Rüyamda İstanbul’u görüyorum; gözlerim tabi ki kapalı!
Newton fiziği, Quantum fiziği… Paradigmalar, Modernizm, post-modernizm, agnostikler, nihilizm… ve nihayet kalvinizm. Beynim izm’lerle, ideolocya örgüsüyle sarmaşıklaşmaya başlamıştı.
Seminerin ilk bölümlerinde İslami kavramlardan çok Batılı düşünce sistemlerinin kavramlarına, o düzlemdeki olgulara hapsolduğumuzu farkettim. Acaba dedim, bunun hikmeti nedir?
Metin Hoca ilerleyen kısımda aslında içimde oluşmuş bu soruya da cevap verdi. Kabaca özetlersem, önderlik yapanların çağın gerisinde kaldığını söyledi. Bu geride kalmışlık, bu câri sistemlere kulak tıkama, yaşanan ile bağı koparma hâli… “daha az zekalı” müslümanları artırıyor, çoğunluk haline getiriyor dedi. Şimdi bir üniversite öğrencisi düşündük. Okuluna gidiyor, felsefe öğreniyor, fizik öğreniyor, metafizik öğreniyor. Bilimin kendisine iman etmekten başka tercih sunmadığını öne süren gevezelikler dinliyor. Sonra geliyor hocam diyor hocam… Rasyonalizm ne ola ki? Nihilizm de ne? Hocam, imanım tehlike altında. Hocam meded! Ama hoca “hönk!” diyor. Bu modern çağda yaşayan tavşanın dillerinden dökülen kavramlara fersahlarca uzakta yaşıyor çünkü. Çünkü mana aleminde Newton yok, “e eşittir em ce kare”, foton yok, Niçe yok… Talebemiz yeise kapılıyor. Gözünde her şeyden yüce dediği inancının bu modern kavram menemenine alternatif bir yemek sunamayacağını düşünmeye başlıyor. Direnci kırılıyor. Düşünce sistemini yahut “yaşama biçimi”ni “modernite”nin “paradigma”larına teslim ediyor.
Evet tez aşağı yukarı bu şekilde. Ya da ben mahdud idrakimle bunu anladım.
Artık varlığını kanıksadığımız “daha az zekalı müslümanlar”ın oluşma/çoğalma sebebini güncel ilmî cereyanlardan uzak kalan ulemaya bağlıyordu Metin Hoca. Ben buna kısmen katıldığımı farkettim.
İlimle hem hâl olmanın zekamızı açacağı garanti idi. Yalnız Rasim Özdenören’in “Kafa Karıştıran Kelimeler”inde dediğine daha çok katıldığımı söyleyebilirim.
Oradaki tez de, Batı’dan kavram ithal edilerek İslami meselelerinin izah edilemeyeceği yönünde idi. Bunun neticesi baştan yenik düşmekti. Onların taarruz sahasına girmekti. İslam’ın; tartışılan diğer ithal düşünce sistemlerine mahkum kalmadan kendi düşünce sistemini ilerletmeye, kendi terminolojisini oluşturmaya muktedir olduğu aşikardı. Gücünü “vahiy”den alan bir dinin; malzemesini Batı’nın değerlerinden alarak bir müdafa kalkanı oluşturması hakikaten anlaşılır şey değil.
Geri kalan kısımlarda “kişisel gelişim kült-ür”üne verilen ayarlar söz konusu oldu. Duymak istediğim şeylerdi. Demek ki benim rahatsızlığım da boşuna değilmiş. Sonra da “hizmet”e bir takım soru-cevaplı ayarlar geldi.
Seminer sırasında içeriye giren bir çift benim için günün sürprizi oldu. Bu arkadaş üç dört ay önce evlendirdiğimiz canım Kuş’tan başkası değildi. Hey be kuş! Uçarak mı geldin bulunduğum ortama, nedir olayın? Gidip içimden delice şakalar yapmak geldi. Arkadan gözlerini kapatmak veya beline silah doğrultmuş gibi yapıp sessizce dediklerimi yapmasını sağlamak. Ama olmaz dedim şimdi seminerin ortasında. Zaten nefes alsam duyuyor Metin Hoca.
Verilen arada boynuna sarıldım. Kuş’uuuummm! Hangi rüzgara kapıldın da geldin? Hizmet’i sattın da mı geldin? “Bi gelelim” demişler ailecek. İkisi de ne güzel gülüyor. Kuş hep gülerdi zaten. Hey mübarek. E dostum dedim, benim bir fotoğrafı al o zaman Metin Hocamla. Ben kırk yıllık talebesiyim neredeyse, samimiyetim ondandır.
Metin Hocam sempatik, mütevazi, şirin… Kuş aynı eskisi gibi, gülümsüyor, takılıyor, hayat dağıtıyor. Ben el sallıyorum ikisine de. İskeleye koşuyorum.
Tramvayda ayaktayım, camlara yağmur damlaları serpiliyor. İstanbul’a gene rahmet dökülüyor. Vapura yetişiyorum, Şofer arıyor. Dur olm bekle, hayat akıyor işte, vapurlar filan, yağıyor yağmur, geliyorum, olm bekle… Bir kalorifer yanında hayaller üşüşüyor gene. Kafamı cama dayıyorum ve yine damlaları sayıyorum coşkuyla. Sen İstanbul’sun işte… Sen. Sen busun bak, bak bu yağmur gibi berraksın, bu hengame kadar canlısın, şu şarkısını yeni değiştirmiş deniz kadar assolistsin. Sen İstanbul’sun. Şarkına kulak veriyorum, yaylıların, vurmalıların… hepsi ahenkle çalıyor İstanbul. İşte bu yağmurunun altında durmayı özlemişim ben. Bir çocukluk zamanı, Üsküdar kıyısında Beşiktaş’a gitmeye çalışan insanları özlemişim. İlk yediğim sosislinin içine koyduğun ıslak iksiri özlemişim. İstanbul, yağmurunu, boğazıma dolan yağmurunu… Başıma vurup da beni hastalandırma diye babamdan aldığım kalpağı özlemişim. Üzerimde tek gömleğimle sırılsıklam sana yürüyüşümü özlemişim. Mihrimah’tan sana bakışımı, Valide Sultan’da buz gibi sabah namazını özlemişim. Nuruosmaniye’de bir otobüsün arka koltuğunda uykuya dalışımı… Uyandığımda göz kapaklarıma vurduğun hançeri… İstanbul… Senin İstanbul oluşunu özlemişim. Beni hiç bırakma e mi? Ben seni atsam da, satsam da sen beni taşı bohçanda. Kimleri sakladın sen İstanbul… Bana mı yerin yok?
Soluğum tükeniyor işte, yosun tuttu hayaller hemen. Kadıköy’e inen, büfenin önündeki arabaya yanaşıyorum. İçeri girip kapıyı kapatıyorum. Şarkı bitiyor, orkestra dağılıyor; bu gurup da kalıcı olmadı yazıyor gazetelerde. Bir abi, sandalyeleri topluyor. Bu kadar mıydı?
Ama günün cümlesi Metin Hocamdan geliyor… Yani Medine’sini yitiren, New York’a teslim oluyor…
Yani “âlem yalan, İstanbul rüya” oluyor.