Bir gün gelir, erikler çiçek açar belki
Ayrandan önce karşımıza çıkan Berhan Şimşek’i düşünüyorum.
Milli Eğitim Komisyonu’ndaydı sanırım bu arkadaş. Sesiyle bende, üç kilometre öteye kaçma dağdağası oluşturan bir vekil. Vekalet felan vermedim ben, takılıyor işte orada.
Bir zamanlar, Minyeli Abdullah adında bir kul varmış, simsiyah sakallı. Hatırlıyor musun? Orada mübarek bir zenciyi oynarmış. Perihan Savaş eşi olurmuş. Daha neler olurmuş neler de “memory stick”ten silinmiş. Bu simsiyah sakallı, mübarek adam Hollanda’dan hıyar yetiştirme know-how’u almaya gitmişti bak mesela. O nasıl seyahatti öyle. Ecnebi memleketler dolaşıp vay be dedirtiyordu bize.
O adam bu adam mı diyoruz her seferinde değil mi? Çünkü biz Antoni Kuin’i (yani yazılışını bilemeyeceğim sevgili kaarim, affet, kerem et, beni rüsva eyleme) de Hz. Hamza gibi bir insan sanmıştık uzun süre. Sonra gişelere, aslına rücu ettiği bir filmi düştü de “haaa” dedik. Olm bu adam rol yapıyormuş. Tabii lan, rol. Filim icabı yani.
İşte Berhan Şimşek seni düşündüm. “Darağacında Üç Fidan”ı düşündüm. Minyeli Abdullah’ı düşündüm. Hollanda’daki kocaman hormonlu hıyarları düşündüm. Bire beş veren toprağı düşündüm.
Allah’ı düşündüm.
Mesela bir erik çekirdeğine bahçeler dolusu erik ağacının haritasını sığdıran Rabbi düşündüm. Bizden hiç bir nimeti esirgemeyeni düşündüm. Ama insanoğlunun hatta İsrailoğlunun mesela bu çekirdekler üzerinde oynayıp bu haritayı sildiklerini ve kısırlaşmış tohumlar ürettiklerini düşündüm. O’nun kullarına istifade etsinler diye bedelsiz (acaba?) verdiği imkanları, tabiatın dengesiyle oynayarak paraya, güce, iktidara dönüştürmek isteyen utanmaz, arlanmaz, su geçirmez, paslanmaz, çocuklardan uzak tutulası, oda sıcaklığında dövülesi adamları düşündüm.
Kafam karıştı kaarim. Yine bir akşam vakti, sukunetim ve hararetim bir arada. Sustuğumda konuşacak çok şeyim var. Konuştuğumda susacak çok şey… Bir şeyi susmak. Yok bu dilimizde biliyorum. Ama şairler zorladı, cebren ve hileyle koydular. Bir şeye susmak. Sana susuyorum mesela. Sana susadım mesela. Kelâmına susadım işte, sözüne, dinlemeye, dinlenmeye… Düşündüm düşlediklerimi, neden düşündüklerimi düşleyemedim… Kelime oyunu mu yapıyorum yoksa kafam hakikaten bir milyon mu? Yine bir gurub vakti, sukunet ve hararet dairesinde, penceremin perdesine elini bile süremeyen rüzgarın uğultusunda, şairlerin bozduğu lisanın ürkekliğiyle düşündüm…
Mustafa İsmail’i de düşündüm pek tabii. Neden bazı ayetleri tekrar ettiğini.
“Allah, inananları bulunduğunuz hal üzere bırakacak değildir. Sonunda murdarı temizden ayıracaktır.”
Neden, neden cemaatin mısır taneleri gibi dağıldığını…
“Allah, inananları bulunduğunuz hal üzere bırakacak değildir. Sonunda murdarı temizden ayıracaktır.”
Susadım bir su ver anne. Bir şey de yemedim susatacak.
“Allah, inananları bulunduğunuz hal üzere bırakacak değildir. Sonunda murdarı temizden ayıracaktır.”
Ha doğru ya sen yoksun yanımda. Ben gideyim alayım o zaman suyumu, bardağımı.
“İnanır ve korunursanız size büyük bir mükafat vardır.”
Elhamdülillah.
Mart 27, 2006 7:44 pm
Blogunuzu ilk defa okuyorum, ifade gücünüze hayran kaldım… eminim bir dergide falan yazıyorsunuz yada mutlaka yazmalısınız… başarılarınız daim olsun…