Su’ya Türkü
Nerdensin amca?
Artvin’in dağlarından.
Dağlarını bilmem ama seslerini bilirim orasının amca. Efkan Şeşen derim mesela sana, mavi gözlü bir adamdır; yüreği yangınlarda gezip durur. Kazım Koyuncu derim, Gelevera Deresi’ne ayaklarını salmıştır. Kimse tutmadı benim elimden, Zigana’yı görmedim bey amca.
Çok evvel zamanda geldik bu bir sengine acem mülkü fedâ olan mavi tenli şehre. Paşabahçe Tekel’de çalışır oldum, terzi olaraktan. Elbiseler diktim, sökükler tamir ettim. İğneler, iplikler, yüzükler, işçiler. “İşçisin sen işçi kal”lar…
Bu üstündekini de sen mi diktin amca? Ne kadar kalın bir cekettir böyle. Ne koydun içine, mermer tozu mu kattın?
Bir zaman felç geldi benim sol yanıma. Yattım kaç ay SSK hastanesinde. Sonunda mucize oldu, yendim felcimi.
Evin nerde amca?
Kanlıca tepesinde, boğaza panoramik bakanda, çayımı alanda, turnalara bakanda…
Yağmur var dışarıda. Caminin içindeki şadırvanda, ben şemsiyelerin sızdırdığı suya takılanda, bir öğle ezanı okunanda, âlemleri “felâh”a çağıranda.
Bu amcanın hayat hikâyesidir payıma düşen.
Bir oğlum var, şimdi albay emeklisi. İzmir’de “tripleks” aldı, orayı mesken tuttu. Bu oğlum askerî okula gireceği sıra, boyu-kilosu tutmadı. Ben de gittim komutanına, etme eyleme dedim. Bana yol gösterdi. Tekrar girdiği elemede ceplerine bozuk para doldurdum, boy ölçüsü alınırken de ayaklarını açtırdım.
Ne iyi etmişsin amca. Şimdi de camide bana bunları anlatıyorsun, helâl.
Öbür oğlum hayta oldu, Fransa’ya kaçtı. Onun bebesine de ev verdim; bebesini evlendirdim. (Aferin amca, anlatım bozukluğu da yapmıyorsun.) Şimdi de yeni bir ev aldım bilmem nereden. Kocaman. Milyarları döktüm binalara. Bakma benim perişan gözüktüğüme. Emlâk ve Boğdan kıralıyım ben.
Süpersin amca. Tanıştığıma memnun oldum. Müsade edersen blogumda senden bahsetmek istiyorum. Blogum var benim, anlatmış mıydım? Sahil kenarında, bir gecekondu sadeliğinde, içinde menemenler, gözlemeler pişen bir blog.
Amca devam edecektim ama, şimdi Yıldız bana telefon açtı dedi ki: “Fear Factor” diye bir şey duydun mu? Yok dedim abi nedir o? Şu anda içinde bulunduğun şey: 10 dakikan var ve kullanıcı bazlı aktivite raporu lazım bana. Faktörden çıkınca traktörüme atlayım geliyorum amca. Sen yağmurda takıl biraz. İstikbâlde servetine katacağın daireleri, “dubleks”leri, “tripleks”leri düşün.
…
Geldim amca, beklettim. Bakma kusuruma. Sen beni değil, yağmurun dinişini beklettim var say. Islak kaldırımlarda turlayalım gel.
Blog diyorduk. İlk defa duymuş gibi bakma yüzüme amca. 6 yıldır yazan abiler var; biz “frame”li HTML sayfası yapınca seviniyorduk o zaman. Kısa kodlarla geziyorduk internet âlemlerinde. Patozun yanından dökülen nohut taneleri gibi çoğaldık sonra. Gözlerimize samandan çöpler kaçtı; besbelli gözlük takmayı ihmal etmişiz.
Şimdi kafamız bozuluyor yazıyoruz amca. Asosyal bir gençliğiz işte. Sanal ortamda bizimle beraber yaşayan kimliklerimiz var.
Şimdi diyorsun ki bu traktör niye o zaman…
Dedemin. 55-46. Ama artık kendi çıkaramıyormuş tarlaya. Hani derler ya eskisi gibi kalmadı. Evet, her şey değişti be amca. Eskiden bu traktörlerin havası vardı, kabini vardı, teybi vardı… Canısı bile yazardı. Şöyle tarlaların üzerinden zıplaya zıplaya geçerdin, başın arşa değerdi, olmadı kabine değerdi.
Traktör bir dünyaydı amca. Sen o dünyayı bırakıp bu mavi tenli şehrin tepelerine evler dikmişsin.
Ve ben şimdi hayallerimin hasadını sürmeye gidiyorum.
Döndüğümde tereyağlı bulgur aşı, reyhanlı salata ve bir de soğuk ayran olacak yanımda.
Buluşalım muhalif saçlarını yeni taramış bir yağmurda.