Aman kalabalık yerdesin
Bilir misin orada olmak ile burada durmak arasında pek bir fark yoktur. Mesela sen çayını almışsındır eline, içine bir damla “ihlas” damlatmışsındır, winamp’ına “dereler buz bağladı” takmışsındır, açmışsındır gıcır gıcır firefox’u (güvenli ya!), blog alemlerine dalmışsındır. “.org” uzantılı domain’lerden zıplaya zıplaya gelmişsindir fakirhaneme. Sefa gelmişsindir. Ne getirmişsindir? Mesela bana aşure yapmış mısındır? Bak ben aşure aşure diye Hz. Hüseyin misali inlerken, sen keyifle aşure içindeki fındıkları seçmişsindir. Ben bunu sana yakıştırdım mı? Hayır. Dört aylık kaari-muharrir samimiyetini baltalamaktır bu a kaarim. Ama diyorum ki afiyet olsun, şifa da olsun. Her bir şey olsun, hep birlikte olsun. “Deniz dalgasız olmaz ah gurban, güzel sevdasız olmaz” derken türküler, “Hüseyin’im kan içinde aman” derken Aşık Mahzuni… Hep beraber olsun evet, yediğimiz aşureler. Bugün iş yerinde aşure çıktı biliyor musun hem. Öyle sentetikti ki! (Bu laf Şofer’den.) Sanki bak kaarim, böyle malzemeleri derby yapıştırıcı ile tutundurmuşlar. Ama olmaz ki öyle. Ben daha normalini yemedim ki. Alacağınız olsun. Asansöre vurduk kendimizi kaarim. Kapıcı abimiz ile asansörü beklerken, bir kırmızı elbiseli aşure ev insanı elinde tepsi ile önümüzden geçti. Üç tas aşure vardı biliyor musun. Sentetik görünmüyorlardı. Bayan sanki “aranızda aşure sevmeyen var mı?” diye bağıracaktı da ben zıplayıp “yok valla” diye bir tanesini alacaktım. Yok, bize değilmiş o tabaklar. Önümüzden Murat Hüdavendigar hışmıyla geçti de bizim asansörün geldiğini farketmemiz gecikti. Asansörde Şofer ile aşure bahsi açtık. Kapıcı bizi uğurlarken, aşure hakkınız aşağıda mahfuz diyordu. Biz sessiz bir “oley!!” patlatarak kapıyı açıyor ve yüzü gülenlerden olduğumuz için şükrediyorduk.
Kaarim, sen aşureni yedin sıra bizde. Zil çaldı bak duydun mu? Bu gelen küçük çocuk, bu küçük aşure insanı işte kardeşliğin, Nuh’un, Tufan’ın, incirin, zeytinin, İkindi’nin kokusunu getirdi bize. Sana ikram ederdim ama artık çok geç.
Sen bu satırları o aşureyi yemeden yazabilir miydim sanıyorsun? Muharrirlik zor iş kaarim. Ama kaari-muharrir münasebetinde olur böyle şeyler. Bir gün biri, ertesi gün diğeri yer. Sen şimdi mesela çayına kattığın “ihlas”ınla bana yurt günlerindeki abilerin şifreli anlatılarını hatırlatıyor olabilirsin. Ama ben kapıcı abimin ihsan ettiği aşure ile dünyaya daha bir farklı bakıyorum artık.
Sen benim blog yazdığımı mı zannediyorsun? Ah kaarim, beni wordpress.com tenhalarında çekirdek çitleyen bir şaşkın mı sanırsın? Bilmiyorum ama yanlış şeyler bak bunlar. Şurada dört aydır ateşler içide çizikler atıyorum defterime. Başım ağrıdı seni çağırdım, üzerimden battaniye düştü sana seslendim. Sinirlendim sana anlattım, sevindim seninle olsun dedim.
Ve işte pek fark yoktur diyorum ben orada olmak ile burada olmak arasında. Sen şimdi çayını tazelemeye gittiğinde ben belki kendi çayımı yapmaya kalkacağım. Sen benim penceremi kapattığında ben senin pencereni açacağım. Bu sessizlik, bu anlaşma, bu bakışlar bize adı olmayan bir samimiyeti tesis edecek. Bu saçma düşüncelere nerden mi kapıldım? Geçen bir gazetenin kitap ekinin arkasında iki meşhur yazarın müstear versiyonlarının yazılarına denk geldim. Orada benzer bir geyiği dövüyorlardı. Ben de buradan çapım ölçüsünde çanak tutayım dedim.
Ama bak kaarim, şu aşure olayını unutmadım. Onu da söyliyeyim.
Cudi Dağı’na gidiş-dönüş biletim var.
Gelir misin?