mecmua.


Bir susam tanesi ol, kon dilimin ucuna

Yazı kategorisi: Dantel, Potansiyel Enerji yazan: mecmua tarih: Mart 30, 2006

Merhabalar Mec, biz Kozyatağı Blog Denetim Amirliği’nden geliyoruz. Vaktin varsa bir kaç sualimiz olacak şu hayatın tuhaflığı, vapurlar, başlıkla uyumsuz metinlerin filan üzerine.

Olur efendim olur, ben de böyle bir şey bekliyordum. Nicedir blogluyorum (bloglamak?) şurada, bir Allah’ın kulu benimle mülakat yapmadı diye içime dert biriktirmiştim. Dert böyle, bonus gibi. Harcadıkça kazanıyorsun. Dert Plus var, Dert Premium var. Var oğlu var.

Kardeşim, önce hart diye sormak istiyorum. Nedir bu gayriciddilik? Bir tane ciddi, efendi kelâm edemiyorsun. İnsanlığa en ufak bir katkın yok. Yazıların giriş-gelişme-sonuç şablonuna uymuyor. Mütemadiyen “error veriyor”, “sistemler çalışmıyor”. Blogsferde boşuna yer işgal ediyorsun. Kafandan kaari, Şofer diye bir şeyler uydurmuşsun, kendi kendine konuşmak gibi bir şey lan bu! Bu gidişle blogu delil gösterip 46 raporu alıp askerlikten yırtacaksın değil mi? Nedir olayın hele bi anlat.

Hocam bir olayım yoktur benim. Evveliyatında ben masumdum. Her şey bir ağaçtan azad olan bir solgun yaprağın kaldırım ortasına düşmesiyle başladı. Sonra bir önlüklü çocuğun eline geçtim. Beni defterinin arasına koydu. Göz yaşlarını gördüm, hafakanlarını yaşadım, dervişler geldi, baharı bekledim. Yunus bir balığın karnında, ben bir kenarları kırışık defter arasında müsait bir yerde inmeyi bekledik.

İndiğim yerde ne bir kuş vardı, ne de sen. İşte senin olmadığın yere diyar demem dedim ben ve atladım bir “Kadıköy E-5′ten Maltepe İçi” minibüsüne. Az önce yoktun ama şimdi var oldun. Ayaktaydın, sana yer verdim. Elinde bir pastane simidi, yeni mi kalkmıştın? Bir yere mi yetişiyordun? Oturdun, teşekkür ettin. Ben camdan taksicinin elindeki sigaraya baktım, sonuna gelmişti. Ulan elini yakacak dedim. Attı. Yere attı. Çünkü yer çekimi vardı, gravity vardı, Newton vardı. Formüller geçti kafamdan.

Bir defter arasında gecelediğim vakitleri özledim. Senin simidinden bir susam tanesi düştü yere. Almak için eğildim. Bunu düşürmüşsünüz. Nimet, kısmet, nasip, hayal, ülke, vapur. Ah, sağolun. Sonra indim.

Simitten, susamdan, defterden uzaklaşmak için üst geçitlerde durdum. Turkuaz rengi boyalarına sürüldüm. Paslarından pas kattım rengime. Dilencilerin yanında durdum. Dua ettim kendime. Küçük kızdan bir mendil aldım, açtım, hüznümü sardım İstanbul’a savurdum.

İndim sonra bir havuz başına. Üstsüz çocuklar gördüm suya giren. Olm üşürsünüz diyemedim. Olm akşama anneniz kızar diyemedim. Bir taksi çevirdim ve.

Beni ona götürün dedim. Ben karşının taksisiyim, ben zaten ondan geliyorum dedi. Bana karşı gelme dedim, şu giden ağacı takip et.

Ağaç bir tepede durdu. Boğazı gören bir noktaya bağdaş kurdu. Ben taksiyi durdurdum. Üç palamut çıkarttım cebimden. Abi eki eki demesine fırsat vermedim. Üstü kalsın.

İşte bu, o ağacın altıydı anladım. Ben ağacın üzerine çakıyla Google yazmaya çalışırken sen belirdin yine. Az önce yoktun, birden var oldun.

Hüzün sarılı bir mendil uzattın. Bunu düşürmüşsünüz.
Ben bir susam tanesi gibi yere düştüm. Bir daha kalkamadım.

Mec, böyle giderse blogunu mühürleyeceğiz ona göre. Aklını başına devşir. Goran Bregoviç de dinleme artık, geçti onun devri.

Hadi biz acıktık. Ne var hazırda? Gözleme mi?

Ali Babacan keşke çocuğuna daha fazla vakit ayırsa

Yazı kategorisi: Gündelik, Potansiyel Enerji yazan: mecmua tarih: Mart 29, 2006

Yufka almaya gidiyoruz dedim evet. Çünkü ben Portakal Ağacı gibi günlük mutfak maceralarım olsun istiyorum. Gireyim mutfağa, adrenalin olsun, kan dökülsün, yağ sıçrasın, su fışkırsın. Böyle unutulmaz anlar olsun. Geleyim sonra bloguma, “işte bugün de mutfaktaydım kaarim, kan gövdeyi götürdü” diyeyim.

Evet kıskanıyorum mutfakta bir şeyler yapabilenleri. Zira, mutfak anlamsız bir boşluk gibi benim içimde. Lugatimde bir karşılığı yok, lisanımda fonetiği yok. Ben sadece sesim yankı yaptığı için, şarkı söylemeye kullanıyorum mutfağımı. Yani mutfak hayatımdan çok sahne hayatım var benim. Bir görmelisiniz mesela menemen yaparkenki türkülerimi. Çay demlerken farklı türkülere geçiyorum. Tematik çalışıyorum. Macera üzre ne elzemse yapmaya çalışıyorum.

Çünkü kıskanıyorum. Bir yufka aldık Şofer’le işte. Bu yufkanın nasıl bir işlem sürecinden geçirilerek ağzımızda eriyen kar tanelerine dönüştüğünü bilemiyorum. Bir acziyet abidesi olarak baş başayım yufkadan duvarlarla…

Bu poşetlerin içinde önceden altı yufka olurdu be Şofer? Kârı maksimize etmiş bu adamlar. Her poşetten bir yufka çekseler… Hmm bununla on tır, otuz otobüs, beş tank alınırdı be. Ya da Iğdır’dan Sirkeci’ye kadar bir kumaş dikilebilirdi mesela. Ya da Türkiye’nin dış borcu silinirdi; Ali Babacan çocuğunu sevmeye vakit bulurdu. Bir şeyler olurdu kesin.

Şimdi Şofer, Yağmur’un annesi anlattı. Yufkayı bak çıkardım görüyorsun. Bu dairesel bir şey. Ama anlattığına göre alttan üstten tutmam lazımmış. Abi ben burada alt üst göremiyorum ama.

Bak şimdi şurdan alsak şuraya koysak, şunu da böyle koysak kare olmuyor. Resmen üçgen bu. Üçgen gözleme olur mu? Olmaz değil mi… O zaman açalım geri. Şimdi ben şurdan geliyorum sen orda gel, ortada karşılaşalım. Pi’yi sen de ben de üç alıyoruz, oki?

Of ya.

Gene kare yapamadık. Olm hatırla şu geometrik bilgileri. Daireden kare nasıl olurdu? Yok mu Öklit’ten, Pisagor’dan, Thales’ten bir şeyler kafanda ya? Ya abi biz bu kadar mı uzaklaştık akademik atmosferden. İşletme bizi bozdu ya. Hep bu pazarlamacıların yüzünden. Bloglarına da gıcık oluyorum, oh. Yok neymiş vizyonmuş, misyonmuş, hedeflermiş, yüksek giriş engelleriymiş. Burada gözleme yapmamız gerekiyor. Var mı bir vizyonunuz sevgili pazarlamacılar? Bakınız dairesel bir yufka var önümüzde. Kareye çevirmemiz gerekiyor. Ortasına peynir döşeyeceğiz. Yağ da damlatmamız gerekiyormuş. Mesele büyük yani.

Şofer, neyse bırakayım şu yüksek lisans heyulasını da işe dönelim. Şimdi dostum bir şey fikredebildin mi? Git bi matematik formül kitabı getir ya gözün sevem. Ya da evet, anneni arayalım. Mesele şehirlerarası hale gelsin, haklısın. Olmadı Ali Babacan’ı ararız.

Hmm demek öyle olunca oluyor. Hadi bakalım, tut şurdan. Al bunu burdan. Evet, oldu lan. Kare oldu. Yuppi! Ölç bakim kenarlarını kare mi hakikaten. Bir de şurada diz çökmüş tavaya bak göz ucuyla. Ona sığan bir şey olsun.

Şimdi Şofer’cim, bu gözleme dediğimiz olay, araba sürmeye benzemez. Dikkat ister, azami yağ oranı vardır, ne bileyim yağın ısınmışlığı lazımdır. Daireyi kareye dönüştürmek bu işin belki de en ehemmiyetsiz noktasıdır. Bundan sonrasıdır gözlemeye aromasını veren.

Bir de biz her hamurla gözleme yapmayız gözüm. Hamuru dağın en tepe noktalarından toplarız. İçine koyduğumuz peynirin muhteviyatı gizlidir, tescillidir, bir şeydir işte. Evde yediğin peynire benzemez. Üç bekçi vardiyeli olarak muhafaza ediyor formülü. Ya aslında gözleme ismi de bizim dedelerden kalma bir şeydir. Benim üç kuşak önceki dedemin dedesi yapmış ilk gözlemeyi. Hamuru gözlemiş gözlemiş, bakmış deli bir şeye dönüşmüş. Hanım demiş bunun adı gözleme olsun. Şu avukat parasını bir denkleştireyim “gözleme” yazan yere dava açacağım. Sonra Kandilli’de gözleme evimi kurup kapısına “gözleme bizim işimiz, Işıkara’nın değil” yazacağım.

E Şofer, geyik yapana kadar gözlemeler pişiyor görüyorsun. Dinlenme tesislerindeki elemanın maşasından olsa, içini açıp bakardık la? Çok şekilli yapıyorlar onlar bu işi. Boya fırçasıyla yağ sürüşleri yok mu… İnsanın içi “Dyo Dyo Dyo, kalitedir o” şarkısıyla doluyor.

Şimdi abi bak yağı az koymuşum demek ki. Kırılmaya başladı sağı solu. Sen çikolatayı, zeytini filan çıkart. Ben çayımı doldurayım. Yufkanın bir kısmı ile de ben yuvarlak börekçiklerden yapmak istiyorum. Madem olayı öğrendik. Ateşe koyunca pişiyormuş bunlar madem.

Şofer.
Ben hala kıskanıyorum günlük mutfak maceralarını. Penelope benim yakışıklı bir figürümü çizsin. Şu “ye#x” etkinliklerinden bir numara kapalım. Sonra… ya hadi sofrayı kaldıralım.

Ya elbette anlıyorum seni. Bir gözleme yapmak bu kadar zor olmamalı.
Ama macera istiyorsan, bundan temizi yok. Sevgiler.

Bir gün gelir, erikler çiçek açar belki

Yazı kategorisi: Potansiyel Enerji yazan: mecmua tarih: Mart 26, 2006

Ayrandan önce karşımıza çıkan Berhan Şimşek’i düşünüyorum.

Milli Eğitim Komisyonu’ndaydı sanırım bu arkadaş. Sesiyle bende, üç kilometre öteye kaçma dağdağası oluşturan bir vekil. Vekalet felan vermedim ben, takılıyor işte orada.

Bir zamanlar, Minyeli Abdullah adında bir kul varmış, simsiyah sakallı. Hatırlıyor musun? Orada mübarek bir zenciyi oynarmış. Perihan Savaş eşi olurmuş. Daha neler olurmuş neler de “memory stick”ten silinmiş. Bu simsiyah sakallı, mübarek adam Hollanda’dan hıyar yetiştirme know-how’u almaya gitmişti bak mesela. O nasıl seyahatti öyle. Ecnebi memleketler dolaşıp vay be dedirtiyordu bize.

O adam bu adam mı diyoruz her seferinde değil mi? Çünkü biz Antoni Kuin’i (yani yazılışını bilemeyeceğim sevgili kaarim, affet, kerem et, beni rüsva eyleme) de Hz. Hamza gibi bir insan sanmıştık uzun süre. Sonra gişelere, aslına rücu ettiği bir filmi düştü de “haaa” dedik. Olm bu adam rol yapıyormuş. Tabii lan, rol. Filim icabı yani.

İşte Berhan Şimşek seni düşündüm. “Darağacında Üç Fidan”ı düşündüm. Minyeli Abdullah’ı düşündüm. Hollanda’daki kocaman hormonlu hıyarları düşündüm. Bire beş veren toprağı düşündüm.

Allah’ı düşündüm.

Mesela bir erik çekirdeğine bahçeler dolusu erik ağacının haritasını sığdıran Rabbi düşündüm. Bizden hiç bir nimeti esirgemeyeni düşündüm. Ama insanoğlunun hatta İsrailoğlunun mesela bu çekirdekler üzerinde oynayıp bu haritayı sildiklerini ve kısırlaşmış tohumlar ürettiklerini düşündüm. O’nun kullarına istifade etsinler diye bedelsiz (acaba?) verdiği imkanları, tabiatın dengesiyle oynayarak paraya, güce, iktidara dönüştürmek isteyen utanmaz, arlanmaz, su geçirmez, paslanmaz, çocuklardan uzak tutulası, oda sıcaklığında dövülesi adamları düşündüm.

Kafam karıştı kaarim. Yine bir akşam vakti, sukunetim ve hararetim bir arada. Sustuğumda konuşacak çok şeyim var. Konuştuğumda susacak çok şey… Bir şeyi susmak. Yok bu dilimizde biliyorum. Ama şairler zorladı, cebren ve hileyle koydular. Bir şeye susmak. Sana susuyorum mesela. Sana susadım mesela. Kelâmına susadım işte, sözüne, dinlemeye, dinlenmeye… Düşündüm düşlediklerimi, neden düşündüklerimi düşleyemedim… Kelime oyunu mu yapıyorum yoksa kafam hakikaten bir milyon mu? Yine bir gurub vakti, sukunet ve hararet dairesinde, penceremin perdesine elini bile süremeyen rüzgarın uğultusunda, şairlerin bozduğu lisanın ürkekliğiyle düşündüm…

Mustafa İsmail’i de düşündüm pek tabii. Neden bazı ayetleri tekrar ettiğini.

“Allah, inananları bulunduğunuz hal üzere bırakacak değildir. Sonunda murdarı temizden ayıracaktır.”

Neden, neden cemaatin mısır taneleri gibi dağıldığını…

“Allah, inananları bulunduğunuz hal üzere bırakacak değildir. Sonunda murdarı temizden ayıracaktır.”

Susadım bir su ver anne. Bir şey de yemedim susatacak.

“Allah, inananları bulunduğunuz hal üzere bırakacak değildir. Sonunda murdarı temizden ayıracaktır.”

Ha doğru ya sen yoksun yanımda. Ben gideyim alayım o zaman suyumu, bardağımı.

“İnanır ve korunursanız size büyük bir mükafat vardır.”

Elhamdülillah.

Hayatın tadı, ayran

Yazı kategorisi: Potansiyel Enerji yazan: mecmua tarih: Mart 25, 2006

Artık açık ayranları beğenmiyorum diyor Şofer.

Bitti diyorum olm bitti. Anadolu’nun isminin verildiği gün bitti açık ayranların devri. Biz pastorize bir hayat devraldık ak sakallı atalarımızdan, al yazmalı analarımızdan. O delişmen asker, “Ana dolu ana…” dediğinde, elindeki bakır tasa, damarlarındaki soğuk ayrana verdik açık ayran sevdamızı.

Bir gümüş bakış attı bize.

Açık ayran olayı bitti Şofer. İçemezsin artık bir yerde. Ya çatılarında Next & Next Star anteni bulunmayan bir diyar bulursun kendine; bir defa bile “Sabah Sabah Seda Sayan” izlememiş analar ellerinde sana ayranın ferahfeza makamındaki duruluğunu sunarlar. Ya da bu pastorize ayranlarda, yapaylaşan her şey gibi açlığın da tokluğun da yapaylaştığını anlarsın. Aramayı sonlandırırsın müsait bir yerde.

Ayran içmek için açık yürekli olmak gerektiğini elbet biliyoruz. Ayranın çiğ köfteye, içli köfteye, mercimek köftesine, İnegöl köftesine, dönere ve hatta dürüme olan sevdasını da biliyoruz. Değişime açık olmakla, tıka basa aç olmanın birbirine ne kadar yakın şeyler olduğunu da biliyoruz.

Biz biliyoruz Şofer, biz biliyoruz.

Domatesi hangi ucundan kırmalı?

Yazı kategorisi: Potansiyel Enerji, ekmeğim aşım yazan: mecmua tarih: Mart 22, 2006

Domatesleri ince ince doğruyorum.

Hani o beyaz beyaz oluyor, üstünde doğruyoruz. Neydi onun adı? Dur kaarim düşünüyorum. Neden böyle hatırlamak isteyince hatırlanmaz. Böyle kelimelerin listesini yayınlayacağım beşeriyetin istifadesi nâmına. Bak kulağımda coşmuş bir Arap melodisi. Taleal Bedru diyor Bekir Bey, Osman’a da dinletiniz. Ben sana gülüm demem Bekir’im, gülün ömrü azıcık olur bilirsin. Koklamaya kıyamam hatta, benim güzel manolyam.

Domatesler hala sera modunda, üzüntüyle görüyorum. İçlerinde bir beyazlık, bir hamlık, bir olgunlaşmamışlık. Olgunlaşma enstitüsünden aldım oysa ben bunları. Seçmece değildi ama. Abi dedim, menemenlik olsun. Bu dünyada var olmamın en mühim manalarından biridir menemen yemek. Menemen diyorum sana, bak yüzümdeki ciddiyete.

Bir domatesi doğramam, bir ırgatın domates tarlasını boydan boya sulamasıyla eş sürede oluyor. Ha peki kaarim, sen domatesi hiç dalından koparıp kokladın mı? Ben kokladım. Hatta anneannemle bu nedenle papaz olduğum günler de mevcuttur hatıra defterimde. Ey annenne, niye kızardın ki o kadar? Şimdi bana bir dünya kasa kasa domates yetiştirsen de oraya gelecek, yiyecek durumum yok. Artık biliyorum bahçen de yok. Hiç bir şey eskisi gibi değil. Kendine yeni torunlar buldun ama hiç biri seni benim kadar kızdıramayacak. Söyle hangi torunun bizzat ebeveynlerin yüzüne karşı, “buraya geldiğimde kudurasım geliyoooo” diyerek yaramazlıklarının felsefesini (Hakan Peker o şarkıyı bulunduğum ortamda söyleme, döverim) beyan edecek. Hangi torunun hesapsızca dut ağaçlarını yağmalayacak. Ya da mesela damda hop hop hoplayaraktan kayın anneni çileden çıkaracak. Evet, feri söndü alevli bakışların, kırmızı domateslerin, bahçe kokulu çocukluğumuzun. Bak şimdi menemen için beyaz domatesler alıyorum sırf o günleri hatırlayıp aç kalmayayım diye.

En az senin kadar güzel menemen yapıyorum annenne. Bilmiyorum tadı bana güzel geliyor.

Önceden biber katardım. Şimdi biber işini angarya görüyorum. Doğrayacak iki kalem sebze, daha fazla iş yükü demek. Günümüzde rekabetçi bir ortam var biliyorsun kaarim, gayemiz kaynakları en az kullanarak maksimum faydayı/değeri elde etmek. Biberin bana sağlayacağı faydaya baktım, baktım, bir daha baktım. “Ay kalsın” dedim. O nedenle bibersiz başlıyorum menemene. O nasıl menemen dediğini duyuyorum. Hatta Halil Abi olsa der ki soğansız olmaz menemen. Onunla menemen yapışımız hep bir iktidar mücadelesine dönüşmüştür. Menemen tavası yanında yaptığımız bilek güreşlerinin galibi hep o olmuştur. Çünkü o en iyisini bilecektir. Çünkü soğan olmadan menemen olmazdır. İşte tüm bu “yaşanmışlıklar” ve soğanlı menemenler, bana kendi yaptığım menemenin tadının neden güzel olduğunu hissi olarak izah ediyor. Sana da etsin güzel kaarim.

Yağ mı? Şofer, tereyağı koy diyor. Olm bir karışma. Tereyağı neymiş? Ayçiçek koyacağım. Hatta en hafifini, laubalisini. Seriyorum kaarim tavaya yağı. Ama ateşte bekletemiyorum fazla. Çünkü bekleyince yağ dediğimiz şey ısınıveriyor. Isınınca öfkeleniyor, öfkelenince baş edilmez bir canavara dönüşüyor. Bir keresinde bu canavara dönüşmüş haliyle savaşmıştım Akhilleus gibi. Annem aspiratörün kağıdının neden delindiğini hiç bir zaman öğrenemedi tabi.

Ben koyduğum yağ canavara dönüşmesin diye az önce doğradığım domates parçalarını tavaya seriyorum. Şöyle güzelcene yaydıktan sonra ateşin üzerine bırakıyorum. Eğitimli ateş artık bir amaç için yanmaya, hizmet etmeye başlıyor.

Domatesler geçen süre içerisinde hem yağı soğurmaya, hem de ısıyla beraber gevşemeye başlıyor. Bir yandan kendi sularını da ortama bırakarak bu alış verişi adaletli hale getiriyorlar. Öte yandan ben kaarim, demlemekte olduğum çayın içindeki süzgeç icadına bakıyor ve gıcık oluyorum. Ve evet biraz geç geliyor aklıma menemenin yumurtasız olamayacağı. Üretim bandına bir yumurta koyuyorum. Sonra çırpıyorum ki karışsın. İşte Halil Abi ile mücadele başlıklarımızdan birisi daha: yumurtanın çırpılması. Ya kardeşim bana menemen yedirmiyordun ya. Şimdi özgürce yapıyorum menemenimi. Gör işte. Her yanı sarı.

Domateslerin artık yumur yumur yumurta diye bağırdıkları devre geldiklerini anlar anlamaz çırpık yumurtayı başlarından aşağı salıyorum. Bir sevinç çığlığı, bir şükür dalgası… Azıcık karıştırmak gerekiyor ama. Yoksa Halil Abi’nin menemenine benzeyecek. Ona benzememesi için elimden geleni yapıyorum.

Bu arada başta düşündüğüm ifadeyi de hatırladım gibi: kesme tahtası. Yalnız daha değişik bir ismi vardı sanki. Sanki diyorum, emin değilim. Neyse ki böyle şeylerin adını bilmeden de yemek yapabiliyoruz. Şimdi düşün bir yazılım kütüphanesindeki gerekli bir metodun adını bulamadık. Yazabiliyor muyum kod?

Evet, şefimiz menemenin hazır olduğunu haber veriyor. Tavanın ledleri yanıyor. Açlıktan uzamış yerel milisler silahlarını havaya kaldırarak kutluyorlar bu gerçekleşen düşü.

Bir düştü menemen. Artık soframıza düştü.
Ağla gözlerim ağla…
Ayrılık bize düştü.

Şimdi Bismillah…
Biz dahi menemene onla başlarız.

“Eşinin başı türbanlı”

Yazı kategorisi: Gündelik yazan: mecmua tarih: Mart 21, 2006

Artık bu kalıp (mazmun) günlük lügatimize arsızca duhul etmiş bulunuyor.

“Sabah saatlerinde Cumhurbaşkanı Sezer, Köşk’te Erdem Başçı’nın Merkez Bankası Başkanlığı’na atanmasını öngören bir Bakanlar Kurulu Karar Taslağı bulunmamadığını açkladı. Böylece Türkiye boşuna Erdem Başçı ve eşinin türbanını tartıştı. Çünkü hükümetin adayı başka bir isimdi.”

Bir erkeği değerlendirirken göz önünde bulundurmamız gereken nitelik kalemlerinden biri oluyor bu. Bu Bekir Coşkun motoru yüklü düşünce sistemine göre “kapalı eş, bir karakteri anlatır bize”. Çünkü “tutucu, dinci, Arap kültürünü ve yaşam biçimini seçmiş kimsedir karşımızdaki”.

Eşinin başını örttürmek bir ikinci sınıf insanlık örneğidir. Bir özgürlük ihlalidir. “Kadın, onun için ikinci sınıf insandır ve kadının özgürlüğü elbette sınırlıdır.”

Medeniyet dediğin tek dişi kalmış Bekir Coşkun’dur. Eşi türbanlı olanlar ise “medeniyeti fazla sevmez”. Bekir Coşkun kısacık bir boxer giyer, gerekirse üstsüz yatar; ama onların “pantolonunun altında uzun paçalı don vardır”. Medeniyet dediğimiz şeyle pantolonumuzun altına giydiğimiz şey “tightly coupled”dır.

Bu medeniyet fakiri insanların “evrim teorisi” (ay küçük yazdım kusura bakma kaarim) ile de sorunları vardır. Kutsal kitaplarına iman etmeleri ve çocuklarının da iman etmelerini istemeleri, bağnazlıklarından başka bir şeye işaret değildir. Kutsal kitabına iman eden bir Musevi’nin 15′te biri saygıyı, müsamahayı hak etmemektedirler.

Evet, “türban” da evrimini tamamlayamamış bir varlıktır henüz. Uygun ortamı bulduğunda yılana dönüşüp boğazımıza sarılacak bir canavardır… ama ne mutlu ki doğal seleksiyonla ortadan kalkacaktır.

Eşi türbanlı olan adam “ikiyüzlüdür”.

Ben şahsen bir dünya düşlüyorum ki kimsenin türbanı yok. Tüm erkekler tekyüzlü. Oldukları gibi yani. Bekir Coşkun kafasına bir külah takmış, derdi tasası kalmamış, Darwin dedesinin kucağında bilimsel masallar okuyor. A canım benin nereden aldın o altındaki boxer’ı, çok da yakışmış.

Kaarim, bugün örümcek ağlarıyla örülü, karanlık dağarcığımıza eklediğimiz şey şudur:
“Türbanlı” olan kadın, kadın değildir.
“Eşinin başı türbanlı” olan adam, adam değildir.
“Evrim”e iman etmeyen insan bile değildir.

Çekin dişimden parmaklarınızı

Yazı kategorisi: Dantel yazan: mecmua tarih: Mart 19, 2006

Bir kaç gün evvel diş temizliği sahasındaki tüketime getirdiğim yeni bireysel stratejimi paylaşmak istiyorum seninle kaarim. Hasbihalimizde bazı ticari markaların adı anılabilir. Bu markaların hepsi tescilli olup ahirette kendi bacaklarından asılacaklardır.

Bir hocamız vardı orta okulda. Bize diş fırçalamanın gereğini anlattıktan sonra da illaki İpana alacaksınız derdi macun olarak. Başka macun kullanmayacakmışız. O zamandan beri aklımda bu marka, en faydalı, vitaminli macun olarak kalageldi. Sevgili Türkçe hocam, nasıl da oymuş bilinç altımı görüyorsun kaarim. Ama mesela dahi olan de’nin ayrı yazılması, paragraflardan sonra bir boşluk bırakılmaması gibi mesleki mevzularda da beni kitlemişti hocamız. Hürmetlerimle.

Ama ben İpana’nın aslında küresel sermayenin şımarık bir oyuncusu olduğunu çok büyüyünce anladım. Tıpkı diğerleri gibi. Colgate, Signal gibi. Bir Anadolu geyiği yapayım hadi. Zamanında diş temizliğini bilmeyen Haçlılar, bir gece ordumuz için gözcü göndermiş. O sırada bizimkiler de misvak olaylarına girmişler, diş temizliyorlar. Gözcü heyecanla dönüp olanları anlatmış: “Abi bu adamlar niyeti bozmuş. Dişleri biliyorlar. Yarın yiyecekler bizi.” Evet bu kıssadan hisseden alacağımız gibi diş temizliğini 1400 yıl evelden beri bilen bizler, şimdi kozmetik reyonlarında küresel markaların 24 saat korumalı, yok tartara engel olan, sağlıklı gülüşler tesis eden aşmış maharetleri haiz macunları karşısında tercih sancıları çekiyoruz. Ay hangisini alsam. Geçen şunu aldım tadı bir garip. Mavi boncuklulardan yok mu? Var efendim var. Her zevke, her cebe göre var. Yeter ki siz dişlerinize bizim macunumuzu sürün. Ve reklamda gösterdiğimiz kadar sürün. Tüpün bir bölü üçü. Yanlış olmasın. Fırçanın üzerine kökünden toplayıp gelerek şekilli bir şekilde sıkın. “Maksimum koruma”yı ancak böyle temin edebilirsiniz.

Zavallı bizler. Zavallı tüketiciler, zavallı diş temizliği için bu adamlardan hizmet almak zorunda kalan bizler…

Bir kere daha bu küresel güçlere teslim olmuşuz. Reyonda elimizi attığımız her şey, bizim onlara kaptırdığımız bir hasletimiz daha…

Üniversite yıllarında çok hasbihaline katıldığımız bir dişçi abinin beni uyandırması büyük nimet. Dedi ki, arkadaşlar, o macunu mercimek tanesi kadar sürseniz de bir şey değişmez. Evet, bir şey değişmiyordu. Macun denilen kimyevi maddenin azlığı veya çokluğu değildi diş temizliğinin teması. O dakikadan sonra macun reklamlarının, yumurta testlerinin bir numaralı düşmanı oldum.

Neyse. 24 saat diş korumasından, sağlıklı gülüş paranoyasından, macun sendromundan kurtulmuştuk. Ama diş fırçası konusundaki hassasiyet devam ediyordu. Ya Oral-B varmış diyor işte, CrossAction, yok çarpışıyormuş, dişi oradan alıp buraya veriyormuş, deli bir şeymiş. Yok titriyormuş, motoru varmış… Yeter dedim arkadaşım yeter.

Yeter abi bu yabancı sermayenin maymunlarına fıstık attığım…

Hemen bir önerge hazırladım kaarim, “Bireysel Diş Temizliği Ürünleri Satın Alım Politikası” üst başlığıyla görüştüm, oyladım, oy “bir”liğiyle kabul ettim.

Artık bundan sonra diş fırçası olarak yerli üretici Banat’ın en ucuz modelini tercih edeceğim. Evet, gidip bir milyona yerli üretici Banat’ın başlangıç seviyesi (yani dişi henüz yeni çıkmışlara göre olan) fırçalarını tercih edeceğim. Ardından macun reyonuna geçip yine yerli bir üretici olan Evyap’ın en ucuz Sanino diş macununu alacağım.

Bundan sonra sağlıklı mağlıklı gülmeyeceğim vazgeçtim. Dişlerim de 24 saat korunmasın, 8 saat kafi. Ayrıca tartar mı Ramazan mı ne, o da oluşsun, özledik.

O enstitü laboratuvarlarında oturup tavla oynuyor, zar tutuyorsunuz; ben bilmiyorum sanki. Ya ama bak çalışın hadi, insanlık sizden yeni macunlar, yeni fırçalar bekliyor.

Alo Burhan, enstitüye 5 çay, iki soda, bir de Fanta. (Her zaman bir tane kıl olur o açıdan, eheh)

Cesur ve Pilli

Yazı kategorisi: Örütbağ yazan: mecmua tarih: Mart 17, 2006

İnternet devinip duruyor. (Evet, yazıya genel gerçekleri tekrar ederek başlayacaksın. Her zaman tutmuş bir yazıya başlama şeklidir. Hiç özel bir şey bilmiyorsan herkesin bildiği şeyleri farklı cümlelerle ifade edersin. Yeni bir şey söylüyor gibi poz verirsin. Aslında… aslında var ya yazıya devam etmek en iyisi.) Kapanmış, güncellenmeyen siteler çöplüğü internetimiz bir yanından da nefes alıyor. Her gün bilmem kaç bebek doğuyor, her gün bilmem kaç site açıyor gözlerini “web”e. Bu devinim, bir sıradanlık halini aldı. Aynen doğan bebeklerin sıradanlaşması gibi. Ha doğdun mu? İyi, takıl işte. Yaşa bebeğim. Bu dünya yaşanabilecek bir yerse, dene şansını bakalım. Zamanında “doğma ha bebek” diye şarkı yapan abiler şimdi o felsefeden çok uzaklarda nefes almaya çalışıyorlar. Sen kimseyi dinleme bebeğim.

Türkçe içerik sunmak adına yapılan ticari projelerin çoğunun feci neticelerle hâl olduğuna şahit oluyoruz. Hatırlarsınız mesela İxir adlı bir internet sağlayıcı hızlıca bu ortamlara giriş yapıp sonra da hızlıca tası tarağı toplayıp uçmuştu. Superonline adlı interneti eşitlediğimiz bağımlı değişken de “içerik ortaklığı” programlarıyla içerik üreten siteleri destekleyip Türkçe İnternet’e yatırım yapmayı hedeflemişti. Belki hala yapıyordur bir şeyler, haberim yok.

Tüm bu emekleme faaliyetleri arasında iki adam var ki (birisi Hafif, diğeri Aftermath) hem internetimizi zenginleştirmeyi şiar edindiler, hem yeni şeyleri denediler, hep nitelikli ürünler çıkarttılar. İnternetimiz adeta onlarla nefes aldı, bugünlere geldi.

Şimdi ulaştıkları noktaya hürmetle bakıyorum: Pilli.com.

Bir Google delikanlılığı, bir tasarım efendiliği, bir teknoloji gösterisi. Elbette bunların yanında nitelikli Türkçe içeriğe, birikime yönlendirilen 50 binlik nüfus.

Türkiye’de böyle bir proje hayata geçtiği için çok mesudum. Ölen, göçen devlerin ardından; üretim ve paylaşma heyecanlarını kaybetmeyen ve bu pilli bebeği dünyaya getiren arkadaşları gönülden kutluyorum.

Türkiye uluslararası standartlarda (hayır, web standartlarını kasdetmiyorum) bir içerik örgütüne kavuştu ve kaarim ben, gidip Çokomel yemek istiyorum, nedenini bilmiyorum.

Helâl olsun.

Ah bu ben…

Yazı kategorisi: Potansiyel Enerji yazan: mecmua tarih: Mart 12, 2006

Şimdi Müzeyyen Senar’dan dinliyoruz: Dalgalandım da duruldum. En güzel söyleyen sesmiş o, TRT spikerine göre, bu şarkıyı. Şarkıyı dinliyoruz kaarim, başım bir otobüs camında. Hususi bir işletmeye ait son model Mercedes Travego otobüsten benim için sallanmayan ellere bakıyorum. Şu bayan, yanımdaki beyefendiye el sallıyor olmalı. O da tutuk bir el hareketi yapıyor. Şöyle doya doya, elleri camdan sarkıtıp sallayamıyor.

İşte bir otobüs anonsu. TRT spikerinden sonra bu denli diksiyon sarsılmasını kaldıramıyorum. Müzeyyen Senar’a kulak veriyorum, aracın güvenliği için tehdit oluşturan telefonu kapatırken. Malum içinde 250 kontör var, bomba etkisi yapabilir. Ah bomba dedim de çok eskilerden bir istatistikçi nüktesi gelir aklıma hemen. İstatistik kafalı bir arkadaş uçağa binmezmiş. Neden derlermiş. Uçakta bomba bulunma ihtimali milyonda bir olduğu için dermiş. Bir gün bu arkadaşı uçağa binerken görmüşler. Olm ne iş demişler. Yaw demiş uçakta bir bomba bulunma olasılığı milyonda bir iken, iki bomba bulunma olasılığı milyarda bir demiş. Bu da ihmal edebileceğim bir değer. O nedenle yanıma bomba alıp biniyorum.

Müzeyyen Senar, bir şey diyim mi… Siz bu işi bırakın efendim. Söz ben de blogu bırakırım.

Yanımdaki beyefendi “Hayırlı yolculuklar” diliyor. Teşekkür efendim, size de diyerek karşılıyorum bu temenniyi. Müessesenin kârdan artırdığı bayramlık şekerler geliyor. En sarısını seçiyorum, rengime uygun olanını. Nerden?

İstanbul’dan. Aşktan. Onun garip hallerinden.

Hocam diyor bana. Hocayım ya ben. İyi hocayım. Bakıyorum elinde Vakit gazetesi. Cumhuriyet okuyana da denk geldim, şaşırmıyorum. Hocam bu Üzmez vardır bir, yazıyor mu hala orada?

Ona da ihtiyaç var be. Nereden dinleyecektik yoksa Necip Fazıl’ın, Osman Yüksel’in abartılı mahpusluk hatıralarını. Harbi adam diyorlar. İtirazım yok ama itirazım neye biliyor musun “hocam”… Hiç bir şeyi temsil etmemesi gereken kişilerin İslâm’ı, mütedeyyin müslümanları temsil etmeye soyunması ve onlar çuvalladıkça başkalarının aşağılanması.

Hocam sızılarım var benim. Raflarda romanlar, komik kitaplar görmekten sıkıldım. Fikir üretmek yerine geyik yapmayı yeğleyenlerden de sıkıldım. Bak bir abi nasıl da düşünce üretimini nasıl yaparız kaygılarında. Biz daha efendice düşünmeyi becerememişken, yazar, Risale düzleminde düşünce üretiminin çeperlerini örüyor. Cemaat kalıplarını aşıp bireysel hürriyeti kuşanmayı, birey olarak kendini aşmayı salık veriyor. “Hürriyetin olmadığı bir ortamda elbetteki içtihad da olamaz” diyor.

Şimdi söyle hocam. Bu otobüste ben doğru dürüst hareket edemiyorum. Kalkıp yürüyemiyorum, parende atamıyorum. Cemaat de böyle bir şey değil mi? Düşünmek ferdî bir eylemdir değil mi? Ne diyorum hocam ben. Bir şey demiyorum, dur şu şekeri bir ağzıma atayım.

Nereye hocam peki sen?

İstanbul’a. Aşka. Onun garip hallerine.

Vay. Yaş kaç peki? 32. 32 dişim, 32 yaşım. Hani beni gençlik çağım. Hayırlı bir iş diyor. Dua et. Edelim abi. Geç olsun güç olmasın denir mi buna. Dedim gitti. Hem İstanbul iyidir; fırsatlar ülkesidir. Müjdelerle dönersin inşallah vatanına, yurduna. Ben mi? Bak parmaklarım boş. Yüzük ağırlık yapar diye girmiyorum o işlere. Ağır kaldırma dedi tabib.

Biraz kitap okuyorum. Muharrir, sanayiden, inkılaptan bahsediyor:

İnsanın tabiata hakim olması ve tarımı öğrenmesiyle başlayan dönüşümün insanlar arasında eşitsizliğe, sınıf tezadına ve tabiatın sömürüsüne yol açtığı yolundaki bu yorumlara katılmamak mümkün mü?

Bire en az iki veren toprak, fazladan bahşettiği tanelerle sanayi ihtilalini doğuran sermaye birikimini besledi: Sanayi ihtilali ve modern teknoloji kana susamış Güney Amerika tanrılarını andırıyordu: Çeliğe, enerjiye, kömüre, hammaddenin her türlüsüne, insan teri ve kanına doymayan bir heyula icad edilmişti. Yoktan var edemiyorduk: Bu canavarı beslemek için iki şey lâzımdı: İnsan eti ve tabiatın kendisi!

Çay istiyorum ben. Mümkünse sizin müessesenin “Catering” imzası olmayan ürünlerden olsun. Boyalı suları meyve suyu, oyun hamurlarını kek diye yolcuya sunmanız pek bir yerinde olmuş. Kârlar maksimize oluyor mu? “Always on top” seçeneği var bir de onu işaretleyin.

Bak hocam, burası Bolu Dağı. Burada birilerinin yerleri oluyor. Mesela Cafer’in Yeri, İsmail’in Yeri. Girince Cafer karşılıyor direk. Eliyle yediriyor misler gibi. Sonra görüyorsun köy bilmem nesi yazıyor sağda solda. Niye sence?

Evet, çünkü bu yolda giden metropol insanlarının akılları hep bir köyde. Köy möy görmediler çünkü. Köy yumurtası deyince egzotik geliyor bu abilere. Lan diyor, köy yumurtası, mükemmel bir şey olmalı. Katkısız. Köy sütü, köy balı, köy peyniri, köy ekmeği, köy tereyağı… “Köylü” diye küçümseme kalıbı çıkarmış iken şimdi paraları yatırıyorsunuz bakıyorum “Köylü” mamülllere. Köy sizden intikamını böyle alıyor işte. Bedava yumurtayı şehirdekinin iki katına satıyor ve siz de mutlu mesud oluyorsunuz. Gidip tavukları ibiklerinden öpüyorsunuz. Bir köy kahvaltısı yapmak için neler vermiyorsunuz. Ohhhh… Mis gibi tabiat.

Biz zaten köylüyüz be hocam. Aynı işaretli yükler birbirini itermiş. Köy tabelası görünce kaçıyorum ben. Köy kahvaltısı yazan yeri görünce gözlerim hemen Burger King arıyor. Köy Enstitüsü görünce gözlerim bir İmam Hatip arıyor. Heyhat, karşıma da The İmam çıkıyor.

Şimdi o nedenle bana köy kahvaltısından, köy ürünlerinden bahsetmeyesiniz. Ha Ezine’ye peynir yemeye gideriz, o ayrı bir mevzu olarak kenarda beklemektedir. De mi Şofer?

İşte mola.

Önceden UFO Gözlemevi iken bakıyorlar iş yok, Gözleme Evi açıyorlar yerine. Diyorsun bir peynirli. Niye? Niye mola yerinde gözleme yapılır? Kim bu geleneğin sorumlusu. Bulup uçan kafa atmak istiyorum.

Yolculuk böyle hocam. Aynen hayat gibi.
Şimdi müsadenle uyuyorum: “İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar”.

Sabaha bir kent kahvaltısı yapmayı umuyorum.
… ve Müzeyyen Hanım, yani cidden mümkünse bu şarkıyı söyleme. Ben kendim mırıldanırım ihtiyaç olursa.

Kârdan Zarar

Yazı kategorisi: Araf yazan: mecmua tarih: Mart 9, 2006

Artan Rekabet… geyiği arasında Stratejik Pazarlama notlarına bakıyorum.

Evet, devir değişti. Bunu kendimiz de ister istemez gözlemliyoruz, hayretler içinde kalıyoruz. Bak görüyo musun len diyoruz.

Tüm bu maymunlukları kime sorsanız tek kelimeyle özetliyor: rekabet.

Rekabetin şeklinin değiştini söylüyor koca adamlar. Pazarların doyduğunu söylüyorlar. Küreselleşmenin, mikro ölçekli pazarların, sektörler arası ilişkilerin değişen yüzleri hep bizi bu noktaya getirdi diyorlar. Koca koca adamlar kuram geliştiriyorlar, vaziyeti okuyup çıkış yolları bulmaya çalışıyorlar.

Kurtarmak istedikleri şey ise işletmeler. Yani iktisadi hayatın, gücün, iktidarın yapı taşları olan işletmeler. İşletmelerin yaşaması için kan gerekli yani kâr gerekli. Ama yetmiyor. Kazandıkları yetmiyor. Çünkü hiç bir kâr yeterli değildir. Çünkü hedef, kârı maksimize etmektir.

Bir işletme içinde yaprak kımıldasa bu genel amaca hizmet etmelidir. Yani kârı maksimize etmeye. Eğer o yaprak bu amaca hizmet etmiyorsa kımıldamamalıdır. Kurumalıdır, yok olmalıdır.

Bilim dediğimiz noktalar topluluğu da işletmelerin bu sancısını yürekten duyumsayarak kolları sıvıyor. Ay bu işletmeler ne yapabilirler de şu paracıklarını artırabilirler bir bakalım diyor. Gözlükleriyle, Einstein modeli saçlarıyla, bilimsel titizliklerini ifşa eden tane tane sözcükleriyle burjuvanın imdadına yetişiyorlar.

Ürün yaşam süreleri kısalıyormuş… Olm yine sizin kabahatiniz bu. “Moda” diye bir kavramı tüketiciler çıkartmadı. Siz çıkarttınız. Üç ayda bir yeni telefonu siz sürdünüz piyasaya. Her sene aynı arabaya ufak makyajlar atarak eskisinin forsunu siz söndürdünüz. Şimdi niye dert edinirsiniz bunu? Ay kısalıyormuş da ürün yaşam süreleri, rekabet edebilmek için AR-GE’ye önem vermek lazımmış yok trendi takip etmek gerekirmiş.

İşte kaarim, modern anlamıyla “pazarlama”, olmayan talepleri doğurmaya yarıyor.

Yüzünüze karşı sahte tebessümler savuran “müşteri memnuniyeti” neferleri arkasında bu kalın çizgili teorileri, sinsi formülleri saklıyor. Ne acı. Oysa biz birinin yüzüne Allah rızası için tebessüm ederdik değil mi?

Bir işletme düşünüyorum… Kapısında bir levha ve şöyle yazıyor:

“Burada yüzünüze kârı değil Allah rızasını maksimize etmek için gülünür.”

Söyleyin koca adamlar, bu levha Pazarlama biliminin neresine düşer? Üstüne mi?

Sonraki Sayfa »