Porselen usançlar birikimidir biraz da yaşamak
Sevgili kaarim, bizim mutfakta iki adet çay demleme seti var. Bunlara genel olarak ne deniyor tam bilmiyorum. Yani çaydanlıkla demliğin uyumlu birlikteliği mi yoksa çaydanlık üstü demlik düzeneği mi ne dersen de artık.
Şimdi bu setlerden ilkini evvelki senelerde ben kendim aldım. Hükmen ve fiilen gittim markete, tüm halkımın yaptığı gibi, haa dedim şu kadarmış, alayım o zaman. Battal boyunu aldım, misafirlerim geliyordu o dönem. Kutusuyla. Sonra ödeme yerine geldim. Evet dedim, karar verdim bunu alıyorum. Çevredeki herkesin, market sahibinden güvenlikçisine kadar herkesin “Emin misin la?” bakışları arasında evet dedim, alıyorum, tutmayın beni. Nitekim aldım geldim eve. Başladım çay demlemeye. Kaarim, inanmayacaksın bir çay demliyorum, hafta boyu içiyorum. O denli bir konfor, o denli yüksek bir yaşam standardı olamazdı. Zenginleri yeni anlıyorumdu.
Neyse, misafirler gelmeye başladı. Ellerinde “pisküüt”ler, tostlarla; kapıdan girer girmez mutfaktaki ocağın malum gözünün yanıp yanmadığını kontrol ederek. Yaw yanacak işte, geç içeri bakalım bir soluklan. İlk misafirle beraber, ilk çakmağı da çakmış oluyordum mutfağımda.
Söz faslı bitip saz faslı başlarken koca bir çaydanlık tüm misafirlerin bakışları eşliğinde sofranın taht kısmına konuyordu. “Doldur ya Mec” nidaları salonu kaplıyordu. Çaydanlık ve demlik tüm maharetlerini cömertçe sergiliyordu. Bir bardak bitiyor, öteki başlıyor, öteki derken… kendimizi bir çayda yüzüyor buluyorduk. Amak-ı Hayal’deydik, sanki yolu şaşırmıştık. Eve dönmemiz uzun sürüyordu. Ama saz faslının içine söz de giriyordu elbet. Ne demişti Üstad…
Sonraları misafirler gelmez oldu. Salondaki süs bitkileri yapraklarını döktü. Seccade tozlandı. Ben yine o günleri anarak, büyük çaydanlıkla içmeye devam ettim. “Ya Tahammül Ya Sefer”deki dergici Murat Ağabey gibi direndim, bir gün bu çınarın altında yine bir şeyler anlatılacak, yine bir şeyler dinlenecek, sazlar çalınacak, bülbüller şakıyacaktı.
Ama çayda bir şey eksikti? İhlas mı?
Orta okul demlerinde yurttaki “abi”lere çaylarının neden bu kadar güzel olduğunu sorduğumda içine “ihlas” kattıklarını söylerlerdi. Hatta böyle bir hikaye anlatırlar: bunu soran bir çocuğun cevaba inandığı ve ailesine gidip biz de çayımıza ihlas katalım deyip sonra da maile dükkan dükkan ihlas aradıkları… Bir mecaz yaptıklarının elbet ki farkındaydım ama lan bir söylemediniz hakketen şunun sırrını. Yani yemeklere niye katmıyordunuz bu ihlas’ı ben anlamıyor; onlar pek iyi olmuyordu?
İşte şimdi orta okul demlerinden hareketle, bizim çayımızda da ihlas noksanlığı bulunmuş olmasın?
Geçenlerde hastaydım kaarim bilirsin. Altı üstü deştiler içimi. Yüce bir ikazla, kendimi bağlı hissettiğim her şeyden uzaklaştım, câri hayattan soyutlandım. Geldiğimde validem, çay içim tarzıma çoktan formatı atmıştı bile.
Mini bir çay demleme seti vererek beni yeni bir hayata uğurladı.
Bu set, daha önce markette inanılmaz bakışlar arasında aldığım setin en mini modeliydi. O kadar şirindi ki, içine çay atıp da bu aletin altına ateş sürmeye kıyamazdınız. Ama ben kıydım, ne yapacağım yani. İyi de oldu sonra. Temizlemesi zorlaştı, su bölümünün kapasitesi azdı, üç kişi için ideal değildi filan…
Ve bu akşam kaarim…
Elimi dolapta atıl duran mutfak eşyaları arasında gezdirirken bir porselen yapılanma dikkatimi çekti. Gözlerimle olay yerine intikal ettiğimde bir de ne göreyim, porselen bir demlikle karşı karşıyayım. Hemen zihnimde çayların sol yanlarında yazan “porselen demlik tercih edin” ibareleri canlandı ve bir hışımla bu demliği aprona aldım. İçine iki adet “örl grey” demlik poşeti atarak kordelayı kestim, hizmete açtım.
Ya kaarim, şaşırdın değil mi bu adam nasıl örl grey çay içiyor diye. Aslında yaptığım kişilik testlerinde “kaçak çay”a yakın çıkıyorum ama benim de plaza insanları gibi “örl grey” içesim geliyor arada. Yok yok kaarim. Benim klişeleşmiş bir çay zevkim yok. “Yeşil çay mucizesi”ni bile kanıksadım artık. Annem bana önceden nane limonu zor içirirken, şimdi hadi bi tane yapsana diyebilecek bir meşrebe gelmiş bulunuyorum. İş yerinde “natural bitki çayı” adlı ne olduğu belirsiz bir kağıdı sıcak suyun içerisine sallarken bir an bile düşünmüyorum acaba ne içiyorum diye. Bıktım artık. Bıktım Winamp’tan. Playlist’imi artık kaydetmeden “New” diyerek uçurmak istiyorum. Evet, tüm şarkıları, tüm çayları silmek istiyorum belleğimden. Yeniden, “daha dün annemizin kollarında yaşarken”le başlayıp “öğretmen öğretir, aaa bee cee” ile devam etmek istiyorum.
Ya bıktım ben bu işlerden kaarim. Ne yapsam bilmiyorum.
Canımdan bir parçasın; söküp atamıyorum.
Nisan 8, 2006 2:12 pm
Annem de yaptığı yemek güzel olunca -ki her zaman güzeldir;) – “gönül ateşinde pişti” der…
Nisan 19, 2006 1:10 pm
porselen demlik bizim evde her zaman tercih sebebidir. çayı kolay kolay bayatlatmaz, acıtmaz yani.