Ah bu ben…
Şimdi Müzeyyen Senar’dan dinliyoruz: Dalgalandım da duruldum. En güzel söyleyen sesmiş o, TRT spikerine göre, bu şarkıyı. Şarkıyı dinliyoruz kaarim, başım bir otobüs camında. Hususi bir işletmeye ait son model Mercedes Travego otobüsten benim için sallanmayan ellere bakıyorum. Şu bayan, yanımdaki beyefendiye el sallıyor olmalı. O da tutuk bir el hareketi yapıyor. Şöyle doya doya, elleri camdan sarkıtıp sallayamıyor.
İşte bir otobüs anonsu. TRT spikerinden sonra bu denli diksiyon sarsılmasını kaldıramıyorum. Müzeyyen Senar’a kulak veriyorum, aracın güvenliği için tehdit oluşturan telefonu kapatırken. Malum içinde 250 kontör var, bomba etkisi yapabilir. Ah bomba dedim de çok eskilerden bir istatistikçi nüktesi gelir aklıma hemen. İstatistik kafalı bir arkadaş uçağa binmezmiş. Neden derlermiş. Uçakta bomba bulunma ihtimali milyonda bir olduğu için dermiş. Bir gün bu arkadaşı uçağa binerken görmüşler. Olm ne iş demişler. Yaw demiş uçakta bir bomba bulunma olasılığı milyonda bir iken, iki bomba bulunma olasılığı milyarda bir demiş. Bu da ihmal edebileceğim bir değer. O nedenle yanıma bomba alıp biniyorum.
Müzeyyen Senar, bir şey diyim mi… Siz bu işi bırakın efendim. Söz ben de blogu bırakırım.
Yanımdaki beyefendi “Hayırlı yolculuklar” diliyor. Teşekkür efendim, size de diyerek karşılıyorum bu temenniyi. Müessesenin kârdan artırdığı bayramlık şekerler geliyor. En sarısını seçiyorum, rengime uygun olanını. Nerden?
İstanbul’dan. Aşktan. Onun garip hallerinden.
Hocam diyor bana. Hocayım ya ben. İyi hocayım. Bakıyorum elinde Vakit gazetesi. Cumhuriyet okuyana da denk geldim, şaşırmıyorum. Hocam bu Üzmez vardır bir, yazıyor mu hala orada?
Ona da ihtiyaç var be. Nereden dinleyecektik yoksa Necip Fazıl’ın, Osman Yüksel’in abartılı mahpusluk hatıralarını. Harbi adam diyorlar. İtirazım yok ama itirazım neye biliyor musun “hocam”… Hiç bir şeyi temsil etmemesi gereken kişilerin İslâm’ı, mütedeyyin müslümanları temsil etmeye soyunması ve onlar çuvalladıkça başkalarının aşağılanması.
Hocam sızılarım var benim. Raflarda romanlar, komik kitaplar görmekten sıkıldım. Fikir üretmek yerine geyik yapmayı yeğleyenlerden de sıkıldım. Bak bir abi nasıl da düşünce üretimini nasıl yaparız kaygılarında. Biz daha efendice düşünmeyi becerememişken, yazar, Risale düzleminde düşünce üretiminin çeperlerini örüyor. Cemaat kalıplarını aşıp bireysel hürriyeti kuşanmayı, birey olarak kendini aşmayı salık veriyor. “Hürriyetin olmadığı bir ortamda elbetteki içtihad da olamaz” diyor.
Şimdi söyle hocam. Bu otobüste ben doğru dürüst hareket edemiyorum. Kalkıp yürüyemiyorum, parende atamıyorum. Cemaat de böyle bir şey değil mi? Düşünmek ferdî bir eylemdir değil mi? Ne diyorum hocam ben. Bir şey demiyorum, dur şu şekeri bir ağzıma atayım.
Nereye hocam peki sen?
İstanbul’a. Aşka. Onun garip hallerine.
Vay. Yaş kaç peki? 32. 32 dişim, 32 yaşım. Hani beni gençlik çağım. Hayırlı bir iş diyor. Dua et. Edelim abi. Geç olsun güç olmasın denir mi buna. Dedim gitti. Hem İstanbul iyidir; fırsatlar ülkesidir. Müjdelerle dönersin inşallah vatanına, yurduna. Ben mi? Bak parmaklarım boş. Yüzük ağırlık yapar diye girmiyorum o işlere. Ağır kaldırma dedi tabib.
Biraz kitap okuyorum. Muharrir, sanayiden, inkılaptan bahsediyor:
İnsanın tabiata hakim olması ve tarımı öğrenmesiyle başlayan dönüşümün insanlar arasında eşitsizliğe, sınıf tezadına ve tabiatın sömürüsüne yol açtığı yolundaki bu yorumlara katılmamak mümkün mü?
Bire en az iki veren toprak, fazladan bahşettiği tanelerle sanayi ihtilalini doğuran sermaye birikimini besledi: Sanayi ihtilali ve modern teknoloji kana susamış Güney Amerika tanrılarını andırıyordu: Çeliğe, enerjiye, kömüre, hammaddenin her türlüsüne, insan teri ve kanına doymayan bir heyula icad edilmişti. Yoktan var edemiyorduk: Bu canavarı beslemek için iki şey lâzımdı: İnsan eti ve tabiatın kendisi!
Çay istiyorum ben. Mümkünse sizin müessesenin “Catering” imzası olmayan ürünlerden olsun. Boyalı suları meyve suyu, oyun hamurlarını kek diye yolcuya sunmanız pek bir yerinde olmuş. Kârlar maksimize oluyor mu? “Always on top” seçeneği var bir de onu işaretleyin.
Bak hocam, burası Bolu Dağı. Burada birilerinin yerleri oluyor. Mesela Cafer’in Yeri, İsmail’in Yeri. Girince Cafer karşılıyor direk. Eliyle yediriyor misler gibi. Sonra görüyorsun köy bilmem nesi yazıyor sağda solda. Niye sence?
Evet, çünkü bu yolda giden metropol insanlarının akılları hep bir köyde. Köy möy görmediler çünkü. Köy yumurtası deyince egzotik geliyor bu abilere. Lan diyor, köy yumurtası, mükemmel bir şey olmalı. Katkısız. Köy sütü, köy balı, köy peyniri, köy ekmeği, köy tereyağı… “Köylü” diye küçümseme kalıbı çıkarmış iken şimdi paraları yatırıyorsunuz bakıyorum “Köylü” mamülllere. Köy sizden intikamını böyle alıyor işte. Bedava yumurtayı şehirdekinin iki katına satıyor ve siz de mutlu mesud oluyorsunuz. Gidip tavukları ibiklerinden öpüyorsunuz. Bir köy kahvaltısı yapmak için neler vermiyorsunuz. Ohhhh… Mis gibi tabiat.
Biz zaten köylüyüz be hocam. Aynı işaretli yükler birbirini itermiş. Köy tabelası görünce kaçıyorum ben. Köy kahvaltısı yazan yeri görünce gözlerim hemen Burger King arıyor. Köy Enstitüsü görünce gözlerim bir İmam Hatip arıyor. Heyhat, karşıma da The İmam çıkıyor.
Şimdi o nedenle bana köy kahvaltısından, köy ürünlerinden bahsetmeyesiniz. Ha Ezine’ye peynir yemeye gideriz, o ayrı bir mevzu olarak kenarda beklemektedir. De mi Şofer?
İşte mola.
Önceden UFO Gözlemevi iken bakıyorlar iş yok, Gözleme Evi açıyorlar yerine. Diyorsun bir peynirli. Niye? Niye mola yerinde gözleme yapılır? Kim bu geleneğin sorumlusu. Bulup uçan kafa atmak istiyorum.
Yolculuk böyle hocam. Aynen hayat gibi.
Şimdi müsadenle uyuyorum: “İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar”.
Sabaha bir kent kahvaltısı yapmayı umuyorum.
… ve Müzeyyen Hanım, yani cidden mümkünse bu şarkıyı söyleme. Ben kendim mırıldanırım ihtiyaç olursa.
Mart 15, 2006 1:07 pm
pek leziz, pek akustik.