mecmua.


Değer Analizi

Yazı kategorisi: Blog Teorileri yazan: mecmua tarih: Haziran 25, 2006

Döndüm sonunda Şofer, kendime bakıyorum.

Sen şimdi memleketinde yastık altındaki börekleri ve çöreklerin sindirim tedavülüne büyük katkılarda bulunurken, memleketin ekonomisi global dalgalanmarla tirim tirim titriyor. Soğukta aç aç gezen sokak kedileri gibi yürekleri hoplatıyor, görmüyor musun? Gerçi sen sevmezsin doları biliyorum. Hisse senetlerinden de hazzetmezsin. Parayı tezgaha, makineye yatıracaksın dersin. Makine çalışacak, işçi terleyecek, ekonomi büyüyecek. Akbank olsa da olmasa da, aptal reklamlar çekse de çekmese de büyüyecek. Çünkü işçimiz terliyor. Sendikalar bağırıyor. Haklar savunuluyor çatır çatır. Patronlar da susmuyor, onlar da biliyorlar işi. Eğitim, işsizlik, laiklik diyorlar. Demeleri lazım, okumuş adamlar ve hem paraları da var.

Ama be Şofer, ben bir çorap parkımı yenileyemedim; sen makine parkından bahsediyorsun.

Makine deyince Şindlerin Listesi filmi geliyor aklıma. Aslında makine değil, üretim deyince geliyor. Orada yahudileri esir kamplarından toplayıp emaye fabrikasında çalıştıran o müteşebbis ve insancıl Almanı tebrik ediyorduk.

Teşebbüs ruhu böyle olmalıydı. İçinde cepheye atılmak gibi bir cesaret tılsımı saklamalıydı. Madem bu iktisadi hayat bir rant meydan muharebesiydi… Madem savunma ve saldırıda askerî taktikler söz konusuydu. Basbayağı savaşıyorsunuz olm işte.

Şimdi “hepimiz kardeşiz bu öfke ne diye!” şeklinde Mahsun bakışı atmak istemiyorum size. Ama be kardeşim şu üç günlük dünyada iki dakika efendi olun be! Bu lafı da bir uzun boylu Mustafa Abi’den öğrenmiştim. Herkesin kendine göre espri anlayışı var. Ne komik gelirdi o zaman. Çünkü onlar komik bulurdu.

Ya Şofer, biliyorum bir gün atılacaksın bu piyasaya. Ama biliyorum ki sen Hak’kın yanında bir Şindler olacaksın. Listene beni de alacak mısın? Ahah, tabi tabi diyorsun. Ama ben ne diyorum bilmiyorum.

Şimdi mesele bunlar değil aslında. “Değer Analizi” yapmak istiyorum ben.

Artık şu “danışmanlık şirketi” yanımı geliştireyim diyorum. Milyon dolarla oynamak istiyorum. Eve geldiğimde kapıyı açayım, kafamdan yeşil yeşil Amerikan paraları dökülsün istiyorum. Merkez Bankası müdahale etsin sonra, adam olayım diyorum.

Yazdıklarımın edebî değeri olduğuna inanmıyorum ben Şofer. “Smiley” kullanmayınca, noktalama işaretleri koyunca edebî mi oluyor? “Evet burada bir algı sorunuyla yüzleşiyoruz. Ehim ehim”

Basın-yayın camiası bile artık internet ağzına döndürdü tarzını. Bilgisayar dergileri var bak görüyorsun, hepsi MSN’de yazar gibi yazıyor. (Ve ShiftDelete diye bir yer gördüm geçenlerde, adam kendini dergi sanıyor. Birisi ona, derginin bireysel değil tüzel bir varlık olduğunu hatırlatsın. Bireysel olursa MECMUA olur işte görüyorsun.)

Yazdıklarımın günlük değeri de yok. Yarın bir gün 24 Haziran’da ne olmuştu deyip buradan öğrenebileceğim bir şey yok dikkat edersen. Yani “sevgili günlük” modu da yok Şofer.

Yazdıklarımın akademik bir değeri zaten yok. Ama bu konuda ümidim var. “Üniversiteliden az kullanılmış mecmua” diye ortama atlarsam gitti gider, kimse tutamaz. Akademi dediğin şey iyice gerzekleşti zaten. Biz mi tutunamayacağız. Nerde eski bilim adamları… Yahut “ilim adamları” mı demeliydim? Ve yahut “âlimler” mi? Âlimler öldü, tamam da “âlem” de mi öldü?

Yazdıklarımın nasıl bir değeri var ey Şofer? Pazarlama blogları gibi dış bloglardan gördüğüm haberlere zıplasam gene aktüel bir değer inşa ederim. Mp3 (em pe tri / me pe üç) bağlantıları versem “baba büyüksün!” değeri yakalarım. Spesifik bir ilgi alanına yönelik derinlemesine şeyler sunsam el üstünde tutulurum, askere “en büyük asker bizim mecmua” diye gönderilirim. O da yok, o da yok.

E benim yazdıklarımın değeri nedir ey Şofer? Bir avuç kaarinin biletsiz oturduğu koltuklara patlamış mısır servisi yapmayı bile akıl edemedim şunca zamandır. Beni burada tutan, kaarimi yanımda eksik etmeyen şey nedir?

“Blog Devrimi” artık büyük medya güçlerini de esir almışken, benim kendi kendime çalıp söylediğim, sadece serbest çağrışımlarla salınarak dans ettiğim bu kağıttan mendilin hükmü nedir âlemimizde?

Kendime bakıyorum şimdi Şofer!
Bir keten takımım var; mavi gravatım.
Ve birkaç gram ağırlaşmışım.

Hükmüm nedir?

Çorum Kaloriferi

Yazı kategorisi: Potansiyel Enerji yazan: mecmua tarih: Haziran 24, 2006

Dün kanun dinliyordum kaarim. Bugün ne sence?

Hazır mısın, biteviye sürecek, ama sonunda fal bakacağımız dost hasbihâline?

Bugün kırların, bozkırların günü. Bugün yaylada otlayan büyükbaşların free-style günü. Bugün tarla belleyen anaların, dayıların terlerini silip, soğuk bir ayran içmeye hazırlandığı gün. Bugün portakal bahçelerinden kokular geliyor. Bugün bir değişik. Bugün bağlama çalıyor winamp’ler… Yollarda köylüler bir şeyler satıyorlar. Asfalt değil asfalta yapışmış çiçekler ağlıyor. İşçi Recep’in alın terini sömüren sarı kırmızı yıldızlar ağlıyor…

Seninle Anadolu yollarına çıkmak isterdim kaarim. Makine başında oturmaktan sıkılmadın mı? Bu bilgisayar dediğin şey var mıydı eskiden? Hem eskiden kaşık mı vardı? İnsanlar kaşıkla oynamayı nasıl icad ettiler? Biz o köçeklere görünmeden arkadan dolanalım Anadolu’yu. Sevmem bilirsin şimdi düğün dernek vakıf federasyon Ali Şen şampiyon…

Bir benzinciye uğrayalım önce. Bonjour diye market varmış. Frençayzingle giriyormuş benzincilere. Ne oldu bizim bayatlamış Ülker çikolataları satan yol üstü bakkallarımıza. Ve bir inci kolyeyle mukabele ettiğimiz, kıymeti biçilmez lezzetlere. “Kaliteyi uzaklarda aramayın.” Evin önünde kalite, odamda, içimde, bağrımda.

Benzinler de çeşit çeşit olmuş kaarim. Eskiden mazot kullanırdık biz. Hatırlarsın. Su motoru devrinden bahsediyorum. Domates tarlalarında, patpat’ların sesinden kulaklarımızı tıkadığımız günleri ne de çabuk unuttun? Kiraz bahçelerine daldığımız günü hiç unutmuyorsun ama. Salatalık ebadında XL dutlara gönlümüzü kaptırdığımızı… Sarı karpuzun büyük çekirdeklerinin boğazımıza duruşunu…

Bu istasyonların altında büyük depolar varmış. Üstten pek bir şey gözükmüyor ama. Altı magmaya uzanıyormuş. Bir arkadaşım derdi ki, abi şu hayatta bir benzinci açmak istiyorum başka bir şey değil. Zaten doğuştan zengin olmaya odaklı (çözüm odaklı, amaç odaklı, süreç odaklı, oturma odaklı…) bir hayatı vardı, şaşırmıyordum. Benzinci açacaktı şehrin girişine. Orası para basacaktı, o da ihaleler kapacaktı, devlete binalar yapacaktı. Mimar oldu sonunda. Hızlı yaşıyordu. Arkadaş olmamız da ayrılmamız da hızlı oldu. Bir gün Veli Göçer gibi manşet olur diye hep korkmaktayım.

Ağzımız kurudu, dur bir gazoz içelim bari kaarim. Yerel gazoz içelim derdi şimdi Şofer olsaydı. Yok Zafer gazozuymuş, yok bi şeymiş. Al sana en ucuzundan Sen-Sun. Ya da mineral dolu bir Akmina. Ya da evet Sarıkız, Beypazarı, Kuzuluk…

Şofer’le araba muhabbetlerinden pek hoşlanmayız dedim mi? Torpido gözü, lastik, kaç yakıyor, depoyu fulledim, su vurdur buna, iç yıkama, sınıfının en bi şeyi, çekiş, yol tutuş, otomatik klima… Bu lafları duyuyunca kaçıveriyoruz hemen. Evet, torpido gözü güzeldir diyoruz. Güzel gözlü, al yanaklı, gül dudaklı torpido diyoruz. Klima deyince en samimi ve en içten Çorum Kaloriferi deyiveriyorum ben. Ondan sonrasını bilmiyorum. Şömine gibi ısıtırdı, soğuk kış gecelerinde başına kurulurduk. Fındık, fıstık, Çorum leblebisi bir de İskilipli Âtıf Hoca. “Kelebekler sonsuz uçar” ya.

Biz seninle kırlara, bozkırlara uçalım. Dedik ya bugün onların günü.
Bir kayanın başında öten iki kekliğiz bugün. Bağlama çalıyor Ali’ler, Hasan’lar, Hüseyin’ler.

Sen aklıma gelirken, susuz kalıyorum ben. Gölgem içiyor tüm denizlerimi. Okyanus derinliğindeki gözlerine dalıyorum, batmak ve boğulmak bilmeden.

Hâl iledir işte, kâl ile olmaz.
Bu sıcaklık, Çorum kaloriferi iledir, klima ile olmaz.

Evet, kanun dinlemeyi de kestim. Sırada kanun hükmünde bağlama var.

Güneş gülüyor bana

Yazı kategorisi: Potansiyel Enerji yazan: mecmua tarih: Haziran 16, 2006

Yağmur dansediyor benimle.

Bir adama soruyorlar gözetleme kulesinde. O da dönüyor bu nağmeleri döktürüyor bize. Garip değil mi kaarim? Sen uzaklarda sandın beni. Sanki yanında yoktum, mesafeler koydum araya. Sana başkalarından yazılar gönderdim. Kendim gelmedim sandın sen. Ben de buradaydım oysa. Seninle beraber, onları okuyordum. Evimizin penceresi mecmua değil mi? Biz onu gri contasına, 70′lik ama 60′lik fiyatına oluşuna, saçının dağınıklığına, şehlâ gözlerine bakıp almadık mı?

Yağmur yağıyor, seller akıyor derlerdi.
Ama bir Arap kızı var ki camdan bakardı.

Çocukluğumda o Arap kişiyi hayal ederdim hep. Acaba nasıl biri ki camdan bakarken Arap olduğu anlaşılıyor? Folklorik bir kıyafet mi giyiyor? Rengi mi belli ediyor Arap olduğunu? Yoksa camdan Arapça şarkılar mı çığırıyor Ümmü Gülsüm (Oum Kalsoum) misâli. Yaşanmış bir hikaye mi bu? “Kırgın yaşanmışlık”lardan birisi mi? Mehmet Ali Erbil’in memleketimizin televizyon ahlâkıyla birebir örtüşen ama herkesin “aaa ne ayıp” dediği halleri mi?

Yağmura dönelim. Ne güzel yağıyor. Sicim gibi derler. Yani “iplik iplik”. O zaman gözlerin İstanbul olur işte. Bir sürü cümle kuran ama aslında bir şey demeyen bana bakarsın kaarim.

Ben bir göl kıyısına diz çökmüşümdür. Kıbleye dönmüşümdür. “Yağmurda dualar kabul olur” der bir ses. Gölde radyan dalgalarına dönüşür sözleri. Ellerimin sayısı artar birden bire; mitoz, mayoz, ve saire. Yüzlerce elimle yalvarırım. Binlerce parmağımla zikrederim.

Her ismine karşılık bir damla düşer yukarıdan. Yağmuru kişiselleştirmişimdir. Benim yağmurum olmuştur.

Ayarları kaydedeyim mi der. Yok derim.

Penceresi Cam Cama (Muallim)
Selam Söylen Amcama (Muallim)

Arap kızı, gri contalı, beş odacıklı “son sistem mükemmel” pencereyi kapatır; geri çekilir denizin mahcub suları gibi. Bir daha yağmur da yağmaz zaten.

Siyah önlüklü çocukların, mavi beslenme çantalarına gizlenir şimşekler.

Ve gök gürültüsü… bir sevda çığlığıdır artık.