atlastan cepkenli yiğit mecmua


Halil Pazarlama

Yazı kategorisi: Gündelik, Potansiyel Enerji yazan: mecmua tarih: Şubat 14, 2006

“SANATÇILARIMIZDAN OKTAY SÖZBİR’İ KAYBETTİK”

Kim Oktay Sözbir? Seni hemen aşağıdaki fotoğrafa davet ediyorum. Hatırlayacaksın:

Halil Pazarlama
Halil Pazarlama
Kapınızda…

Kapımızda.
Ölüm her an kapımızda.

Halil Amca, sen kapı kapı dolaşıp rızkını ararken henüz pazarlama blogları yoktu. Bu kadar “bilim”den saymıyorlardı belki. Sen kendi adını marka yapmıştın ve gözlüklü/kel marka teorisyenleri bunu tartışmıyorlardı.

Halil Amca, bastonun vardı. Devamlı damadına çakıyordun bir iki. Bak bu yanlıştı. En çok buna kızardım. Ama kızını da çok severdin var ya. Hele torunlarını…

Halil Amca, biliyor musun dedemin ismi de Halil benim.

Halil Amca, daha da önemlisi, dedemin işi de o dönemde pazarcılıktı.

Sen bilmezsin tabi. Dizi çevirmeye benzemez bu iş. Harbiden pazarcıydı dedem. Önlüğü vardı mesela lacivert renkli. İki cebi vardı, birinde demirler, diğerinde kağıtlar. Pirinç çuvallarının üzerinde dinlenirdi. Çok yorulurdu, dede sonuçta.

Torunlar ise yorulmazdı Halil Amca. Saat 3 dedi mi bir yırtıcı zil. Sayım var, kamyonun önünde hizaya dizil. Pazara gidiyoruz tek yekun içinde. O yaz hayatımın en değişik yazıydı Halil Amca. Hani sana kibarlıktan Halil Amca diyoruz ya; herkes o kadar kibar değildi işte. Hallemmi derlerdi dedeme. Hallemmi, Halil Amca’nın lokal versiyonu idi. Ama ben bunu da diyemiyordum. Dedeme “dede” demek zorundaydım. Hallemmi demek için neler vermezdim.

Hallemmi, pazar işine eniştesi Hüseyin ile girmişti. Ona da abi diyordu çevremdekiler. Birleşince kısa yoldan Hüsünabi oluyordu, desktop’a simgeleri konuyordu.

Hüsünabi “kurtçu” idi, Hallemmi “selametçi”. Hüsünabi’nin bıyıkları kaşları ile beraber üç hilal şeklini alıyordu. Yüzüne bakınca İstiklal Marşı söyleyeceğiniz geliyordu. O denli Ergenekon insanı idi. Hallemmi ise bir başka alem tabi. Simsiyah sakallarından naiflik akıyordu. Erbakan derdi, başka bir şey demezdi. Erbakan-Türkeş koalisyonu idi adeta bizim tezgahımız. Bir gün bozulacaktı elbet bu koalisyon, ama daha çok vardı. O yaz, hayatımın en değişik yazıydı.

Kamyonun arkasına biniyorduk; pencere yok. Şeker ve pirinç çuvalları, İstikbal’in yıllar sonra Flaret diye satacağı yatakları aratmıyordu. Kasalar, duvara mıhlı kasalar vardı mesela. Zeytin tenekeleri… Makarnalar, çaylar, kuru bakliyat.

Benim bir şapkam vardı, bebeyim ya, belli edeceğim. Bir gün elimi sattığımız jiletlerden birisi kesti, çok ağladım kaarim. Dayımın hatası idi. Onun canı acımadı hiç.

Pazarda bize tahsis edilmiş yere kamyonu park edip ufacık bir uykuya esir olurduk. Günün ilk ışıkları, çadırın üstüne düşecek şekilde ayarlanırdı vakit. Zikkeler vardı, duydun mu böyle bir şey? Ben çakamazdım onları, bebeyim daha. Çadırımız heybetli idi. Daha ilk ışıklar düşmeden, ilk müşteriler düşerdi üzerimize. Sabahleyin deterjanı bitenler olurdu mesela. Mesela, hazır kimse yokken uzunca pazarlık yapmaya kalkanlar. Pazar yeriydi burası… pazarlıktan doğalı yoktu.

Halil Amca sen de dinle. Kaarime anlatıyorum ama senin de dinlemeni istiyorum. Bu hikayede sen de varsın çünkü.

Pazar yerinde akşam telaşı bir başka oluyordu. Son müşteriler evlerine yollanırken, bir yandan zikkeler sökülüyor, çadır iniyor, kasalar toplanıyor, kamyonların kontaklar çevriliyor… bir curcuna oluyordu her tarafta. Ve geyik, elbette geyik. Manasız, faydasız üç beş laf. Gün ellerimde batıyordu. Yine çuvallara yaslıyordum başımı, yine düşlere dalıyordum. Yatağımın, yastığımın, yorganımın ne olduğunu hissetmiyordum bile. Gözümü kapattığımda var olan yeni bir dünya, bu dünyanın rengini unutturuyordu. Yeni renkler buluyordum kendime çünkü, yeni şarkılar dinliyordum.

Üç kasabanın pazarına gidiyorduk. Bu kasabalardan birisi benim çocukluğumun geçtiği yerdi. İlk okul arkadaşlarım vardı belki sokaklarında… Görseler acaba, tanırlar mıydı beni bir anda? Ben onları tanıyordum ama. Mesela şu Zeliha, babası bakkaldı. Şu evet şu Nuh… Bir gün en yakın arkadaşımın karşısına çıkıp “Selam nabersin lan?” demek istedim. O kadar istedim ki yolu yarıladım. Ama bir an durakladım yolun ortasında. Üstüm berbattı kaarim, şimdi annesinin babasının karşısına çıkıp “ben Mec, yıllar evvelki Mec, değişmedim, geliştim, ruhum aynı, bakın gözlerime… dedemin yanında takılıyorum, yeni renkler tanıyorum, yeni şarkılar dinliyorum, tanıdınız mı beni?” diyebilir miydim… Diyemedim. Üstümü biraz daha kirletip pazara döndüm. Yaşadığım mahcubiyet çok derinmiş demek ki, hala unutamıyorum.

Kaarim bu işin tadı azalmıştı. Yeni bir şeyler bulmalıydım.

(Halil Amca işte burada sen devreye giriyorsun.)

Halil Pazarlama’nın şarkısını arakladım efendim. Hallemmi keyifle dinliyordu, Hüsünabi ağır abi modlarındaydı. Ama onun da hoşuna gidiyordu besbelli. Olaya ticari yönden mi bakıyordu acaba, bilinmez. Halil Pazarlama şarkısı güzeldi, hoştu ama özgün değildi. Evet, tek sorun buydu, özgün değildi. (Ey pazarlama blogları, biraz özgün olun yaw. Pazarlama üzerine yazdığınız kitaplar da özgün değil. Biliyorum sağdan soldan format araklayıp yazıyorsunuz. Oh, rahatladım!)

Ve Halil Amca senin de kıskanacağın meşhur bestemi o zaman yaptım. Sen hala dizi çeviriyordun tabi, nereden duyacaksın…

Hallemmi, Hüsünabi, Şen Ortaklar…
Hallemmi sakalına kurban, Allah’ına kurban, yaradana kurban seninnnn…
Çaylar ucuz…. (hatırlayamadım artık gerisini, öldükten sonra çıkacak şiir kitabımda, editör tamamlasın kafadan)

Şarkımla pazar, yerinden oynuyordu. Yıkılıyordu evet, Ayça! Kimin özgün şarkısı vardı. Hangi pazarcının sakalına şarkı yazılmıştı. Hangi üç hilal bıyıklı ağır abi, bir şarkının baş kahramanı olmuştu. “Şen ortaklar” daha bir şenlenmişti.

Halil Amca duy bunları bak. Senin şarkının miyadı dolmuştu. Artık benim pazartrack‘im çalıyordu ortamlarda. Eve geldiğimde akrabalarım, şarkıyı bir daha söylettiriyorlardı. Evet, şöhrete erken kavuşmuştum. Artık üstümün tozuna aldırmıyordum bile. Şapkamı zevkle takıyordum. Pirinç çuvallarının içi kaz tüyüyle dolmuştu sanki. Artık başka ülkelerin pazarlarına çıkıyorduk. Bir gün Kamboçya’da, diğer gün Finlandiya’da buluyordum kendimi. Global olmuştum oğlum işte, global!

Komşu tezgahlarda kıskançlıklar baş göstermişti. Kiralık katiller tutmuşlardı. Kamyonumuzu kurşun geçirmez zırhla donattık. Eskortlar eşlik eder olmuştu bize. Pazarın en önemli tezgahıydık. Belediye reisi gelip “hayırlı işler” diliyordu. Pazar yeri parasını bizzat kendi kesiyordu.

Burada işim bitmişti artık Halil Amca.

Senden aldığım ışığı tayfa tutup yeni renkler bulmuştum. Ama her şey seninle başladı görüyorsun. Pazarlama yok iken “Halil Pazarlama” vardı. Bloglar yokken “Hallemmi” vardı. Sakalı vardı. “Hüsünabi” vardı, hilal kaşları vardı. Elimi kesmiştim, kan vardı…

Kimimiz bir pazar yerinde, kimimiz klavye başında, kimimiz bir sınır nöbetinde, kimimiz evladın yanı başında, kimimiz secdede, kimimiz niyazda…

Dönüyoruz işte, geldiğimiz kucağa.

Şarkın bana emanet.
Yolun açık olsun.

Yorum Yapın