İstiklâl Harbi mi Kurtuluş Savaşı mı?
Geldim kaarim geldim. Sen burada duru bir yağmur beklerken ben vizelere girdim, fön rüzgarlarına kaptırdım kendimi, kuru dallar arasında sen geldin aklıma, aklımı bir bayrak gibi göndere çektim İstiklâl Marşı eşliğinde… Hatırlar mısın bayrağı kim çekecek didişmesi arasında senin gözlerin beni arardı. Evet, çünkü ben İstiklâl Marşı’nın melodisini çalan orgun arka tarafındaki serin adamdım.
Bazen çok serin olurdu mesela. Klavye üzerindeki raks esnasında parmaklarım birbirine dolaşır ve ben hiç duyulmamış bir İstiklâl Marşı bestesini armağan ederdim kasabanın puslu havasına.
Şimdi benim sinüs kanallarımda bir doluluk var kaarim. Bak nasıl da başım ağrıyor çektikçe. Demek ki hastayım. Hı?
Ne diyorduk, İstiklâl Marşı… Nûr içinde yatsın aziz insan.
Yolda İstiklâl Marşı’na tutulup ayakta beklemek zorunda kalan bir vatandaş gibi gördüm seni kaarim. Ya da otobüs kuyruğunda, acaba bana oturacak yer kalacak mı diye meraklanan amcalar paniğinde…
Yolda ağır ağır yürüyen bir çizik delikanlı kıvamında gördüm seni kaarim.
Yolda, karşıdan karşıya geçmek için yeşil ışığın sönmesini bekleyen bir teyze tadındasın bugün.
Kaarim, bu yolculuğun bitmeyecek mi senin hiç? Bak ben vizelere girdim, hepsini sağdan soldan aldım yaptıklarımın. Hiç adetim değildi çalışmadan girmek, tanıyor musun beni?
“Okuduğumuzu anladık mı?” derdi ilkokulun Türkçe kitapları. Sonra “Kelimelerin dili” derdi. Bir gün bak bir gün, daha henüz menekşeler renklenmemişken, renksiz bir adam vardı, benim öğretmenim. Öğretmenim, canım benim, canım benim diyemeyeceğim kadar canımdan ıraktı. Ciğerim de değildi, pankreasım da. Her seferinde bana bir kabahat bulurdu bu renksiz adam. Mücrîmiydim onun lekeli dünyasının…
Bu bahsettiğim Türkçe kitaplarının bir sayfasına gömülmüşken kafamız… Bu adamın verdiği komutla, başlarımızı eğmişken kitabın beyaz dünyasına… Benim gözüm kaçmayagörsün yandakinin sayfasının beyazlığına. İnmeyegörsün bir zalim tokat başıma. Ben… ben. O zaman biz hocalara saygılıydık. Şiddete müracat edecek kadar “dakyanus” olsalar bile. Ağlamadım ben. Ertesi gün okula gitmek yerine evin yanındaki caminin şadırvanında geçirdiğim vakitler. Teyze, senin gözlerin de dürbün gibiymiş nasıl farkettin beni? Abla bu senin çocuk okula gitmemiş! Gitmez ya gitmez. Neden gitsin beyazlar varken siyahlara boyanmış bir kucağa. Neden gitsin?
Sınıfım değişti. Arkadaşlarım değişti. O adam sonra gitti.
Kaarim sen gitme. Beni bırakma böyle.
Haydi son ki üç: Korkmaaa sönmeeezz…
Yine yanlış çaldım di mi?