atlastan cepkenli yiğit mecmua


Pazar, Gemiler, Seminer

Yazı kategorisi: Blog Teorileri, Gündelik, Potansiyel Enerji yazan: mecmua tarih: Şubat 6, 2006

Soğuktu.

Şehirden bahsediyorum. Sabah gayet soğuktu. Otobüs durağına ilk gelen bendim. Aklım evvel ya, hareket saatlerine bakıp geldim. En mantıksız ben geldim. Erken olan otobüse yetişirim ümidiyle apar topar çıkmıştım zaten. Bekledim, bekledim. Yeni insanlar katıldı bu bekleyişime. Hatta birisi bana kaç dakikadır beklediğimi sordu. Ben de “15-20 dakikadır” diye mutat bir cevap vermek yerine hareket saatlerine baktığımı, x ve y zamanlarında otobüs olduğunu, pazar olduğu için aralarının seyrek olduğunu ve maalesef x zamanındaki otobüsü kaçırdığımı peş peşe ifade ettim. Vatandaşın bakışları değişmişti. Sonra gitti bakkaldan su aldı. Ben de peşinden gidip kalem pil aldım. Kalem piller çok adi idi. Abi dedim bunların içi boş gibi duruyor. Yok dedi bunlar en iyisi. Hıı dedim, bilmiyordum. Soğuktu şehir.

Otobüsün gelmesine çok az bir zaman kala içime kurtlar vadisi düştü. Acaba telefonu almış mıydım? Bakmaya çekindim. Ya almamışsam. Bunu nasıl telafi ederim. Hele bu vakitten sonra. Yaktım gemileri. Çantamı yokladım. Yoktu. Dünya ile iletişimim yoktu. Oysa Şofer ile buluşacaktım. Telefon lazımdı, iletişim lazımdı. Durağa gözüm yaşlı veda ettim. Az önce su alan vatandaşa da baktım bir kez. Hocam dedim ben kaybettim. Sen kazananlardan ol inşallah. Eve gittim, bir hışımla iletişim zırhımı giyindim. Döndüğümde artık farklı bir ulaşım güzergahı ve aracı tercih etmem gerektiğini anlamıştım. Minibüse bindim, müsait bir yerde indim. O müsait yerde Kadıköy otobüsü kaçırdım, yenisini bekledim. Gelmeyince Kadıköy’e gittiğine emin olduğum döşemeleri yeni bir minibüsü tercih ettim. Bağlarbaşı dönüşüne kadar bana boş yer çıkmadı. Orada boşalan bir koltuğa küstüğüm için oturmadım.

Kadıköy’e her zamanki gibi ışıkların kırmızısında indim. Boğazı özlemişim. Çaktırmadan kestim. Farkedince devam ettim iskeleye. Ama yok. Daha öncesinde akbil doldurdum. Doldurduğum akbili vapura verdim. Kalabalıkla beraber kapıların açılmasını beklemeye başladım. Elimdeki akbil makbuzunu yırtıp bir çöp kutusuna atmaya çalıştım. Olmadı pek ama.

Sonra kapılar açıldı. Bir büyük kalabalık, aceleyle vapura varmaya çalışıyordu. Aralardan bir akıllı kardeşimiz “gemi gaçıyo ya adamlar saldırıyo… gemi gaçma dur… geliyoz gaçma” şeklinde nidâlar savurdu. Bu kardeşimiz aslında kaçmadığını ama insanların onun kaçtığını zannederek acele ettiklerini idrak etmişti ve bir gerçeği haykırmak istiyordu ironi ile. Vatandaşlık görevini yapıyordu. Benim bu sırada tavadanki can yeleklerini düşünmem çok doğaldı. Acaba kafasına iki üç tane can yeleği geçirerek bu vatandaşlık görevine şilt takdim etmiş sayılır mıydım toplum nezdinde? Hem tavandaki can yelekleri bu neviden vatandaşlık görevleri için değil miydi?

Gemide bir kalorifer yanına oturdum. Nasibime bak ki deniz tarafı geldi. Yani şehir gürültüsünü, Üsküdar’ı, Kız Kulesi’ni veya önüne yapılmış alt geçit inşaatını veya Karaköy’ün kara yüzünü görmezden gelecektim. Denize… evet, kara insanı olarak denize bakacaktım. O özlediğim, o ışıl ışıl… bir peri gibi süzülen denize. Ufka baktım. Ufuk çizgisine takıldı gözlerim. Bir sürü düşünce doldu zihnime. Kuş sürülerinin aynı yerde kümelenmesi gibi bu sefer gelip kafamda kümelenmişlerdi. Ne vardı o çizgide? Ağlatan bir şey mi? Yaşatan bir şey mi? Oraya giderken bir duvar çıkar mıydı karşıma Truman Show’daki gibi? Yolun sonu görünüyor mu görünmüyor mu? Ya dua? Duanın gücü… Çay söyledim iki adet. Aynı anda değil elbette, biri bitince diğeri. İkisi de iyi çaydı hakikaten. İyi yetiştirmişler, pırlanta gibi. Birini diğerinden ayırmazsın. Adama ilkinde şekerleri iade ettim, ikincisinde de iade ettim. Yazmıyorlar abi belleğe. Çayımı yudumlarken zihnimde uçuşan düşünceler seyrelmeye başladı. Çay tadı zehirliyordu beni. Günün ilk çayıydı. Sabah mideye indirdiğim Çizmeci Time gofretlerinden sonra aldığım ikinci öğündü. Ve akşama kadar aç kalış öykümün başlangıcıydı bu.

İstanbul doldum denize bakarak. Ve karşıma ihtiyar bir dedenin sönük bakışları gibi Topkapı Sarayı durdu. Öksürüyordu. Soğuktu dedim ya. Ben zamanımın en muhteşemiydim der gibi. Az mağrur, az kırgın, az aksak, az mazlum… Tadın yok be Adalet Kulesi! Sanki acılı şarkılar söylüyorsun. Sanki birileri tepende Müslüm Gürses çalıyor da sen jilet atıyorsun taş olmuş gövdene. Entropiyi düşündüm sonra. Her şeyin bozunduğunu. Bu şehrin de asla eski Istanbul olmayacağını… Benim asla eski Mec olmayacağımı… Asr-ı saadetin değil ışığını, gölgesini yakalamak için koşmak gerektiğini… Kıyamete, bizden önce tüm yaşayanlardan daha yakın olduğumuzu… Olukların çift olduğunu… Birinden kir akarken diğerinden nurun akmadığını… ama damladığını…

Tüm bunlara geminin iskeleye kondurduğu öpücükle ara vermiş oldum.

Sirkeci tramvay durağına geçtim. Ne güzel görünüyordu İstanbul. Özlemişim lan! Duraktaki reklamlara baktım, karşıdaki dükkanlara baktım. Sirkeci Garı’na baktım, baktım boş boş. Gelen tramvaya binip ilk gördüğüm boş yere oturdum. Kısa bir seyahatle Sultanahmet denen yerde karaya indim. Hey Allah’ım gene turistler… Abi gez gez bitmedi mi şu İstanbul? Bari dolar getirseniz gelirken. Eve saklıyorsunuz dolarları, getirmiyorsunuz bize. Biz de bacasız sanayi diye atıp tutuyoruz sonra. Sonra Erkan Mumcu ikidir, Turizm Bakanlığı tecrübesinden Başbakanlık’a geçilebileceğini zannediyor. Hep sizsiniz be bunların sebebi. Ekonomimizin dengesini bozdunuz be. Sizi yolunacak kaz olarak gören, bıyıklarını bileyen tüccarlarımız var bizim. Gora filminde ne de güzel anlatmış Cem Yılmaz beyefendi bunu.

Eksi bilmem kaç derece su ile ağza, burna su vermesi sorun olmadı da. Gerisini soğuk ile aramızdaki pazarlığa bıraktım.

Küçük Ayasofya’ya geçtim. Ama ilk görüşte camiyi tanıyamadım. “Çevreye geçici rahatsızlık” moduna girmiş meğersem. Caminin üstüne devasa bir kafes geçirmişler. Allah ile değil ama semâ ile irtibatı kesilmiş. Hele avlusu tanınmaz haldeydi. Kuşlar öten, çiçekler açan o güzelim yer şimdi terkedilmiş bir şehrin kalıntıları gibi duruyordu. Ama ilginçtir, hücre kapısı hala aynı yerinde duruyordu. Demek ki demirbaş bir şey orada.

Cami duman olduğu için mescit işlevini görecek bir bölüm yapılmış önüne. Girdiğimde üç beş amca elektrikli ocak önünde ısınmakla meşguldü. Bir yanda da genç imam, ezanı okumaya hazırlanıyordu. Başlar gibi oldu ama açmamış mikrofonu. Sonra açtı ve gürledi. Güzel okudu yiğidim. Ezanın bitimiyle yanımdaki amcanın salavat getirmesi cemaati fişekledi. İnsanlar sobaları bırakıp kıbleye dönmüşlerdi.

Sünnet bittiğinde yanımdaki amcaya kameti kim getiriyor dedim. Aslında amca ne demek istediğimi anlamıştı. Ondan kamet eyleme hakkını bana vermesini istemiştim. O da olur yavrum mealinde bir şeyler söyledi. Oki dedim amca, akşam blogdasın. Teşekkürlerimi oradan iletirim sana. Çıkışta blog adreslerimizi paylaştık. Ne olacak bu Bildirgeç’in hali? Hafif de çok hafifledi be? Ya Nahnu, gene kapatmış? Ooo amca yavaş dedim ya. Çözülür hepsi. Hele ben bir eve gideyim. Çözerim hepsini senin için. Bloglar bir hafifler, bir ağırlaşır zaten dedim. Bir de “Aç Kapa Artema” felsefesi vardır dedim. Açılıp kapanmayan blogun blogluğu sahih değildir. Amca ikna olur gibi oldu. Dedim, blog işi samimiyet işidir. Ama dedi ki pazarlamacılar, pazarlama blogu açıp aslında kendilerini pazarlıyorlar. Ben pek güvenemiyorum yazdıklarına. Yapmacık geliyor filan. Olur mu amca dedim, adamlar samimi olarak mesleklerini yapıyorlar. Blog yazarken de samimi oluyorlar. Acaipten takılacaklar ki alıcıları olsun. Bir de Ferruh dedi, Ferruh artık ağzını bozmayacakmış. İyi yapmış dedim. He evet dedi, yanda namaz vakitleri yazarken solda küfür görmek hiç hoş değildi zaten dedi. Amca dedim, şimdi bana müsade, benim bloga bakarsın. Kaarim olursan çekilişe katılırsın. Hyundai Getz vereceğim yakında bir talihli kaarime. Diğerine de börek açacağım. Ama şimdi bir seminer var yetişmem gereken. Amca görüşürüz, yaz bana…

Seminere geçtim. Metin Karabaşoğlu konuşuyordu. Konuşmada düşünce sistemlerinin adı geçiyordu. Ama salonda ses sistemi yoktu.

Sıcaktı.