Ben gideyim, yol gitsin
Kaarim diyorsun ki bu adam neden bir kandil gecesi, kandillerimize üflemek yerine tuttu iktibaslar yaparak geçiştirdi. Hani insan biraz alaka gösterir, kandil kutlar, SMS atar, gözlerimizden öper. Yok bu Mec robotun tekidir, selam vermesini sağlamak için selamını almak gerekir…
Yok kaarim, bilmiyorsun daha mevzuları.
Bak şimdi anlatayım.
Ben kandil gecesi her geleneksel Türk müslümanı gibi takkeyi aldım camiye doğru yola çıktımdı. Gölgem düştü dar sokaklara, kaldırımlar şiirini hatırladım. Beni bekleyen hayal yoktu ama Kemal Tahir’in niyeti kötü romanına gitti kafam. Başında denk geldiğim, camiden dönen cemaati öcüleştiren tasvir yüzünden elimden atmıştım romanı. Hastalıklı, kompleksli adamlara giç gelemem.
Gittim, camide bir sütun arkasına yerleştim. Hep kendime bir yer yaparım camilerde. Sütun arkaları tercihimdir. Sınavlarda hocayı en az gören sıraya konumlanma güdüsünden kaynaklı istemsiz bir tavır bu sanırım.
Bir de tespih çeşitlerine yakın olmasına gayret ederim yerimin. Tespih askısındaki en güzel, imamesi en dişe dokunur tespihi çekerek 360 derecelik seyahate başlarım.
Senaryo buraya kadar aynı oldu kaarim. Bir mevlüd kandili akşamıydı, cemaat olağandan fazlaydı. Çocuklar gelmişti, bayanlar vardı yukarıda. Ortam sağlanmıştı yani.
Vaaz vardı. İstediğim buydu. Bize bir kaç esinti getirsin Efendimiz’in ikliminden diye bekliyorum. Hayatından en azından bir kaç detayı nakletsin, biz de bakalım O’nun çizgisinden ne kadar sapmışız. Neyimiz yamulmuş, neyimiz dağılmış. Tüm din kardeşlerimle, herkesle bir iklim değişikliği yaşayayım dedim.
Yalnız dedim de öyle olamadı malesef. Ya benim alıcılarda sorun vardı ya da bu vaiz gereğinden fazla bağırıyordu. Alemlere rahmet olarak gönderilmiş en şerefli, en mükemmel insanı anlatırken nasıl öyle yüksek bir ses perdesi kullanıyordu…
“Kuran böyle diyoorr, Hadis böyle diyooorrr, diyooooor diyorum diyooor”
Hayır demiyor. Bağıra bağıra hiç bir şey demiyor. Ben sayın vaizim, senin bağırmandan bir şey anlamıyorum. Ne Efendim’i düşünebiliyorum, ne hayatını, ne sünnetini… Bu gürültüye dayanamam vaizim, canım, ciğerim. Sana son bir fırsat. Bana ufak bir şey anlat O’na dair, beni O’na götür, hiç olmazsa yaklaştır…
Yok abi, yok. Algılarım “error veriyor”.
Tespihi askılığa düzgünce astım. Cemaatle namaz fırsatını kaçırmayı göze alarak kalktım camiden. Takkemi cebime koydum. Yarışmacı arkadaşlara başarılar diledim. Geldim eve, açtım bilgisayarı. Yok açmadım, açıkmış zaten. Ya uff bilerek açık bıraktım, tamam.
Hoca orada bağırırken ben burada takkemi kuşanıp sessiz sedasız bir şeyler okudum. Okuduklarımın bir kısmını da seninle paylaştım kaarim.
Ertesi gün gelip Yıldız ile sevgili Diyanet’imize bir mail çaktık. Durumu izah ettik. “Devlet buna bir şey yapması lazım” dedik. O’na dair bir çok kaynağa her şekilde ulaşabiliyorken, bir mabed atmosferinde hakkında en ufak anlaşılır bir söz dinleyemediğimizi üzüntüyle belirttik.
Hadisenin özü budur kaarim. Telaş etmeyesin. Mail adresini ver de bir ara sana şu kandil .ppt’lerinden yollayayım. SMS de atarım telefonun verirsen, 250 kontör olmasa da biraz var işte. Bu kontör de faniymiş onu anladım.
…
Söyle istemez misin kaarim, dünya onların, ahiret bizim olsun…
Nisan 14, 2006 4:53 am
Az önce blogunuzu baştan sona inceledim de(her yazıyı okuyamadım,zamanla okurum) güzel bir ifade tarzınız ve anlatımınız var.Bloglar içinde kültüre, yazıya önem veren insanları görmek beni ziyadesiyle sevindiriyor.Kendinizi daha da geliştirip kitap yazarlığı da yaparsınız inş.
“Ne yazıkki imamların vaazlarını da sistem belirliyor.Bunun haricinde camilerde kullanılan hoparlörler filan sesi manasızlaştırıyor, mekanikleştiriyor. Çıplak ses kullanılabilse daha iyi.Gerçi o zamanda koskoca caminin neresine ses gidecek?Camilerdeki ses aygıtları kalitelendirilsin öyleyse”, diye düşünüyorum…
Nisan 14, 2006 10:48 pm
onlar?
Nisan 17, 2006 10:55 pm
Dünya onların ahiret bizim olsun inşallah.Evet…