atlastan cepkenli yiğit mecmua


Biz… haksız mıyız?

Yazı kategorisi: İktibas yazan: mecmua tarih: Mayıs 25, 2006

Fast food adı verilen hazır yemek lokantalarında ayak üstü atıştırmak, satıcı—alıcı ilişkilerindeki insânî sıcaklığı berhava eden süpermarketlerden alışveriş etmek, yüzlerce, binlerce çirkin otomobilin akılalmaz bir trafik karmaşasıyla terörize ettiği caddelerde bir yerden bir yere gitmek, güzelim mektuplar yerine telefon mesajları veya elektronik posta kutusunun içine nasıl girdiğini hâlâ anlayamadığım kısacık makina fontlarıyla kullanılan ama daha “manüel” yani elle yönetilebilir bir dünyayı da gördük. Gaz lambasından lazer aydınlatmasına, kömür maltızından, sobadan ve mangaldan tabii gazlı ısıtma sistemlerine, kara trenlerden jet uçaklarına ve daktilodan bilgisayara terfi etmek herkes için aynı derece latif görünmeyebilir. Bizim kuşağı, birbirini çiğnercesine ardarda sökün eden teknolojik yeniliklere ayak uyduramamak değil, gündelik hayatın her geçen gün daha fazla denetimimizden çıkması ürkütüyor. Biz vaktiyle tercihini “manüel”, yani vasatî zekâ ile, mekanik usûllerle ve insan tâkatını ve sabrını zorlamayan, beşerî güçle idare edilebilen bir hayat tarzından yana kullanmış bir kuşağız; bu yüzden “plastik para” adı verilen kredi kartları yoluyla alış—verişten nefret ediyor, her defasında göynümüş meşinden mâmul cüzdanımıza davranarak, “ne kadar ekmek, o kadar köfte” düstûrunca aksâtamızı peşin para ile görmeyi seviyoruz. “Pop art” denilen, “bilinçaltı”, “postmodernizm” veya “underground” diye anılan tuhaf sanat akımları bizde heyecan uyandırmıyor; biz musikide, mimarlıkta, şiirde, resimde ve güzellik adına değerlendirmeye giren her şeyde “klasik” zevklere bağlıyız.

Mahalle hayatını özlüyoruz evet, “sokak” denilen o harikulade insânî iklimi özlüyoruz, içinde turp, maydanoz, soğan, pancar, gül, hatmi ve fesleğen yetiştirilen bostanları, erik, ayva, armut ve vişne ağaçlarıyla her sonbaharda bir renk çılgınlığı teşhir eden bahçeleri özlüyoruz. Niye yalan söylemeli, apartman denilen gönüllü mapusanelerden nefret ediyoruz. İthal kömür isi, egzos püskürtüsü, plastik ve balçık teneffüs etmeyi reddediyoruz; onun yerine çürümüş yaprak, nemli toprak, yağmur ve ekmek kokusunu istiyoruz.

Biz elektronik yerine “mekanik”i seviyoruz; tamirine akıl sır erdiremediğimiz, en küçük ârızada bizi “servis servis” gezdiren bir nevi modern çağ simyagerliğinden başka bir şeye benzemeyen ultra cihazların soğukluğu bizi ürkütüyor. Biz tamirden anlayan bir nesiliz; kullandığımız her şeyin sağını solunu gerektiğinde söküp, yağlayıp, temizleyip onarabilen ve en mühimi ne zaman işe yaramaz hale geldiğine bizzat karar verebilen bir nesil. Bizim için kalleşlik, sadece insanı arkadan vurmak anlamına gelmiyor; kalleşlik, insanı aradan çıkaran, insanı kibirli uzmanlık maharetine muhtaç eden, onu kendi kendine yeterlikten alıkoyan herşeydir.

Argo yok; argo, “alt dil”; kanundan kaçanların dili. İnsanlar birbirlerine nezâket ve karşılıklı saygı telkin edecek güzel kelimelerle konuşuyorlar. “Hayırlı sabahlar.. hükmetlerimi söyleyiniz… hanımefendi nasıllar… müşerref oldum efendim..” gibi kalıplar, söze başlangıcın asgari kelimeleri. Sahici zamanlardı onlar. Eşya, teknoloji ve insan müsellesinin en tabii karar noktasında âhenk bulduğu ama mutlaka insanın eşya ve teknoloji üzerinde hükümran ve nihai belirleyici olduğu zamanlar.

Ve galiba nostalji böyle bir şey; evdeki hesap çarşıya uymadı pek; ne yapalım; nostalji ise nostalji, gericilikse gericilik ama çeşm—i insaf ile siz söyleyin: Haksız mıyız?

Her cümlesine, forum ağzıyla “+1″ dediğim bir yazıdır bu. Tamamını dilersen okursun kaarim.

Sahi… o sahici zamanlarda yaşamak isterdim ben de. Ama bu rüyam az sonra “Publish” butonuna bastığımda tuzla buz olacak.

Susadım. Bu sucu da hep erken kapanıyor. Değiştirmeliyim.

Yorum Yapın