atlastan cepkenli yiğit mecmua


“Secde en büyük başkaldırıdır”

Yazı kategorisi: Gündelik yazan: mecmua tarih: Ağustos 20, 2006

Adalar’da çay içmeye doğru giden gözü dalgın martı oldum. Taze sebepler aldım mahallemize yeni açılan “sebepler dünyası”ndan. Sabır çiçeğine su verirken sen, sırlar dolu bir âlemi yakaladım havadan, martı gibi uçaraktan.

İstanbul’u gördüm kuş bakışı.

Bir minibüsün kirli motorunun pistonları arasına sıkıştığımı düşündüm. Mazota bulandım. Alevlendim. Harekete dönüştüm…

Hiçbir şeyi yerinden oynatamayan bir harekete…

Öyle ki dal kıpırdamıyor, yaprak titremiyordu. Geceyi bekledim.

Bir kandil yaktım. Kandilin içine ispirto oldum.

Döndüm yerime, Allah’a kul oldum.
Başımı secdede buldum.
“Burak” olmuş hurma kokulu seccâdem.

Işık Yılı

Yazı kategorisi: Gündelik yazan: mecmua tarih: Ağustos 17, 2006

İlhan Selçuk, bazılarının ‘insan hakları’ tanımını yanlış yorumladığını savunarak, şöyle konuştu: “Mesela ‘türban takmak insan hakkıdır’ diye düşünenler var. Türban takmak insan hakkı değildir. Kadını erkekten aşağı gören, insan haklarına aykırı bir fikrin hayata uygulanmasıdır. Kadına ’sen günahsın’ dediğin zaman insan hakkı olabilir mi?”

Sevgili kaarim, sen akıllı adamsın. Bu lafların boş laflar olduğunu bilirsin. Ayrıca izaha gerek yok diye düşünüyorum.

Ama şimdi bir şeye dikkatini çekmek istiyorum. Şimdi kafamız moloz yığını iken her söylediğimizin tutarlı olmasını bekleyemeyiz değil mi? Evet, bekleyemeyiz.

Türban takanlara, şeklen itiraz edenleri saygıyla karşılıyorum. Efendim Batı normlarını benimsemişiz, biz onlar gibi görünelim diye kasarken, neden bu çağda hâlâ o eskimiş, geri kaldığımız dönemleri hatırlatan görüntülerle insanlar dolaşır diyorlar. Ki evet, bu insanlar, temizlik işinde uğraşanların kapalı görüntülerine aldırmazken, haber bültenlerinde veya bir iş yerinin sekreteryasında oturanların türbanlarından huzursuz olabiliyorlar. Aynı şekilde sakal ve bıyığa da şeklen itiraz edilebilir.

Ama bir de yukarıdaki cümleleri kuran kişilerin bakış açısı var ki bu insanlar, türban takmanın ardındaki fikriyata yaşama hakkı vermemek istiyorlar. Bunu insanlıktan saymıyorlar. Bu pencereden bakıldığında, türbanı olan kişiler, türbanını çıkartsalar bile onları türban takmaya iten bir fikriyatı yaşatıyorlar içlerinde. Bu fikriyatın uygulamasının (veya inancına göre vecibesinin) insan hakkı olmadığını iddia ediyorlar ve dolayısıyla bu fikriyatı içlerinde taşıyanların da yaşadıkları sürece insan olarak kabul edilmemeleri gerektiğini haykırıyorlar.

Bana, birinci şıktaki itirazcılar daha makul ve anlaşılır geliyor. İkinci şıktakiler ise Türkiye’de “Türban Sorunu” diye bir sorunun varbulunmasından mesul kişiler. Bu sorunu var eden ve besleyen bir paradigmanın sorunun çözümüne yanaşacağını zannetmek de hayal olur.

Hâsılı, Türkiye’de “Türban Sorunu”nun çözülemez bir alana hapsedildiğini ve orada karantinaya alındığını, yakın bir gelecekte de çözümünün mümkün olmadığını ve hatta sorunun büyütülmesine yönelik faaliyetlerin deneneceğini tahmin edebiliriz.

Aslında bu sorundan daha büyük ve tehlikeli sorun, türban takanlar ile türban takmayanlar arasına nifak tohumları ekilmesidir:

“..meslektaşımız Gülden Aydın’la karşılaştığımızda tepkiliydi; Kızının, İzmir Karaburun’da, bikini giydiği için 4 haşemalı erkek, 10 tesettür mayolu kadının saldırısına uğradığını söyledi.”*

Yani bu insanların evrimini tamamlaması için daha kaç ışık yılı gerekiyor inan hesap edemiyorum kaarim!

Üç damla gözyaşı *

Yazı kategorisi: İktibas yazan: mecmua tarih: Ağustos 17, 2006

O, bunu biliyordu. Askere giderken eşiyle son kere yalnız kaldığında demişti ki, “Eve gönderdiğim her mektubun sonuna üç tane nokta koyacağım; üç tane nokta… O üç nokta senin içindir, anladın değil mi?”

Hiç anlaşılmaz mıydı? Eski askerliklerin uzun yıllarında, derbeder fâsılalarla eve gönderilen her mektubun sonunda hep o üç nokta vardı. Analar, babalar, teyzeler, amcalar, komşular ve tanıdıkları hatırlarının sorulmasına memnun oluyorlar, dualar gönderiyorlar ama mektubun sonundaki o üç noktaya hiç mi hiç dikkat etmiyorlardı. “Üç nokta”nın muhatabı ise, her defasında bir öncekinden leziz, hasret ve aşk dolu cümleler okuyordu. Hiçbir edibin o güne kadar kaleme almaya muvaffak olamadığı güzellikteki aşk mektupları, üç noktanın içindeki daracık mekânda, her defasında ter-ü tâze sevgi kelimeleriyle uzun yolculuklar ediniyor, günlerce kayınbabanın emekli cüzdanında, kayınvalidenin En’am cüzünün arasında bir muska ihtimamı ile gezdirildikten sonra lütuf kabilinden gelin hanıma da gösteriliyordu. Onun mektupta yazılanlara aldırış ettiği yoktu; son satırın sonundaki üç noktayı arıyor, buluyor, okuyor, taze havadisler ve mahrem sevgi sözlerini deşifre ediyor ve daima, o üç noktayı buğulanmış gözlerinden süzdüğü üç damla gözyaşı ile yıkıyordu.

Seneler, seneler sonra, bütün sözlerin mahremiyet yaşmağını yırtıp, üryan tekilliklere düştüğü bir gün, yüreğinin tam üzerinde sakladığı son mektubu çıkarıp soundaki üç noktayı okşarcasına seyrederek sevgilisine şöyle demişti:

- Sahi Ahmet Bey, ne güzel mektuplar yazardın eskiden?
- …

* Ahmet Turan Alkan, Üç Noktanın Söylediği, s.210, İstanbul, Ötüken

Durak

Yazı kategorisi: Araf yazan: mecmua tarih: Ağustos 14, 2006

Duraklar ağlar gelip geçenleri gördükçe. Ferahpaşa mahallesine gitmek için beklersin bir durakta. Ama sadece beklersin. Kimsenin değildir. Belediyenin bile olsa onun bile değildir. Tinerciler bile sahiplenmezken… aşıklara bile dar gelirken… duraklar, kimsenin durmadığı karanlık koridorlardır.

Duraklar, su satan çocukların da değildir. Nedendir bilinmez o ölümcül şekerlemeleri satanların da. Üstünde asılı hareket saatlerinin bir gün kaldırılıp atılacağını bilir. Üzerindeki haritalara basılan reklamlar da sahtedir. Böğründeki afişler de dinlemez, bilmez… neler geçer durakların içinden.

Hep başka bir yerlere gitmek için, sabırsızca sığındığımız duraklara ithaf olsun bu WordPress mesaisi.

Durak, şimdi benim durduğum yer en fazla.

Hiç gitmeyeceğim bir yerin vasıtasını bekliyorum. Şu ışıkları solmuş tutuk şehir, sana emanet canım kaarim.

Bakma bana öyle!

Somewhere New

Yazı kategorisi: Potansiyel Enerji yazan: mecmua tarih: Ağustos 9, 2006

Başka bir yer. Tuttuğum otların, tutam tutam saçlarına dönüştüğü. Toprağın neminde şâirlerin gezdiği. Gelenlerin göz yaşıyla yunmuş bir medeniyetten bahsettiği. Bu hayat, dua dolu bir hayattan başka ne olmalıydı ki. Bu yer, cennetten başka neresi olmalıydı ki.

Yeni bir yer. Otoyol kenarına park etmiş bir Murat 131′e gel gidelim demek gibi. Gel gidelim hocam, bizi yeni duraklar bekliyor hadi. Hadi sağ şeritten basalım gaza. Camdan kollarımızı sarkıtalım. Bozuk teybimizde Özdemir Erdoğan çalsın hacım: “Baharda kuşlar gibi”.

Bu yer, Mekke olmalıydı. 7′de 7 yapmalıydım Minâ dağında. Köprüler uzanmalıydı bir sabahtan öbür sabaha. Bir şehirden öteki şehre şarkılar uzanmalıydı. Baktığım yerlerde ortancalar, güller ve nar çiçekleri…

Sen Medîne olmalıydın.

Veda tepesine ay doğdu; efendim geliyordu. Neden “ay” idi doğan, güneş değil de. Efendim, ışığını Rabbimden aldığından mı? O’nun elçisi olduğundan mı?

“Ay ne güzel görünüyor!”

Ay, sana gülüyor. Tıpkı bir yolculuktan döner gibi. Medîne’den… Otoyoldan bir küçük köye sapıp cemaatsiz bir camide akşam namazı kılar gibi.

Ay, susuz bir ikindide, yine tüm güzelliğiyle ışığın çekilmesini bekliyor ufkumda. Işık, kepenkleri kapattığında, serin bir gölgeliğe götürecek ruhumu, şarkılarımı: “Besame Mucho”.

Ay, ne güzel dinliyor şarkılarımı.

“Gel gidelim hacım, bizi yeni duraklar bekliyor.”

Compay Segundo

Yazı kategorisi: Potansiyel Enerji yazan: mecmua tarih: Ağustos 2, 2006

Ey kaari, canım kaari. Üzümler çıktı pazarda, incir de geliyor gümbür gümbür. Domatesin fiyatı yerlerde; çiftçiler terlerini siliyor. Traktöre mazot koyduruyor dedem, kasabaya inmiş. Babannemin elinde bir satır su. Ne yapacak? İnekler aynen inek gibi bakıyor olan bitene. İspanyol melodisi iniyor tepeden yağmur gibi. Tezekler domino taşı gibi dizilmiş. Sahipsiz bir köpek geçiyor sokaktan, eşini arıyor.

Üzümler çıktı tezgahlarda kaarim. İspanyolca şarkılar yazı anlatıyor, Ağustos’u, mevsimin şenliğini bize. Şarkıların ve günlerin boyu kısalıyor. Akşam daha bir erken okunuyor şimdi. Oynamaktan bitkin mahalle çocukları daha bir erken eve dönüyor. Ali Kırca hâlâ haber sunuyor, mevsim Ağustos.

Kübalı bir adam puro içiyor, köy meydanında. Gofretler var az berideki bakkalda. İçeri girdiğinde nemlenmiş bisküvi kokusu… Amca şu putlaşmış sakızlar kaça?

Bir kanaldan suyun dağıtıldığı, musluksuz bir abdesthane. Abdest alırken boynunu eğişin, ağzına su verişin, çaktırmadan yandakini kesişin.

Şu Küba purosu da çok güzel kokuyor be Ebazer!

Ebazer, evet Ebu Zerr gelmiş Ebazer olmuş köyümde. Mazot gelmiş mazut olmuş. Sevgili gelmiş yâr olmuş.

İncirler çıktı güzelim. Kilosu 3,5 dediler sordum da. 6′ya olanı da varmış. Manava gittiğinde gözüne çarpmaz mı hiç kuzeye kilitlenmiş gösteren pusulalar gibi. Gözünü bağlasalar elin çarpmaz mı İncirin tellerine… Babam diyor ki nereye incir tanesi düşse orada biter ağacı. Ocağına incir dikmek demişler de ondan işte.

Yapacak ne var ki artık ey kaarim?
İnterneti gez gez bitmedi mi? İndir indir kotaların dolmadı mı?

Haydi puroları saralım.
Bu sefer Kurtuba’ya varalım.
“Önden Giden Atlılar” gibi.

Gece Hayatı

Yazı kategorisi: Gündelik yazan: mecmua tarih: Ağustos 1, 2006

Sana yazmaya başladığımda, bir telefonun çalması en yakınımda, bir çocuğun doğması Pasifik kıyılarında, bir zâlim bombanın bir köyü silmesi Orta Doğu’da… işten bile değil.

Portakal Ağacı’nda yardım linkleri verilmiş kaarim. Elinden gelen bir şey varsa, durma. Bak Ramazan geliyor, hani en mübarek ay. Hani kucağında bin aydan hayırlı bir geceyi getiren ay: Şehr-ü Ramadân!

Ama sen de biliyorsun, CNN tecrübelerin de öyle söylüyor… İftar sofralarımıza bombalar düşecek küffâr bakışlardan. Bir bebeğin kopmuş kolunu göreceğiz özenle hazırladığımız salatanın içinde. Bu nereden geldi demeye kalmadan, çorbamızdan kanlı bir kurşun çıkacak. Masa örtüsünde yer yer kan lekeleri var işte. “İstanbul İçin İftar Vakti” derken ve bir medyatik isim ezan okurken, ta gerilerden müslüman iniltileri çalınacak kulağımıza. Bu kadar da Filistin olunmaz ki kardeşim! Bu kadar da Lübnan, bu kadar da İnsan olunmaz ki!

Oysa biz rahat rahat oruç tutacaktık. Başlamasıyla bitmesi bir olacaktı. Bayrama eriştiğimizde, şekerlerin arasından Kent Elegan seçecektik. Cam şişede, bozulmayan kolonyalarla ferahlayacak… oh be yaşamak ne güzel deyecektik.

Yaşamak bir toz bulutu…
Sahura ayırdığın bir şarapnel parçası, yaşamak.

Zulüm altın çağında demişti şâir. “Duanız olmasa ne kıymetiniz vardı” demişti Rabbim.
Ve neden hâlâ “gece hayatı”mız bu kadar renksiz!