayı bıraktı 90 derece havaya bile kaldırıyor artık. Tema desteği çıktı be saçlara. DOS kafalı seni!
- Ya abi gidiyor musun başımdan yoksa şu arama çubuğunu üstünde kırayım mı?
- Peki peki, merserize çorabım kalmamış, çorapçıya gidiyorum ben. Ahah.
- Üleeeeen!

- Orkut, ben bu bloglardan bir şey anlamıyorum.
- Aslına bakarsan ben de Tankut.
- Ay ne kadar dinci bu adamlar yaaa..
- İnternetin etrafını çevirmişler, çıkışları tutmuşlar ben öyle duydum. Blog yoluyla genç dimağları yıkamak istiyorlar. Hele bir cemaat.com mu ne varmış, hepsinin bir mazisi var orada zaten. Dikkat edersen blog mlog diye aratınca hep bu adamların siteleri çıkıyor. Şebeke lan bunlar.
- Öyle valla. Ürkünç be Orkut. Tüylerim diken diken oluyor.
- Gidişat iyi değil. İnternete türban takar bunlar.
- Ay daha neler!
- Takarlar takarlar. Bloglarda dua eden, namaz kılan adamlar yarın türban da takar bloglara.
- Orkut hayranım sana be. Ne bilgili adamsın.
- Olm boşuna mı ağarttık bu saçları. Bak şu gözlüklere. Her gün Cnbc-e izledim ben gençliğimde. Radikal iki, üç, beş… Çok kaliteli yaşadım yaaa. Entelliği geçmiştim ben artık, Entelprise(®) bir insandım.
- O ne be?
- Yeni uydurdum. Ne olduğuna sonra karar veririm.
- Çok komiksin be, ehi ehi.
- Hadi len, neresi komik, üretim yapıyoruz. Halkların kardeşliği için.
- Halklar ne Orkut?
- Halklar, halkalar, filler… Halk bisküvileri var mesela. Onun bizle alakası yok, Ülker üretiyor. Ülker’i anlattırma bana artık, yeşil bisküvici adamlar. Ya ağlaya ağlaya Biskrem yiyorum ya. Olamaz. Hadi blogları okumadık da bisküviye dayanamıyorum yani biliyo musun.
- Orkut dediğin gibi çıkışları tutmuşlar. Ya abi Kurtlar Vadisi filmi var, millet akın akın gidiyor. Filmde Cuma hutbesinden daha fazla dini mesaj var yaw. Nasıl oldu böyle bu adamlar ben anlamadım ki. Şebeke bunlar valla.
- Durum vahim Tankutcuğum. Hürriyet ceridesi de yazarlarına blog sitesi açmaya başladı. Maksatları bu dinci blogların ezici üstünlüğünü kırmak. Ama kifayet etmiyor. Ay onlar gibi konuşmaya başladım bak.
- He valla dilin döndü la! Ehi Ehi.
- Mec’in yüzünden. Adam gittiği konferansları yazıyor. Kendi beynini zehirlediği yetmiyormuş gibi. Tövbe es… Ay neler çıkıyor ağzımdan.
- Yoksa Orkut, sen de mi?
- Ya yok lan. Bulaşmış işte. Gezecek site yok ya. Şu “Sözlük” siteleri de aptalların hakimiyetine girdi. Olm ne yapcaz ya. Çocuklarımızı nasıl internette başı boş bırakacaz. Gidip bu dinci bloglara düşecekler eninde sonunda. Of ya. Hem gencim hem tedirginim ya.
- Ya diyorum ki bu Danıştay hazır gazı almışken bloglara da el atsa he?
- Nasıl olcak lan o Tankut?
- Yaw sokaktaki türbanlıya karışmışlar baksana. E internettekine karışmak daha basit. Karışsınlar kardeşim. ADSL başvurusunda başı açık fotoğraf istesinler mesela.
- Vay hocam, çok “çevik” gördüm bugün seni.
- Tahammül et dediler hocam, hangi bir zamana kadar. Ne bitmez olsa tahammül, onun da bir sonu var.
- Ya tahammül ya sefer dostum.
- Hadi kapat şu dinci blogları daha fazla bozmadan bizi. Akalım alemlere.
- Akalım da din ile interneti birbirinden ayırmak lazım diyorum ben.
- Ayrılsalar da beraberler be…
- Çocuklar duymasın o zaman.
- Mutfak!
- Lan..!

Güle yazdım adını

Yazı kategorisi: Gündelik, Musiki yazan: mecmua tarih: Şubat 17, 2006

Kartonunda siyah, turuncu ve kırmızı renkler vardı. Bir ağlayan kalp figürü… göz yaşları damlıyor. Kollektif bir çalışmaydı; “Ağla Gönül” Erkam Sesli Yayınları’dan…

Kim bilir bu kasetin hala özgünü satılıyor mudur. Korodakiler nerelerdedir. Mesela o zaman kocaman adamken şimdi dede mi olmuşlardır.

Aşık Yunus söyler sözü
Eğer yazı eğer güzü
Kanlı yaşlar döker gözü
Gülme gülme ağla gönül

Bir başka şey de benim yobazlığım elbet. (Yobazlığa Övgü değil bu sandığınız gibi çok reca ediyorum Süleyman Çobanoğlu.) Hala 93 yılındaki kaseti, 98 yılından kalma kaset çalar ile dinliyorum. Arada neler geldi geçti. Mesela Panasonic mamülü şakır şukur, her tarafı elektronik bir kaset çalar ile müşerref oldum. İki günde ruhunun olmadığını anladım. Bu alette bir şeyler eksikti. Devrettim. Sonra karşıma çıkan bir Mp3 çalıcı. Bunda da bir şeyler eksik. O kadar sayısal bir cihaz ki abaküs gibi. Ay hiç çekemem. Onu da devrettim. Kaset çalarımla baş başa kaldım yine.

Sensin var eden yoku
Bağrımda hicran oku
Habibimden bir koku
Ver bana Ya İlahi

Arada bir buluşuyoruz bu kasetle. Bana habibimden bir koku ver diyorum. Bana çiçekler der diyorum. O içinde tuttuğun Ağlayan Gönül’ün tellerine dokun diyorum, manyetiğine sar beni diyorum. Kafama dola bantı, beni palyaçoya çevir diyorum. Beni uzaklaştır diyorum şu züppe minibüs şarkılarından. Beni, Tarkan’ın Türkiye’de satılan şeyi yurt dışından alıp kazıklanması hadisesine yabancı eyle diyorum.

Aşıkın kalbi bugün seyr-i cemal alemidir
Buldu Leylasını Mecnun, coşar ağlar bu gece

Şoförlerin derdi de hiç bitmiyor kardeşim. Bir dakikayı 5 milyona satıyorlar diyor. Bir dakika… Kahya ben gelince bağırmıyor diyor, kendi arabalarında bağırıyormuş. Allah’ım ben de bağırmak istiyorum. Yalvarayım sana diyorum. Hiç yalvarmamış gibi yalvarayım. Hiç ağlamamışım gibi, gözlerim ilk defa ıslanıyormuş gibi ağlayayım huzurunda.

Yaşlı gözlerim, tutmaz dizlerim
Yolun gözlerim, Mestane miyem

Bu şehrin insanı bir değişik. Daha muhafazakar sanki. Minibüsler daha temiz, bakışlar daha bir munis. Bir panik yok gözlerde örneğin. Kendi içlerinde çözmüşler sanki şu üç kuruşluk dünyanın beş para etmez problemlerini.

Tanı sen kendini tanı, niçin yarattı Hak seni
Düşünüben hatımeni, yalvar kul Allah’a yalvar
Yalvara gör hep yalvara, varmayasın yüzü kara
Ümmet isen peygambere, yalvar kul Allah’a yalvar

Kaset bitince elinle döndürüyorsun bu alette. Herkes bir bakıyor ne oluyor diye. Ne oluyor işte. Bitti bu yüzü. Diğerini çeviriyorum. Orada da güzel şeyler var. Bak teyzecim, “Ötme bülbül” var mesela. Yunus bu şiirinde bülbüle seslenmiş. Onunla konuşur gibi. Batılı adamlar bunu çok sonra yapmışlar. Fabl’da da öyleydi ya. Lan Fonten miydi neydi o? Boşver işte, Yunus burada bülbül ile muaşakada. Tecahül-i arif ederekten sanır ki bülbülün bir derdi var da ondan ötüp durur. Bülbül pek bir suskun, cevap vermiyor.

Bilirim aşıksın virde
Cünûnun var gayet serde
Şu sinemde olan derde
Bir dert de sen katma bülbül

Ama kendi ıstırabının yanında bülbülünkinin lafı edilir mi hiç?

A bülbülüm uslu musun,
Kafeslerde besli misin?
Bencileyin yaslı mısın?
Garip garip ötme bülbül.

Bülbülün derdi âşikardır zaten. Biraz kulağını çekmek gerekir yine de. Seni bizim güle bakarken görmüşler bülbülüm, yapma böyle gözün sevem.

Bilirim aşıksın güle
Gülün halinden kim bile
Bahçedeki gonca güle
Dolaşıp söz atma bülbül

Öyle de bülbül mübarek kuştur. Yunus, sanat aleminden realiteye döner. Bülbülün derdi bellidir; bülbül zikr’etmektedir. Bizim edemediğimiz zikri, o etmektedir. Bu eşsiz kuşa hakkını, Hakk’ını teslim eder.

Aşık Yunus vücûdun pâk derken,
Cihanda mislin yok derken,
Seher vakti ‘Hakk Hakk’ derken
Bizi de unutma bülbül

Yolu yarıladık mı bülbülüm?

Ben toprak oldum yoluna
Sen aşırı gözetirsin
Şu karşıma göğüs geren
Taş bağırlı dağlar mısın…

Sen de bir bülbülsün kaarim. Hani ben inleyen bir dertli dolaba dönmüşken, dinleyen, benim inlememi anlamlı kılan sensin.

Karlı dağların başında
Salkım salkım olan bulut
Saçın çözüp benim için
Yaşın yaşın ağlar mısın

Bu yolculuk hasta etmesin beni, dua et.

Esridi Yunus’un canı
Yoldayım illerin hanı
Yunus düşte gördü seni
Sayrı mısın sağlar mısın

Şimdi de dikkat et.

Aydan arıdır yüzleri
Şekerden tatlı sözleri
Cennette huri kızları
Gezer Allah deyu deyu

Yunus’tan bir cennet tasviri. Sence “Cennet cennet dedikleri, bir kaç köşkle bir kaç huri, isteyene ver sen ânı, bana seni gerek seni” diyen aynı şair değil miydi? Hadi bu sana araştırma ödevi olsun. Blog okuyup okuyup nereye kadar. Huriler isteyene verilsin, bana Allah’ım gerek diyen şair, bir başka zaman hurileri tasvir edebilir mi? Aşık Yunus? Yunus Emre? Bizi aydınlat kaarim. Merak içindeyiz. Yunus Emre Hz.’den yıllar sonra adı Yunus olan bir şair daha çıkmış, benzer tarzda şiirler mi yazmış yoksa…

Teyze kaset bitti. “Çat!”. İstop sesi bu. Çevirmeye hacet yok, geldik sayılır. Bülbüller sazda, güller niyazda, söyle namazda, Elhamdülillah teyze.

Şimdi inelim de şu üniversite kayıt meselelerini halledelim. Dönüşte bu şiirlerin üzerinden bir daha geçelim.

Evet, bülbül duysa kıskanır.

Halil Pazarlama

Yazı kategorisi: Gündelik, Potansiyel Enerji yazan: mecmua tarih: Şubat 14, 2006

“SANATÇILARIMIZDAN OKTAY SÖZBİR’İ KAYBETTİK”

Kim Oktay Sözbir? Seni hemen aşağıdaki fotoğrafa davet ediyorum. Hatırlayacaksın:

Halil Pazarlama
Halil Pazarlama
Kapınızda…

Kapımızda.
Ölüm her an kapımızda.

Halil Amca, sen kapı kapı dolaşıp rızkını ararken henüz pazarlama blogları yoktu. Bu kadar “bilim”den saymıyorlardı belki. Sen kendi adını marka yapmıştın ve gözlüklü/kel marka teorisyenleri bunu tartışmıyorlardı.

Halil Amca, bastonun vardı. Devamlı damadına çakıyordun bir iki. Bak bu yanlıştı. En çok buna kızardım. Ama kızını da çok severdin var ya. Hele torunlarını…

Halil Amca, biliyor musun dedemin ismi de Halil benim.

Halil Amca, daha da önemlisi, dedemin işi de o dönemde pazarcılıktı.

Sen bilmezsin tabi. Dizi çevirmeye benzemez bu iş. Harbiden pazarcıydı dedem. Önlüğü vardı mesela lacivert renkli. İki cebi vardı, birinde demirler, diğerinde kağıtlar. Pirinç çuvallarının üzerinde dinlenirdi. Çok yorulurdu, dede sonuçta.

Torunlar ise yorulmazdı Halil Amca. Saat 3 dedi mi bir yırtıcı zil. Sayım var, kamyonun önünde hizaya dizil. Pazara gidiyoruz tek yekun içinde. O yaz hayatımın en değişik yazıydı Halil Amca. Hani sana kibarlıktan Halil Amca diyoruz ya; herkes o kadar kibar değildi işte. Hallemmi derlerdi dedeme. Hallemmi, Halil Amca’nın lokal versiyonu idi. Ama ben bunu da diyemiyordum. Dedeme “dede” demek zorundaydım. Hallemmi demek için neler vermezdim.

Hallemmi, pazar işine eniştesi Hüseyin ile girmişti. Ona da abi diyordu çevremdekiler. Birleşince kısa yoldan Hüsünabi oluyordu, desktop’a simgeleri konuyordu.

Hüsünabi “kurtçu” idi, Hallemmi “selametçi”. Hüsünabi’nin bıyıkları kaşları ile beraber üç hilal şeklini alıyordu. Yüzüne bakınca İstiklal Marşı söyleyeceğiniz geliyordu. O denli Ergenekon insanı idi. Hallemmi ise bir başka alem tabi. Simsiyah sakallarından naiflik akıyordu. Erbakan derdi, başka bir şey demezdi. Erbakan-Türkeş koalisyonu idi adeta bizim tezgahımız. Bir gün bozulacaktı elbet bu koalisyon, ama daha çok vardı. O yaz, hayatımın en değişik yazıydı.

Kamyonun arkasına biniyorduk; pencere yok. Şeker ve pirinç çuvalları, İstikbal’in yıllar sonra Flaret diye satacağı yatakları aratmıyordu. Kasalar, duvara mıhlı kasalar vardı mesela. Zeytin tenekeleri… Makarnalar, çaylar, kuru bakliyat.

Benim bir şapkam vardı, bebeyim ya, belli edeceğim. Bir gün elimi sattığımız jiletlerden birisi kesti, çok ağladım kaarim. Dayımın hatası idi. Onun canı acımadı hiç.

Pazarda bize tahsis edilmiş yere kamyonu park edip ufacık bir uykuya esir olurduk. Günün ilk ışıkları, çadırın üstüne düşecek şekilde ayarlanırdı vakit. Zikkeler vardı, duydun mu böyle bir şey? Ben çakamazdım onları, bebeyim daha. Çadırımız heybetli idi. Daha ilk ışıklar düşmeden, ilk müşteriler düşerdi üzerimize. Sabahleyin deterjanı bitenler olurdu mesela. Mesela, hazır kimse yokken uzunca pazarlık yapmaya kalkanlar. Pazar yeriydi burası… pazarlıktan doğalı yoktu.

Halil Amca sen de dinle. Kaarime anlatıyorum ama senin de dinlemeni istiyorum. Bu hikayede sen de varsın çünkü.

Pazar yerinde akşam telaşı bir başka oluyordu. Son müşteriler evlerine yollanırken, bir yandan zikkeler sökülüyor, çadır iniyor, kasalar toplanıyor, kamyonların kontaklar çevriliyor… bir curcuna oluyordu her tarafta. Ve geyik, elbette geyik. Manasız, faydasız üç beş laf. Gün ellerimde batıyordu. Yine çuvallara yaslıyordum başımı, yine düşlere dalıyordum. Yatağımın, yastığımın, yorganımın ne olduğunu hissetmiyordum bile. Gözümü kapattığımda var olan yeni bir dünya, bu dünyanın rengini unutturuyordu. Yeni renkler buluyordum kendime çünkü, yeni şarkılar dinliyordum.

Üç kasabanın pazarına gidiyorduk. Bu kasabalardan birisi benim çocukluğumun geçtiği yerdi. İlk okul arkadaşlarım vardı belki sokaklarında… Görseler acaba, tanırlar mıydı beni bir anda? Ben onları tanıyordum ama. Mesela şu Zeliha, babası bakkaldı. Şu evet şu Nuh… Bir gün en yakın arkadaşımın karşısına çıkıp “Selam nabersin lan?” demek istedim. O kadar istedim ki yolu yarıladım. Ama bir an durakladım yolun ortasında. Üstüm berbattı kaarim, şimdi annesinin babasının karşısına çıkıp “ben Mec, yıllar evvelki Mec, değişmedim, geliştim, ruhum aynı, bakın gözlerime… dedemin yanında takılıyorum, yeni renkler tanıyorum, yeni şarkılar dinliyorum, tanıdınız mı beni?” diyebilir miydim… Diyemedim. Üstümü biraz daha kirletip pazara döndüm. Yaşadığım mahcubiyet çok derinmiş demek ki, hala unutamıyorum.

Kaarim bu işin tadı azalmıştı. Yeni bir şeyler bulmalıydım.

(Halil Amca işte burada sen devreye giriyorsun.)

Halil Pazarlama’nın şarkısını arakladım efendim. Hallemmi keyifle dinliyordu, Hüsünabi ağır abi modlarındaydı. Ama onun da hoşuna gidiyordu besbelli. Olaya ticari yönden mi bakıyordu acaba, bilinmez. Halil Pazarlama şarkısı güzeldi, hoştu ama özgün değildi. Evet, tek sorun buydu, özgün değildi. (Ey pazarlama blogları, biraz özgün olun yaw. Pazarlama üzerine yazdığınız kitaplar da özgün değil. Biliyorum sağdan soldan format araklayıp yazıyorsunuz. Oh, rahatladım!)

Ve Halil Amca senin de kıskanacağın meşhur bestemi o zaman yaptım. Sen hala dizi çeviriyordun tabi, nereden duyacaksın…

Hallemmi, Hüsünabi, Şen Ortaklar…
Hallemmi sakalına kurban, Allah’ına kurban, yaradana kurban seninnnn…
Çaylar ucuz…. (hatırlayamadım artık gerisini, öldükten sonra çıkacak şiir kitabımda, editör tamamlasın kafadan)

Şarkımla pazar, yerinden oynuyordu. Yıkılıyordu evet, Ayça! Kimin özgün şarkısı vardı. Hangi pazarcının sakalına şarkı yazılmıştı. Hangi üç hilal bıyıklı ağır abi, bir şarkının baş kahramanı olmuştu. “Şen ortaklar” daha bir şenlenmişti.

Halil Amca duy bunları bak. Senin şarkının miyadı dolmuştu. Artık benim pazartrack‘im çalıyordu ortamlarda. Eve geldiğimde akrabalarım, şarkıyı bir daha söylettiriyorlardı. Evet, şöhrete erken kavuşmuştum. Artık üstümün tozuna aldırmıyordum bile. Şapkamı zevkle takıyordum. Pirinç çuvallarının içi kaz tüyüyle dolmuştu sanki. Artık başka ülkelerin pazarlarına çıkıyorduk. Bir gün Kamboçya’da, diğer gün Finlandiya’da buluyordum kendimi. Global olmuştum oğlum işte, global!

Komşu tezgahlarda kıskançlıklar baş göstermişti. Kiralık katiller tutmuşlardı. Kamyonumuzu kurşun geçirmez zırhla donattık. Eskortlar eşlik eder olmuştu bize. Pazarın en önemli tezgahıydık. Belediye reisi gelip “hayırlı işler” diliyordu. Pazar yeri parasını bizzat kendi kesiyordu.

Burada işim bitmişti artık Halil Amca.

Senden aldığım ışığı tayfa tutup yeni renkler bulmuştum. Ama her şey seninle başladı görüyorsun. Pazarlama yok iken “Halil Pazarlama” vardı. Bloglar yokken “Hallemmi” vardı. Sakalı vardı. “Hüsünabi” vardı, hilal kaşları vardı. Elimi kesmiştim, kan vardı…

Kimimiz bir pazar yerinde, kimimiz klavye başında, kimimiz bir sınır nöbetinde, kimimiz evladın yanı başında, kimimiz secdede, kimimiz niyazda…

Dönüyoruz işte, geldiğimiz kucağa.

Şarkın bana emanet.
Yolun açık olsun.

Google’dan bir hizmet daha

Yazı kategorisi: Araf yazan: mecmua tarih: Şubat 13, 2006

Sevgili kaarim, içim el vermedi bak böyle dünyadan bihaber duruşuna. Sevgilimiz, aşkımız, bulgur aşımız Google’ımız bizim için her geçen gün bir yenilik çıkartıyor. Başımız dönüyor haklısın ama ne yapalım:

Ne efsunkar imişsin ah, ey didarı Google,
Esiri aşkın olduk gerçi kurtulduk esaretten…

14 Şubat aşkına, bakma bana öyle!

Sana yenilik diyorum, Google diyorum. İçinde hiç mi kondansatörler dolmaz? Hiç mi system tray’indeki ikonlar kıpraşmaz?

Sen insanların daha yeni yeni e-mail adresleri oluyorken çıkan “You have got a mail” filmine de gitmedin değil mi itiraf et. Tom Hanks için bile olsa gitseydin be…

Hiç mi heyecanlandırmıyor seni şimdi bu arama çubuğunun üçüncü versiyonunun çıkması? Ya da ne bileyim GTalk’ın, GMail içlerinden düt düt demesi…

Kaarim anlaşıldı. Sen internetten zevk almıyorsun.

Ama “Dantel” diye arattırdığında çıkan arama sonuçlarının arasından sana “Mec: slm nbr pls ltf tşk 10x?” dediğimde sakın ola şaşırmayasın.

Çünkü artık GTalk her yerde çalışacak. Arama kutusuna yazdığın her kelime bir kullanıcı olacak, listene eklenecek. Her arama sonucundan tıklayarak geçtiğin her sitede karşına yeni insanlar çıkacak o siteyi gezen. Milyonlarca arkadaşın olacak düşünsene!

Dostum artık kurtuluşun yok. Bu örütbağ, merserize bir çorap ördü başına.
Dua et de bir milyonluk çoraplardan olsun. İki günde delinir belki; hürriyet aşkının esiri olmaktan kurtulursun o vakit.

Âsım’ın nesli gerilerde kaldı diyorsun.
Google nesliyim ben diyorsun.
Peki kendini şanslı hissediyor musun?

Aman kalabalık yerdesin

Yazı kategorisi: Potansiyel Enerji yazan: mecmua tarih: Şubat 13, 2006

Bilir misin orada olmak ile burada durmak arasında pek bir fark yoktur. Mesela sen çayını almışsındır eline, içine bir damla “ihlas” damlatmışsındır, winamp’ına “dereler buz bağladı” takmışsındır, açmışsındır gıcır gıcır firefox’u (güvenli ya!), blog alemlerine dalmışsındır. “.org” uzantılı domain’lerden zıplaya zıplaya gelmişsindir fakirhaneme. Sefa gelmişsindir. Ne getirmişsindir? Mesela bana aşure yapmış mısındır? Bak ben aşure aşure diye Hz. Hüseyin misali inlerken, sen keyifle aşure içindeki fındıkları seçmişsindir. Ben bunu sana yakıştırdım mı? Hayır. Dört aylık kaari-muharrir samimiyetini baltalamaktır bu a kaarim. Ama diyorum ki afiyet olsun, şifa da olsun. Her bir şey olsun, hep birlikte olsun. “Deniz dalgasız olmaz ah gurban, güzel sevdasız olmaz” derken türküler, “Hüseyin’im kan içinde aman” derken Aşık Mahzuni… Hep beraber olsun evet, yediğimiz aşureler. Bugün iş yerinde aşure çıktı biliyor musun hem. Öyle sentetikti ki! (Bu laf Şofer’den.) Sanki bak kaarim, böyle malzemeleri derby yapıştırıcı ile tutundurmuşlar. Ama olmaz ki öyle. Ben daha normalini yemedim ki. Alacağınız olsun. Asansöre vurduk kendimizi kaarim. Kapıcı abimiz ile asansörü beklerken, bir kırmızı elbiseli aşure ev insanı elinde tepsi ile önümüzden geçti. Üç tas aşure vardı biliyor musun. Sentetik görünmüyorlardı. Bayan sanki “aranızda aşure sevmeyen var mı?” diye bağıracaktı da ben zıplayıp “yok valla” diye bir tanesini alacaktım. Yok, bize değilmiş o tabaklar. Önümüzden Murat Hüdavendigar hışmıyla geçti de bizim asansörün geldiğini farketmemiz gecikti. Asansörde Şofer ile aşure bahsi açtık. Kapıcı bizi uğurlarken, aşure hakkınız aşağıda mahfuz diyordu. Biz sessiz bir “oley!!” patlatarak kapıyı açıyor ve yüzü gülenlerden olduğumuz için şükrediyorduk.

Kaarim, sen aşureni yedin sıra bizde. Zil çaldı bak duydun mu? Bu gelen küçük çocuk, bu küçük aşure insanı işte kardeşliğin, Nuh’un, Tufan’ın, incirin, zeytinin, İkindi’nin kokusunu getirdi bize. Sana ikram ederdim ama artık çok geç.

Sen bu satırları o aşureyi yemeden yazabilir miydim sanıyorsun? Muharrirlik zor iş kaarim. Ama kaari-muharrir münasebetinde olur böyle şeyler. Bir gün biri, ertesi gün diğeri yer. Sen şimdi mesela çayına kattığın “ihlas”ınla bana yurt günlerindeki abilerin şifreli anlatılarını hatırlatıyor olabilirsin. Ama ben kapıcı abimin ihsan ettiği aşure ile dünyaya daha bir farklı bakıyorum artık.

Sen benim blog yazdığımı mı zannediyorsun? Ah kaarim, beni wordpress.com tenhalarında çekirdek çitleyen bir şaşkın mı sanırsın? Bilmiyorum ama yanlış şeyler bak bunlar. Şurada dört aydır ateşler içide çizikler atıyorum defterime. Başım ağrıdı seni çağırdım, üzerimden battaniye düştü sana seslendim. Sinirlendim sana anlattım, sevindim seninle olsun dedim.

Ve işte pek fark yoktur diyorum ben orada olmak ile burada olmak arasında. Sen şimdi çayını tazelemeye gittiğinde ben belki kendi çayımı yapmaya kalkacağım. Sen benim penceremi kapattığında ben senin pencereni açacağım. Bu sessizlik, bu anlaşma, bu bakışlar bize adı olmayan bir samimiyeti tesis edecek. Bu saçma düşüncelere nerden mi kapıldım? Geçen bir gazetenin kitap ekinin arkasında iki meşhur yazarın müstear versiyonlarının yazılarına denk geldim. Orada benzer bir geyiği dövüyorlardı. Ben de buradan çapım ölçüsünde çanak tutayım dedim.

Ama bak kaarim, şu aşure olayını unutmadım. Onu da söyliyeyim.

Cudi Dağı’na gidiş-dönüş biletim var.
Gelir misin?

Baş ağrısı

Yazı kategorisi: Gündelik yazan: mecmua tarih: Şubat 12, 2006

Uzun zamandır uğramamıştı. Uğradığında hoş geldin ettim, sukunet ile karşıladım. İçeri, içime buyur ettim. Zihnime yayıl dedim; hatıralarıma, unuttuklarıma, unutmayacaklarıma, sevdiklerime, elimi uzattıklarıma, sırtımı döndüklerime… Doğ, sancılan, yık, un ufak et; yandır bu cismi.

Sonra uyandır, inşa et, imar et.
Ey ağrım, başımın ağrısı, başımın belası… Beni adam et!

Kendini adam sananları da adam et.

“AKP hükümetine rağmen Türkiye’nin ihracatı son 3 yılda ciddi bir artış göstererek ikiye katlanmıştır.” (*)

Bu cümlenin kendi içinde taşıdığı çelişkiyi farkedemeyeceğimi sanarak benimle oyun oynayan kalemşörü de mesela.

“Terbiyesizlik yapma artistlik yapma lan?” (*)

Başbakan’a küfretmenin, onu hayvan(lar alemi) şeklinde figürleştirmenin serbest olmasını savunurken; onun “lan” deme özgürlüğünü elinden almamız nedendir mesela ey baş ağrım! Gel Başbakan’ım sen de bir wordpress.com al, ben bol bol diyorum “lan, man”; bir şeycikler olmuyor. Ne çiftçi kılığındaki tahrikçiler, ne Danimarka var burada.

Olayların karışık olduğu zamanlara mı geldik kaarim ne? İleride torunlarına anlatırsın bak. “Olayların tam böyle karışık zamanı.” Biz bağdaş kurmuş, “blog okumaları”ndayız arkadaşlarla. WordPress’çiler bir tarafta, blogspot’çular öbür yanda. Acemiblogcu arayı bulmaya çalışıyor.

Başımda bir ağrı.
Beni duvarlara vuruyor.

Yürüt be Danıştay!

Yazı kategorisi: Gündelik yazan: mecmua tarih: Şubat 8, 2006

Ben bugün hurriyet.com.tr adresindeki siteye bakınca anladım ki artık yürütme erki, Danıştay binasındaki yaşlı amcaların inhisarı altına girmiş.

Yürüt be Danıştay! Kim tutar seni?

Bir adres danışacaktım ama neyse ben Başbakan’a sorarım, o boş gibi duruyor; siz keyfinize bakın.

Sonraki Sayfa »