“En değerli kitabınızı bir dostunuza hediye edin”
Eşyanın Ruhu Yoktur
Bütün cisimler gibi kullandığımız eşyaların da üç boyutu olduğunu sanırız ama sıradan bir bakır tencerenin enine boyuna ve yüksekliğine bir de zaman boyutu ilave ederseniz insanoğlunun en aykırı taraflarından biriyle karşılaşırsınız; o rahmetli büyükannenin çeyiziyle birlikte baba evinden getirdiği seksen iki yıllık pilav tenceresidir. Hayır, o sıradan bir mutfak avadanlığı değil, büyükanneye ve onun gittikçe bulanıklaşan hatıralarına dair bir uzviyettir. Zamane hanımları ne atılmasına, ne de satılmasına müsaade ederler. Aşınmış kalay tabakasının altında gülümseyen bakır kızılına, sağından solundan ezilmiş kapağına bakar ve onda büyükanneden bir iz ararsınız; nâfiledir.
Eşyanın ruhu yoktur! Üstelik zamana karşı arsızlık sayılabilecek ölçüde dayanıklıdır. Sıradan bir cam eşya, diyelim ki, her mahalle bakkalından üç-beş bin liraya temin edebileceğiniz bir cam bardak, onbin seneye “bana mısın” demeden meydan okur. Şaka değil, yüz asırdan bahsediyorum. Yüz asır içinde şöyle böyle yüz elli insan neslinin kemikleri unufak olup toprağa karışır da, sizin cam bardak en küçük bir aşınmaya bile uğramadan ve kendisinden su içen insanlardan hiçbir nişane bırakmadan sapasağlam kalır. Buna rağmen biz, her nedense eşyalarımıza, bizden daha dayanıksız şeyler gibi davranır, türlü ferasetler göstererek biz yaşadıkça bizimle yaşamalarını isteriz.
Eşya, ne kadar sofistike bir tarzda üretilmiş olursa olsun yeniden üretilebilir ama insanın ancak bir tane hayatı vardır. Bu açıdan bakılınca, ihtiyaç defetmenin haricinde insan-eşya ilişkisini şirazesinden çıkaran antika merakı ve bu merakın çevresinde geliştirilen her nevi disiplin ne kadar abes görünüyor.
…
Antika, insanla eşya arasındaki ilişkinin zıvanadan çıkmış halidir ve antika merakının bir adım ötesinde eşyaya tapınma sendromları boy gösterir.
…
Eskiler Alayım
Eskiyi severim çünkü kıdemi vardır; ürkünü duymam, kolay âşina olurum; hafızası vardır. Eskiyi severim çünkü her şey olup bitmiş gibi görünmesine rağmen insan zihninin kaleydoskopunda değişebilir bir esnekliğe sahiptir. Eski, “ölçülmüş, tartılmış ve hakkında hüküm verilmiş” bir alandır.
Antikadan nefret ederim çünkü eski olanı cisimlendirir ve aslından yüksek bir etikete terfi ettirir. İsterse Sultan Palamut’un, üstüne zümrüt hâkkedilmiş gümüş hoşaf kâsesi olsundur. Antika merakında bir nevi eşyaya perestiş tavrı bulurum. Sahibi öldükten sonra hâlâ yaşayan ve üstelik bir hayli para eden eşyalardan nefret ederim; gündelik hayatta ancak belirli bir ömrü olan şeyleri anlayabilirim. Zamana meydan okuma iddiasındaki şeyler, beni hep itmiştir. Geçicilik ve fânilik çok güzeldir, tam bize göredir; insanîdir, zâta mahsustur ve bize dairdir. Hakikatte neyin kıymetli ve kıdemli olduğunu ancak “fânilik” vakıasının pencerelerinden görüp idrak edebiliriz.
Haydi, artık kırılan bardaklara, çatlayan fincanlara, bozulan takımlara, epriyen gömleklere, lekelenen kravatlara, kaybolan kalemlere, çalınan kolyelere, çaptan düşmüş möblelere, demode arabalara, sökülen elbiselere, kaçırılmış trenlere ve yitirilmiş fırsatlara üzülmekten vazgeçin; hattâ içinizde bir yerlerde tekmelenip duran mal hırsının gözünü morartmak için kütüphanenizin en değerli kitabını bir dostunuza hediye edin! Mal, canın yongası değil fidyesidir!
Jack London, haset birkaç dostu (!) tarafından yakılan evinin küllerini seyrederken ne demişti:
- Ev yakan takımından olmaktansa, evi yananlardan olmayı tercih ederim!
İnsanlar ölür, eşyaları yaşar; onların sizden sonra da yaşamaları için niçin tasalanıyorsunuz? *
* A. Turan Alkan, “Üç Noktanın Söylediği”, İstanbul 2004, s.101-103
Haziran 7, 2006 9:59 pm
Çocukken yaptığı resimleri, şimdi gezi biletlerini, sırf hatırası var diye bir hurma çekirdeğini bile saklayan ben okuduğunu sindirmekte güçlük çekti elbet. Hatıralarıma binip mazide gezindiğimde çehremde beliren tebessümü seviyorum çünkü. Tabi ki bu, kayıp gidene vah etmem, en sevdiğim kitaptan vazgeçebilemem demek değil.
Haziran 12, 2006 11:36 pm
Bilge adammış.