“En değerli kitabınızı bir dostunuza hediye edin”
Eşyanın Ruhu Yoktur
Bütün cisimler gibi kullandığımız eşyaların da üç boyutu olduğunu sanırız ama sıradan bir bakır tencerenin enine boyuna ve yüksekliğine bir de zaman boyutu ilave ederseniz insanoğlunun en aykırı taraflarından biriyle karşılaşırsınız; o rahmetli büyükannenin çeyiziyle birlikte baba evinden getirdiği seksen iki yıllık pilav tenceresidir. Hayır, o sıradan bir mutfak avadanlığı değil, büyükanneye ve onun gittikçe bulanıklaşan hatıralarına dair bir uzviyettir. Zamane hanımları ne atılmasına, ne de satılmasına müsaade ederler. Aşınmış kalay tabakasının altında gülümseyen bakır kızılına, sağından solundan ezilmiş kapağına bakar ve onda büyükanneden bir iz ararsınız; nâfiledir.
Eşyanın ruhu yoktur! Üstelik zamana karşı arsızlık sayılabilecek ölçüde dayanıklıdır. Sıradan bir cam eşya, diyelim ki, her mahalle bakkalından üç-beş bin liraya temin edebileceğiniz bir cam bardak, onbin seneye “bana mısın” demeden meydan okur. Şaka değil, yüz asırdan bahsediyorum. Yüz asır içinde şöyle böyle yüz elli insan neslinin kemikleri unufak olup toprağa karışır da, sizin cam bardak en küçük bir aşınmaya bile uğramadan ve kendisinden su içen insanlardan hiçbir nişane bırakmadan sapasağlam kalır. Buna rağmen biz, her nedense eşyalarımıza, bizden daha dayanıksız şeyler gibi davranır, türlü ferasetler göstererek biz yaşadıkça bizimle yaşamalarını isteriz.
Eşya, ne kadar sofistike bir tarzda üretilmiş olursa olsun yeniden üretilebilir ama insanın ancak bir tane hayatı vardır. Bu açıdan bakılınca, ihtiyaç defetmenin haricinde insan-eşya ilişkisini şirazesinden çıkaran antika merakı ve bu merakın çevresinde geliştirilen her nevi disiplin ne kadar abes görünüyor.
…
Antika, insanla eşya arasındaki ilişkinin zıvanadan çıkmış halidir ve antika merakının bir adım ötesinde eşyaya tapınma sendromları boy gösterir.
…
Eskiler Alayım
Eskiyi severim çünkü kıdemi vardır; ürkünü duymam, kolay âşina olurum; hafızası vardır. Eskiyi severim çünkü her şey olup bitmiş gibi görünmesine rağmen insan zihninin kaleydoskopunda değişebilir bir esnekliğe sahiptir. Eski, “ölçülmüş, tartılmış ve hakkında hüküm verilmiş” bir alandır.
Antikadan nefret ederim çünkü eski olanı cisimlendirir ve aslından yüksek bir etikete terfi ettirir. İsterse Sultan Palamut’un, üstüne zümrüt hâkkedilmiş gümüş hoşaf kâsesi olsundur. Antika merakında bir nevi eşyaya perestiş tavrı bulurum. Sahibi öldükten sonra hâlâ yaşayan ve üstelik bir hayli para eden eşyalardan nefret ederim; gündelik hayatta ancak belirli bir ömrü olan şeyleri anlayabilirim. Zamana meydan okuma iddiasındaki şeyler, beni hep itmiştir. Geçicilik ve fânilik çok güzeldir, tam bize göredir; insanîdir, zâta mahsustur ve bize dairdir. Hakikatte neyin kıymetli ve kıdemli olduğunu ancak “fânilik” vakıasının pencerelerinden görüp idrak edebiliriz.
Haydi, artık kırılan bardaklara, çatlayan fincanlara, bozulan takımlara, epriyen gömleklere, lekelenen kravatlara, kaybolan kalemlere, çalınan kolyelere, çaptan düşmüş möblelere, demode arabalara, sökülen elbiselere, kaçırılmış trenlere ve yitirilmiş fırsatlara üzülmekten vazgeçin; hattâ içinizde bir yerlerde tekmelenip duran mal hırsının gözünü morartmak için kütüphanenizin en değerli kitabını bir dostunuza hediye edin! Mal, canın yongası değil fidyesidir!
Jack London, haset birkaç dostu (!) tarafından yakılan evinin küllerini seyrederken ne demişti:
- Ev yakan takımından olmaktansa, evi yananlardan olmayı tercih ederim!
İnsanlar ölür, eşyaları yaşar; onların sizden sonra da yaşamaları için niçin tasalanıyorsunuz? *
* A. Turan Alkan, “Üç Noktanın Söylediği”, İstanbul 2004, s.101-103
“Modern Mabetler”
Şofer ile üzerinde pek bir tartıştığımız husus bu.
Bundan 12 sene evvel, iktisatçı Mustafa Özel yazmıştı. Tekrar okuyalım. Ve geldiğimiz hâli de göz önünde bulundurup tekrar fikredelim. (Yazı içerisindeki vurgular şahsıma aittir, hikmetinden suâl olunmaz kaarim.)
Bonmarşe 142 yaşında, Mega alışveriş merkezleri daha genç. Maddenin ruh üzerindeki hakimiyetini temsil ediyorlar. Birer mübadele mekanı olmaktan çok, eşyaya duyulan açlığın giderildiği birer tapınak adeta. Soğukluğun sıcaklık, yabancılığın dostluk, psikolojinin biyoloji üzerindeki zaferi.
Ondördüncü yüzyılın ünlü toplumbilimcisi Ibn Haldun’a göre, yerleşik ve medeni hayat “bolluğun bütün çeşitlerini elde ederek yaşamak, bu çeşitleri güzelleştirmek ve daha süslü yapmak; yemek, elbise, yapı, yatak, tabak ve çanak gibi her nesneyi güzelleştirmek” demekti. “Insanlar göçebe hayatı yaşadıkları dönemlerde birçok zanaatların ürünü olan bu nesnelere ve onları süslü püslü yapmaya muhtaç değildiler. Fakat medeni hayata geçip, bunları en mükemmel ve en zarif biçimde yaptıktan sonra, diledikleri biçimde kullanmaya ve bu nesnelerin bir çok çeşit ve cinslerini talep etmeye başladılar’’
Yine Ibn Haldun’a göre nüfus arttıkça talep de artar. Artan talep üretimi kamçılar. Yeni yeni zanaatlar doğar. Zanaatlar geliştikçe ihtiyaçlar çoğalır. Insan yeni hazlar arar, yeni araçlar bulur. Talep arzı ortaya çıkartır, arz talebi. “Şehir ne kadar kalabalıksa, ahali o kadar müreffeh, zanaatlar o kadar itibardadır. Şehrin dilencileri bile daha zengindir.’’
Demek ki medeni hayat (yani, şehir hayatı) başlangıcından beri insan psikolojisini, biyolojisinin yerine ikame etme, yani istekleri ihtiyaç haline getirme peşinde olmuştur. Hatta bir bakıma şehirler ancak böyle varlık kazanmışlardır. Ne var ki, sanayi devrimine kadar psikolojinin zaferi çok sınırlı idi. Üretim esas olarak toplumun temel (biyolojik) ihtiyaçlarını gidermek üzere yapılıyordu. Sanayi kapitalizmi eski denge ve anlayışları altüst etti. “Ihtiyaç ekonomisi”nden “kâr ekonomisi’’ne geçildi. Bunun için insanlara mal talep etmelerinin öğretilmesi gerekiyordu. Bu önemli görevi soylu (!) bir sanat üstlendi: Reklamcılık. Daha doğrusu, reklamcılığı da içine alacak biçimde, pazarlamacılık.
Büyük alışveriş mağazaları, etkin pazarlamacılığın ilk örneklerinden biri. Jean Aristide Boucicaut 1852 yılında Paris’te Bac ve Sevres sokaklarının kesiştiği köşede Bon Marche adlı dükkanını açtı. Sloganı “Giriş serbesttir’’ idi. Dileyen içeri girip gezebiliyor, malları inceleyebiliyordu. Her malın tespit edilmiş bir fiyatı vardı ve bu fiyatlar piyasaya göre çok ucuzdu. Ayrıca müşteriye aldatılmadığı duygusu veriliyordu; satış elemanları en küçük bir kusuru bile müşteriye güya haber veriyorlardı: “Sayın bayan, şu küçük çizgiye dikkatinizi çekerim, gözünüzden kaçmış olabilir.’’ Kurnazca düşünülmüş bu gibi taktiklerin halk üzerindeki etkisi büyük oluyordu.
Bon Marche o kadar büyüdü ki, yirmi yıl sonra açılan yeni mağaza için Büyük Larousse Ansiklopedisi “Saray’’ kelimesini kullanıyordu. Romancı Emile Zola, ‘’Müşterilerden oluşan bir cemaat için yapılmış modern bir katedral’’diyordu. Yirminci yüzyılda, ekonomik yenilikler daha çok Amerikan damgası taşıyor. Süpermarket fikrinin mucidi, Michael Cullen; bu ismi ilk kullanan ise W. H. Albers. 1929 bunalımı işyerlerini birer birer sarsarken, Cullen çalıştığı küçük mağazalar zincirinin patronu Albers’e zehir zemberek bir mektup yazıyordu: “Uyuyoruz be! Dört bin şubeyle olmaz bu iş. Bir kısmını silkelemek lazım. Küçük dükkanlar çok para yutuyor; satışları az, ıvır zıvır giderleri fazla.’’
Cullen’in patronuna yazdığı mektup aylarca patronun masasında kaldı. Kızgınlığı artan Cullen işten ayrıldı. Arkadaşı Harry Sokoloff ile ortaklaşa, New York’un sönük bir banliyö semtinde ilk dükkanlarını açtılar (1930). Gazetelere iki sayfalık ilan veren Cullen, kendini “Kral Cullen: Dünyanın en büyük fiyat kırıcısı’’ olarak takdim etti. Insanlar en uzak semtlerden gelerek, Kral’ın mağazasından alışveriş yapmaya başladılar. Mağazada ev gereçleri, mobilya, kozmetik, herşey vardı. Üstelik çok da ucuzdu.
Cullen’in gazetelere verdiği reklamlar gün geçtikçe daha bir cafcaflı oluyordu. “Kral Cullen kimdir?’’ diye soruyor, sonra yine kendi cevap veriyordu. “Gerçek adı bu mu? Bu o mu, o bu mu? Işin arkasında başka biri mi var yoksa? Pekala, işte anlatıyorum…’’
Iki yıl sonra mağazalarının sayısı sekize, dört yıl sonra onbeşe ulaştı. Fakat büyük projesinin altıncı yılında hayata veda etti. Bir zamanki patronu Albers, şirketinin satışlarının iyice düştüğü bir sırada Kral Cullen’in yükselişine şahit oldu ve onunla görüşmek için çok çaba harcadı. Ama nafile. Günün birinde kendisine yazılan ünlü mektubu hatırladı. Mektubu bulup okudu ve Cullen modeline aklı yattı.
Albers ilk mağazayı Cincinatti’de açtı ve buraya şatafatlı bir ad taktı. Süpermarket. Cullen modeli düşünmüş, Albers adını koymuştu yeni alışveriş mekanının.
Bu mekanlarda alışveriş yapanlar, “klasik’’ müşteriler değildi artık. Klasikler eşyayla beraber “sıcaklık’’ arıyorlardı; her alışveriş bir dostluk ilişkisiydi aynı zamanda. “Yeni’’ müşteriler bolluk ve ucuzluk peşindeydiler sadece. Süpermarketlerde herşey bedavaydı sanki! Bu duyguyu öyle ustalıkla veriyorlardı ki, müşteriler gerçekte ihtiyaç duyulmayan birçok şeyi de satınalıyorlardı.
Kredi kartları, modern alışveriş merkezlerinin zaferini perçinledi. Kartla yapılan alışveriş, “bedavalık’’ duygusunu pekiştirdi. Iktisat teorisinin “rasyonel’’ tüketicisi, irrasyonel bir yaratık olup çıktı. Şu anda Amerika Birleşik Devletleri’nde kartla hesapsız alışveriş yapma hastalığına yakalanmış insanları tedavi etmekte olan sağlık merkezleri giderek yaygınlaşıyor.
Hülasa, alışveriş merkezleri modern birer tapınak bugün. Insanlar eşyaya karşı açlıklarını gidermek için saatlerce rafların arasında geziniyor, mallara dokunuyor, etiketleri yokluyor ve boyuna hesap yapıyorlar. Hesapsız hesap yapma hüneri galiba sadece modern insana özgü. Işin garip tarafı, bu tapınaklar insanların manevi/toplumsal ihtiyaçlarını gidermiyor, onları yeni ihtiyaçlar içinde boğmaya yarıyorlar sadece.
Bize gelince, kendi “tüketim’’ kalıplarını geliştirmekten bile aciz olan, empoze edilmiş fikirler gibi, empoze edilmiş tüketim kalıplarıyla yaşayan toplumların iflah olması mümkün değildir. Üretmeden tüketmeyi düşünen toplumlar, başkalarının kuklası olmaktan hiçbir zaman kurtulamazlar.
Biz… haksız mıyız?
Fast food adı verilen hazır yemek lokantalarında ayak üstü atıştırmak, satıcı—alıcı ilişkilerindeki insânî sıcaklığı berhava eden süpermarketlerden alışveriş etmek, yüzlerce, binlerce çirkin otomobilin akılalmaz bir trafik karmaşasıyla terörize ettiği caddelerde bir yerden bir yere gitmek, güzelim mektuplar yerine telefon mesajları veya elektronik posta kutusunun içine nasıl girdiğini hâlâ anlayamadığım kısacık makina fontlarıyla kullanılan ama daha “manüel” yani elle yönetilebilir bir dünyayı da gördük. Gaz lambasından lazer aydınlatmasına, kömür maltızından, sobadan ve mangaldan tabii gazlı ısıtma sistemlerine, kara trenlerden jet uçaklarına ve daktilodan bilgisayara terfi etmek herkes için aynı derece latif görünmeyebilir. Bizim kuşağı, birbirini çiğnercesine ardarda sökün eden teknolojik yeniliklere ayak uyduramamak değil, gündelik hayatın her geçen gün daha fazla denetimimizden çıkması ürkütüyor. Biz vaktiyle tercihini “manüel”, yani vasatî zekâ ile, mekanik usûllerle ve insan tâkatını ve sabrını zorlamayan, beşerî güçle idare edilebilen bir hayat tarzından yana kullanmış bir kuşağız; bu yüzden “plastik para” adı verilen kredi kartları yoluyla alış—verişten nefret ediyor, her defasında göynümüş meşinden mâmul cüzdanımıza davranarak, “ne kadar ekmek, o kadar köfte” düstûrunca aksâtamızı peşin para ile görmeyi seviyoruz. “Pop art” denilen, “bilinçaltı”, “postmodernizm” veya “underground” diye anılan tuhaf sanat akımları bizde heyecan uyandırmıyor; biz musikide, mimarlıkta, şiirde, resimde ve güzellik adına değerlendirmeye giren her şeyde “klasik” zevklere bağlıyız.
Mahalle hayatını özlüyoruz evet, “sokak” denilen o harikulade insânî iklimi özlüyoruz, içinde turp, maydanoz, soğan, pancar, gül, hatmi ve fesleğen yetiştirilen bostanları, erik, ayva, armut ve vişne ağaçlarıyla her sonbaharda bir renk çılgınlığı teşhir eden bahçeleri özlüyoruz. Niye yalan söylemeli, apartman denilen gönüllü mapusanelerden nefret ediyoruz. İthal kömür isi, egzos püskürtüsü, plastik ve balçık teneffüs etmeyi reddediyoruz; onun yerine çürümüş yaprak, nemli toprak, yağmur ve ekmek kokusunu istiyoruz.
Biz elektronik yerine “mekanik”i seviyoruz; tamirine akıl sır erdiremediğimiz, en küçük ârızada bizi “servis servis” gezdiren bir nevi modern çağ simyagerliğinden başka bir şeye benzemeyen ultra cihazların soğukluğu bizi ürkütüyor. Biz tamirden anlayan bir nesiliz; kullandığımız her şeyin sağını solunu gerektiğinde söküp, yağlayıp, temizleyip onarabilen ve en mühimi ne zaman işe yaramaz hale geldiğine bizzat karar verebilen bir nesil. Bizim için kalleşlik, sadece insanı arkadan vurmak anlamına gelmiyor; kalleşlik, insanı aradan çıkaran, insanı kibirli uzmanlık maharetine muhtaç eden, onu kendi kendine yeterlikten alıkoyan herşeydir.
…
Argo yok; argo, “alt dil”; kanundan kaçanların dili. İnsanlar birbirlerine nezâket ve karşılıklı saygı telkin edecek güzel kelimelerle konuşuyorlar. “Hayırlı sabahlar.. hükmetlerimi söyleyiniz… hanımefendi nasıllar… müşerref oldum efendim..” gibi kalıplar, söze başlangıcın asgari kelimeleri. Sahici zamanlardı onlar. Eşya, teknoloji ve insan müsellesinin en tabii karar noktasında âhenk bulduğu ama mutlaka insanın eşya ve teknoloji üzerinde hükümran ve nihai belirleyici olduğu zamanlar.
…
Ve galiba nostalji böyle bir şey; evdeki hesap çarşıya uymadı pek; ne yapalım; nostalji ise nostalji, gericilikse gericilik ama çeşm—i insaf ile siz söyleyin: Haksız mıyız?
Her cümlesine, forum ağzıyla “+1″ dediğim bir yazıdır bu. Tamamını dilersen okursun kaarim.
Sahi… o sahici zamanlarda yaşamak isterdim ben de. Ama bu rüyam az sonra “Publish” butonuna bastığımda tuzla buz olacak.
Susadım. Bu sucu da hep erken kapanıyor. Değiştirmeliyim.
Ağla karanfil ağla
Ağlat… inlet meydanı!
Bir çocuk olanda, 15 yaşlarında. İstanbul kapıları açıldı, ruhuna, ağarmaya yüz tutan saçlarına. Acıbadem köprüsünü bulmak için indi, dolmuşlara bindi. Yolunu kaybetmeden, yeni yollar buldu işte.
İşte gelmişti. 15 yaşlarında, saçları ağarmaya yüz tutmuş bir çocuk olanda.
Karşıya geçti. Beyazıt Meydanı’nda, bir takım ülkeleri protesto etti. Bir takım sloganlar attı. Bir takım elleri havaya kalktı. Bir takım işaretler yaptı. Gaza gelmişti. “Ya sev ya terket” mi diyordu? “Ya Allah Bismillah” mı? Aksaray’a yürüdü oradan. Sonra dağıldılar. O da dağıldı.
17 yaşlarında, saçları biraz daha ağarmış çocuk olanda. Bir karanfil konserinde. Sahnenin arkasında. Olup bitene bakıyordu.
Sakallı bir adamdı bu sahnedeki. Hasan Sağındık mı? Arkasında uzun saçlarıyla, elinde kocaman gitarıyla, çok sonraları Tuba Ünsal’ın elinden üzüm yerken göreceğimiz Mehmet Ali Gündoğar…
Kocaman bir salon. Karanfile “ağla” baskıları.
Ağla yürek boşalsın
Oysa başka bir adam bir yandan “ağlama karanfil” diyordu. Karanfilin paradoksu sarsıyordu çocuğu.
Şimdi çok gerilerden bir “Ağla Karanfil” nidası geliyor kulağına. Karanfiller dökülüyor başından aşağı. Saçları… kaldı mı ki?
Harman yeri sürseler
Kaarim, günler günleri kovalıyor. Zaman, -ki en büyük nimetlerden biri o da- bize yaşadığımızı, diri olduğumuzu hatırlatmak istercesine coşkuyla akıyor kılcallarımızdan. Parmaklarımda, avcumda, ayamda takvimler görüyorum. Takvimde denizler… boğulmalar, dirilmeler, tekrar boğulmalar.
havalandı kâğıtlar.
odamda kıyamet var!
Kağıt gemi deyince içimiz bir hoş olur. Bükülürüz, ıslanırız. Öyle miyim ben kaarim şimdi? Takvim yapraklarından müteşekkil bir gemi mi oldum? Bugün doğan çocuklara verilen isim mi oldum?
Açıp biraz şiir okumalıyım biliyorum.
Örovizyon yarışmasına, Finlandiya’ya, Aziz Başkan’a, Danıştay saldırısının perde arkasındaki çeteye, 53 devlet üniversitesinin rektörüne, şoförler odasına, Suşehrililer derneğine, İzmir’de doğuluları kovan köylülere… yaşadığım ve yaşadığımız tüm şatafata… direnerek…
Şiirler okumalıyım bugün.
Istanbul dolmalıyım. Balık-ekmek kokmalıyım. Sinan gibi bakmalıyım şehrime; susayana su, kul olana kubbe olayım diye. Hüdayi gibi namaza koşmalıyım; en deli yağmurda.
Yapabilirim elbet. O isterse yollar açılmaz mı? Sular büklüm büklüm burulmaz mı?
Sıra sende İstanbul!
Senin siluetin işte, gökkuşağı saklı ellerimdeki.
Ve senin şiirlerin, başıboş esen, takvimlerimi dağıtan… dalgalı denizlerimdeki.
Farkındayız, tehlikeli oynuyorsunuz
Kaarim, belki hâlâ anlamayan, bilmeyen, aylak aylak dolanan ya da bilmek istemeyenler vardır. Ben hepimiz için tekrar ediyorum.
Birkaç haftadır, bir gazete binasına “tekbir” sesleri eşliğinde atılan bombalar ve ardından Danıştay 2. dairesine yapılan kanlı saldırının hedefi bellidir.
Bu saldırının hedefi, Türkiye’de demokratik bir seçimle iş başına gelmiş, iyi kötü bir şeyler yapmaya çalışan ve gelmiş geçmiş hükümetlerden başarısız da sayılamayacak 59. hükümettir. Bunu anlayamayacak insanın aklından veya iyi niyetinden şüphe ederim.
Tüm bunlar, “Tehlikenin farkında mısınız?” sloganıyla başlamış bir kampanyanın kararlılıkla atılan adımlarından biridir. Televizyonda o reklamları boşuna izlemediniz yani. PR çalışması ile beraber başladı bunlar… 19 Mayıs Resepsiyonu’nda besbelli yeni hamleler olacak… “Gör bak neler olacak?”
Demokratik yollarla, siyaseten yıpratılamayan bir hükümetin ve meclisin başına çorap örerek, ekonomiyi, zenginliğimizi, refahımızı hiçe sayarak tatbikata konmuş hâin, aşağılık bir tertiptir bu.
Ama bu örülen çorabın esas derin ve kalıcı etkisi yine başını örten Türk insanına kalacaktır. Bu işten en zararlı çıkacak kişiler onlardır ve zaten ortadaki esas gaye de budur.
Hükümetten veya Meclis Başkanı’ndan şu minvalde bir beyan beklerdim: “Bu saldırının ana hedefi, demokratik lâik Türkiye Cumhuriyeti ve onun yürütme ve yasama organıdır. Bu katliam üzerinden yürütme ve yasamaya saldıran herkes de bu tertibin bilerek veya bilmeyerek parçasıdır.”
Kaarim sana aydınlık bir geleceği yazmak isterdim. Ama yok işte. Moralim bozuk.
Sen yaz kaarim, bir kenara yaz. Mikrofona geçip hain hain konuşan herkesi yaz bir kenara. Darbelerle gidip gelmiş dokuzuncu senfoni şefinin hâlâ utanmadan, sıkılmadan, “eğer seçim olsaydı darbe olmazdı, bıdı bıdı, vart vurt böüüüüü” diye kusuşuna iyi bak.
Tehlikeli bir oyunun ortasındayız. Rol alanlar, rollerini yine çok iyi yapacaklar, “casting” sağlam.
Kısa aralıklar ülkeyi gerecek olaylar vuku bulacak, kaos tedricen artırılacak.
Umud ediyorum ki memleketimizin geleceğiyle oynayan bu adamların, bu “kampanya” sahiplerinin, pimini çektikleri bombalar ellerinde patlar.
İnsan yanında bir Aslan Bey olsun, anlatsın şu işlerin perde arkasını istiyor. Breh breh!
Kimsiniz? Nesiniz? Niye varsınız? Ne istiyorsunuz?
Kimsiniz bilmiyorum. Ama kendinizi fevkalade akıllı zannettiğinizi görüyorum.
Size böyle bir komplo için yem veren gazeteye de, bu tezgahı akıl eden şeytanî dürtülerinize de, o silahı çeken haysiyetsize de… hepinize, tümden beddua ediyorum.
Ne hakla Allah’ın adını bu kanlı planlarınıza alet edersiniz? Ne hakla, her müslümanın beş vakit namazda, tesbihatta tekrar tekrar kalbiyle zikrettiği bu lafzı karanlık dillerinizle kirletirsiniz?
Ne hakla bu memleketin yetiştirdiği bürokratları, gazetecileri, aydınları fedâ edersiniz?
Bu ülkenin geleceği için en ufak endişe taşıyan varsa aranızda; elini vicdanına koyup düşünsün. Ne yapmak istiyoruz biz diye kendine sorsun.
Eğer hiçbir tasanız yoksa ve zaten bu ülkenin huzursuzluğu, esareti, sefaleti için kafa yoruyorsanız; Allah tezgahınızı, hesabınızı başınıza devirsin; altında kalın!
“Yazıyorum çünkü derdim var”
Rasim Özdenören, 50 yıldır niye yazdığını anlatmış.
Kahve kalbe iyi geliyor
Kalp sağlığını kim umursamaz değerli kaarim. Yoksa senin bu konuya dikkatin, Becel reklamlarını seyretmekle mi sınırlı? Bir kalbin olduğunu, Siyami Ersek’in önünden Kadıköy’e yollanırken mi hatırlıyorsun sen de?
Yoksa bir papatyanın yapraklarını elinde un ufak ettiğinde, “sevmiyor ulan” diye çiçeği bir kenara attığında, Behçet Necatigil’in “Sevgilerde”sini okuduğunda, bir yaşlı amcanın efendisinin adını duyar duymaz elini göğsüne götürüp dudaklarını kımıldattığına şahit olduğunda mı anlıyorsun, senin de kalplerden bir kalbe sahip olduğunu.
Bir arkadaş demişti ki “kalp değişen demektir”.
“Allahümme ya Mukallibel kulûb, sebbit kalbi ala dinike!”
Senin de renklerin değiştiğinde, gökkuşağın solduğunda, kitaplarının kokusu geçtiğinde, papatyaların kuruduğunda… söyle sen de değiştiğinde bir kalbin olduğunu hissetmiyor musun hiç?
“Ey kalpleri çeviren Allah’ım!”
Ben ne arşıma sığarım ne semâma… Ben yanlızca iman eden kulumun kalbine sığarım. Duyduğunda bunu bir titreme almıyor mu kalbini anlat bana kaarim. Elini yumruk yapıp, benim kalbim bu kadar, bundan büyük değil… Ama küçük Kalbimin sahibi en büyük olandır, Allah’tır dediğinde sana “kalbini aç o zaman” demiyorlar mı?
“Kalbimi dinin üzere sabit kıl!”
Damarlarında coşkuyla gezen lökositlerin, trombositlerin dilinde hep aynı ezgi yok mu dinlet bana kaarim.
Biliyorum. Senin de bir kalplerden kalbin var.
Ve diyorlar, kahve kalbe iyi geliyor.
Kahveni nasıl arzu edersin?
Bana “sağcılar Linux kullanmayı bilmiyor” dedirtemezsiniz
Dün UTF-8 ile kodlanmış bir rüya gördüm.
İlk başta ISO-8859-9 sandım kodlamayı ama baktım bu rüya “artiz” çıktı. Pardus ekibinden felan mı gelmişti konmuştu dallarıma. Ehl-i Linux biri çıkacaktı karşıma, âşikar.
Biraz komünist mi olmak gerekiyor Linuxçu olmak için diye sordum rüyamda sigara içen yakışıklı ve top sakallı adama.
Sigarasından derin bir nefes çekti. Tişörtündeki penguen resmini gösterdi.
Sen bunu Tayyip Erdoğan mı sanıyorsun?
Yok dostum. Selçuk Erdem de sanmıyorum. Basbayağı Linux’un hayvanı o işte.
Dedi ki ecmaîn Linuxçular da var. Bak ceviz.net tayfasına, biraz incele. Demografik yapısına bak. Biz Linux camiası kozmopolit bir yapıdayızdır. İçimizde hacısı da vardır, bektaşisi de, ateisti de… Mevlana da bu devirde yaşasa Linux’ta yazardı Mesnevî’sini. Çünkü onun öğretisini, “Gel, ne olursan gel” vecizesini düstur edinmiş bir camiadır bu. Hangi işletim sistemini kullanıyorsan kullan yine de gel demişizdir ağımıza düşürdüğümüz gençlere. “Next next” kolaylığı ile dalga geçip kendi “next next”lerimizi inşa eder olmuşuzdur.
Soruna gelecek olursak. Linuxçuluk solculuk değildir. Bağımsızlık da değildir. Bu bir tasavvufî yoldur. İnsanın kendi ruhunu, mayasını özgürleştirmesidir. Biz insana bir çift kanat vaadederiz. Ama uçmak onun işidir. Uçacağının garantisini vermeyiz.
Neden sağlam Linuxçular varken sağlam Microsoftçular yok?
Çünkü Linux, -bundan solcular hazzetmese de- nurculuğa benzer. Benliği öldürüp penguene teslim etmektir kişiden beklenen. Microsoftçuluk, adeta Genç Parti sempatizanlığıdır. Musluk kapandığında bayraklar iner.
Sigarasının dumanı tüm odayı kapladı. Göz gözü görmüyordu. Rüyanın biteceğini düşündüm. Ama bitmiyordu. Ses devam etti, görüntü sizlere ömür.
Microsoftçular gibi “yapıyor olacağım” cümleleri kurmayız biz. Outlook da neymiş? Photoshop’u çoktan attık. “Özgür Yazılım” diye bir din var artık.
Ya ya, o bedava yazılım değil miydi?
Hayır, bilmiyorsan atlama her şeye. Özgür Yazılım, kaynak kodu ile beraber özgürce dağıtılan, çılgınca kullanılan, sadaka-i cariye misali bir zenginliktir. Siz ne anlarsınız ki bundan kuzum? Siz GIMP ile fotoğraf filtrelerini kullandınız mı hiç? VI ile tez yazdınız mı? Bu tadı bilir misiniz a gafiller?
Bu rüyanın rüya olmaktan çıkıp beni yargılayan bir mahkeme salonuna döndüğünü görmem zor olmadı. Bu top sakallı adamı traş etme isteğiyle kavrulmaya başladım. Gözlüklerini çıkarttım. Hala konuşuyordu. Sus ulan!
Linux, bir özge ateştir… Her ocakta yanabilmez.
Gönüldür kernelin kucağı… Her kuş varıp konabilmez.
Biz, biz, kapitalist düzene karşıyız! Mecliste Linux komisyonu kurulsun! Neden MEB verdiği laptop’larda Windows yükledi, ihanet değil mi bu araştırılsın! Ankara’ya, Melih Gökçek’in içine tüküremeyeceği bir yere Linus Torvalds heykeli dikilsin. Hutbelerde Özgür Yazılım kullanmanın faziletlerinden bahsedilsin: müslüman özgür yazılım kullanandır denilsin. Mevlid çıkışlarında lokum yerine “Pardus Çalışan CD” dağıtılsın. Görkem Çetin’in camiadaki karizması tescil edilsin, mümkünse başkan olsun, bi şey olsun. Bahadır Kandemir’e tatmin olacağı bir vazife verilsin. Fazla Mesai’de “Micros~1″ yazanlara madalya takılsın. Microsoftçulara lügat dağıtılsın, Türkçe öğretilsin. Linuxçuların kullandığı özgür Türkçe tuhaf karşılanmasın, TDK caizdir desin. Devletin tüm Windows makinelerine format atılsın, temiz bir gocuntu, olmadı Turkix, hadi o da olmadı Pardus kurulsun. Memurlara kabuk eğitimi verilsin, disk mount/unmount etmenin zevki aşılansın, çoluğa çocuğa özel günlerinde Linux’un evrensel sürümleri alınsın. Eş dost oturduğunda kapitalist ve sömürgeci düzenin yazılım şirketlerine veriştirsin, Özgür Yazılım’ın hayatı ne kadar kolaylaştırdığını konu edinsin. Firefox kullanmayan huzurdan men edilsin, ıslah evine gönderilsin. Vatandaşlık numarası yanında bir del.icio.us, bir Flickr, bir blogger, bir Wikipedia hesabı şart olsun.
Ah ah, Linux ideal olsun, mit olsun, nas olsun, doktrin olsun, tabu olsun, takıntı olsun, kuruntu olsun, Tayyip Erdoğan olsun, cumhurbaşkanı olsun, gönenç olsun, şakird olsun, alfabe olsun, turşu olsun, dua olsun… bu sene şampiyon olsun ulen!
Ne biçim bir rüya bu? Söyle WordPress, sen mi aldın bu adamı rüyama?
Nerede benim eski windows-1254 rüyalarım?
Nerede gözlüğüm, göbeğim, top sakalım?