Fade to Black
Saat 18:30.
Günlüklerin vazgeçilmez ritüelidir saat düşmek. Ama kaarim, en çok geceleri düşer günlük insanın yüreğine. Saatin tik taklarına asılı günlüğünü bir gecelik gibi giyer. Işık loş olmalıdır. Mümkünse 40 Watt Tekfen ampül. Ya da Çin malı bir mum. Ya da evet, eskilerde olduğu gibi kandil! Sokak lambası titrek yanmalıdır; alternatif akım hadisesi. Kedilerin peşinde iz süren gözler olmalıdır. Bir ayyaş, içtiği bira kutusuna tekme savurmalıdır. İsabet edemeyen ayağı, dengesini bozup onu aşağı çekmelidir. Çamur dolu bir suyun üstüne, yüzükoyun yatmalıdır. Göz kapakları ıslandığında, evde pastel boyalarla çizdiği figürleri kucağına alarak uykuya dalan küçük kızı gelmelidir aklına. Aklına, yine yatağına yalnız girmiş eşi gelmelidir.
Toprağa düşen bir muhabbet tohumudur günlük.
Toprağın vazgeçilmezidir su. Suyun formülüdür H iki O. Filizlenen bir nârin, nazenin fidandır. Sebebleri Yaradan’ın izzet-i ikrâmıdır aç sofralara.
İşte saat 18:30′dur.
Geceden artık hislenişlerimiz vardır.
Bir sehpa üzerinde iki kitap durur. “Ölçü veya Yoldaki Işıklar” yazar. Nedir ölçü? Akşam olmadı ki neyin ışığı bunlar. Daha geceye, günlüğe, düğümleri çözmeye çok var…
Florasan ışığında, yastık ve yıkanmamış saç kokulu odalarda kenarları yıpranmış o küçük kitaplara gider aklım. Bir kitabın adı neden “veya” ile ikilenir? Neden Tümay yayınları o zaman bu kadar yaygındır? Neden Güven-Der kitapları nâdir bulunur ve bulan acayip bahtiyardır?
İlkokul 5 olur saatler, sınavlar dayanır kapılara. Tokmak bir acı vurur ki kasaba yerinde rekabet tavanda durur. Bir küçük önlüklü Mec, sağın ve solun keskin olmadığı zamanlarda “Yoldaş” diye mecmua neşretmişken, pederinden fırça yiyecektir. Biz seni solcu olsun diye mi büyüttüktü? Bâri Deniz Gezmiş posteriyle promosyon yapsındı. Hey Mec, Yoldaş’ı sen kendi fehminle seçtin, ben yakın şahidinim.
Sonra dernek kurduğunu biliyorum. Evin arkasındaki âtıl kümesi bir sivil toplum kuruluşu mekânı haline getirmek için az mı rüyalar gördün? Orada tavuk seviyesine eğilerek oturduğunuzu, çaylar demlediğinizi, memleket meselelerini tartıştığınızı, öğretmenin yazılıda neler soracağını tahmin ettiğinizi, oyunlarınızı, somunlarınızı paylaştığınızı nasıl da hayal ettiğini… bu hayallere nasıl da ekmek banıp yediğini ben bilmez miyim…
Orası bir kümesti ama, nice âlemlere açılıyordu senin muhayyilende. Rafların kitaplarla dolduğunu görüyordun bir rüyanda. Bağdaş kurduğunu görüyordun, yerde minderler…
Şimdi git bakalım o kümes var mıdır yerinde? Belki de hiç olmadı. Belki de sen böyle bir şeyi hiç hayal etmedin, şimdi öyle sanıyorsun. O çocuk yaşıyor mu Mec? İçindeki çocuk, hani şu mahalle arkadaşlarıyla topaç oynayan, bir gün en sevdiği topacını komşunun köpeğinin dişlerine kurban eden, minik erik ağacının tepesinden ekmek arası sandviçle uzaklara dalıp İstanbul şiirleri okuyan o çocuk!
Ölçü nedir ki hocam? Ölçemiyorum ben bu yaşadıklarımı. Cetvel verdin mi bana? “Türkiye” cerîdesinin çok işlevli, tekerlekli bir cetveli vardı hatırlıyorum. Ama onunla bile ölçülmüyordu bu teferruat sevgili hocam… Çok dua ediyormuşsun. Bize de et!
Diyordum ki Mec, adı 15 tatili olan ama hiç 15 gün sürmeyen o tatilde seni alıp götürdüler bir yurda. Annenden babandan belki ilk ayrılışın değildi ama bir talebe olarak ilk yollara düşüşündü. İlim Çin’de değil, yan kasabadaydı bu sefer. Soğukta ve ayazda “Erzurum Yaklaşımı”nı benimsemiş bir memlekette aklında kalan tek şey girdiğin üç deneme sınavı, yediğin duble dürüm ve de evet, hâlâ bir rüzgar estiğinde sinüslerinden başına doğru çıkan o sevgili baş ağrın… Bir matematik kitabın vardı, zeka sorularına yakın sorularla dolu. Çaldırdın değil mi? Hangi ciğersiz götürdü. Duyar mı seni buradan yazsan? Ben Mec’in kitabını almıştım, pişmanım ey Rahşan Ecevit diyerek düşer mi yollara? Peki o kalemi ne yaptın; ilk deneme sınavında en yakın rakibine galebe çalıp birinci olup da ilkel bir törenle hediye olarak aldığın? Ya ikinci sınavda neden ikinci oldun? Ve nasıl üçüncü sınavda tekrar bayrağı devraldın? Mescit’te öğrendiğin karate numaralarını unuttun. Cebindeki üç beş kuruş parayı Dido’ya yatırdığını hatırlamak istemiyorsun. Hatırladığında cebin deliniyor çünkü. Ve babanın seni bir kez olsun bile ziyarete gelmeyişini, yerine başka birini gönderişini… yeter açma diyorsun eski defterleri ama Mec, bu günlük değil mi? Yazmayınca yitecek günlerin. Onlar da ölecek sen gibi. Ölçmek için yola ışıklar serpmelisin.
Bir yaz tatilinde, kırtasiyede çalışıp zamanını değerlendirdiğini biliyorum bir de. Yan komşunun haylaz oğlunun çatı merdiveninde sigara içmeye seni de çağırdığını. Parlement sigarasının izmaritindeki farklılığı daha o zaman bellediğini. Ortadan kayboluşlarının kırtasiyenin -günde 2 paket Samsun içen- Ali abisinin gözünden hiç de kaçmadığını. Onun kardeşinin senin Coğrafya öğretmenin oluşunu. Babanın her seni kontrole gelişinde, İstanbul haritasını ezbere çizdiğini söyleyişini. Evet, çiziyordun, manyak şey seni! Zeytinburnu’na kadar işaretliyordun, Atlas’ları kucağında taşıyordun. Sana sonra bir ilâhi kitabı hediye etmişti Ali abin. İçinden çay ve semaver ilahileri dışında hepsini söylemeyi denemiştin.
Nereye gittin görüyor musun bir sehpa üzerindeki “Ölçü veya Yoldaki Işıklar”dan. Oysa hocanın dudakları kımıldıyor dikkat edersen. Bir şeyler anlatıyor…
Sen o zamanlar da dinler miydin ki be Mec! Bir keresinde yurda gittiğinde sana “Ölçü veya Yoldaki Işıklar”ı ilk gördüğün yerin, o an bulunduğun yerle olan bağlantısının ne olabileceğini sormuşlardı. Ne demişlerdi, bunların hepsini aynı yapan şey. Birisi Hicaz’da, birisi Bağdat’ta olsa bile bunlar neden hep bir… Bilemedin. Soruyu bile anlamayadın ah zavallı Mec. Çünkü kafan Sümerbank Pamuklu Dokuma tesislerininin memleketin nerelerine kurulduğuyla ilgiliydi daha çok. Hereke’ye neden yatırım yapılır, aklın almıyordu. Köy işte diyordun!
Tüplü soba ile ısınan dar bir odada önüne “Yeni Ümit” çıkartmışlardı abilerin. Bu da mı Nurcuların dergisi dediğinde odadakilerin yüz ifadelerini görmeliydin Mec. İlk defa mı duymuşlardı kendilerine Nurcu dendiğini? Ya da senden duyunca mı böyle garip gelmişti.
Ya o kasabadaki okulun en alt katında, öğrendiğin karate numaraları? Hiç işine yaradı mı özel hayatında? Makarna ve pilavdan seni 5 sene uzak tutan o katı yağın markası neydi? Kahvaltı tabağında zeytin kaç taneydi? Gül reçelinin gülleri nereye gitmişti? Ya hocalar neden sucuklu yumurta yiyordu? Ve menüde portakal yokken neden portakal soyduğu eliyle senin burnunu sıkıyordu? Sempatik mi oluyordu hepsi? Ömer Muhtar’ın filmi vardı bir de değil mi, tankların altında müslüman başlar eziliyordu. Dido tadı… Un helvası… Siğil dolu bir çocuk… Sinüzit… Çalınan matematik kitabı… Çatlayan ellerin… Ölçü… Yoldaki Mec…
Hey Mec sana sesleniyorlar.
Hoca gidiyor, uğurlamanı istiyorlar.
Sehpanın üzerinde, kitap boyu kadar silinmiş bir tutam toz. Doğrusun Şofer, silmek lazım bu sehpaları arada. Saat 21:30.