atlastan cepkenli yiğit mecmua


Dar Sütunların Silik Sahipleri

Yazı kategorisi: Cemiyet yazan: mecmua tarih: Eylül 21, 2006

Her gün yazı yazacaklar kervanından değiliz şükür ki. Her gördüğün hadiseye atlamak zorunda hissederdin kendini kaarim. Sanki sen şimdi atlamıyor musun diyeceksin bana. De de, senin demenden zarar gelmez.

Güzide basınımızın, böyle yazar ve çizerlerle dolu olduğunu tekrar etmeye gerek yok.

Tüm bu bulaşık birikintisinin arasında beni rahatsız eden bir şey var kaarim. O da bu adamların yazılarında bazı karakterlere güdümlenmeleri. Karakter, teknik anlamda karakter.

Misâl: satır başı karakteri. Bir parmakları enter tuşunu kolluyor bunların. Her cümlede, bir satırbaşı. Konu bitmeden bir satırbaşı. Oysa sevgili kaarim, bize ilkokuldan beri paragrafın nasıl başlayıp nasıl biteceği öğretilmiyor mu? ÖSS, LES gibi herkesin az çok bulaştığı sınavların sözel kısımları bizim paragraf bilgimizi ölçmeye yönelik sorularla donanmış değil mi? Ne demeye öğreniyoruz o kadar çok kuralı? Bu adamlar o rahlelerden geçmedi mi de şimdi paragraf hafızamızı ezmeye çalışıyorlar dört bir yandan?

Bir diğeri üç nokta. Üç nokta çok şey söyler biliyoruz da bu kadar da çok şey söyler mi? Bir yazıda kelimelerden çok noktalar konuşuyorsa anlamamız gereken nedir? Noktalama işaretlerinin farkındayım ve kullanıyorum gösterisinden başka bir şey gelmiyor benim aklıma. Ve ben cümlelerimi tamamlayamadım, kaarinin muhayyilesine bıraktım, onlar tamam etsin demektir bu. İşin kolayını ben yazdım, zorunu siz okuyun. Siz ne iyi okuyucusunuz siz. Beni siz var ettiniz. Çünkü ben yoktum. Yokluktum. Yüklüktüm. Ben bu memlekete, bu saman kağıda yüktüm.

Meşhur çift tırnak işaretleri. Kimi insanlar bu işareti el mimikleriyle de konuşmalarına serpiyorken görülüyor. Ne iyi maşallah demekten geri duramıyorum. Her neyse, bu işaret, basınımızın kalemlerine pelesenk olmuş, laçkalaşmış bir noktalama işaretidir. Yazar, gevşemiş yazı diliyle belli belirsiz her noktaya savurduğu bu tırnak işaretleriyle, güya söylediği şeyi kendi değil başkaları söylüyormuş havası oluşturur. O salakça ibare kendisine değil, meçhul bir tek hücreli canlıya aittir. Temize çıkmaktır bu işin adı. Madem güzel yazar, yazıyı sen yazmayacaksın, hep başkalarının ağzıyla konuşacaksın, neden gözümün önünde yer işgal ediyorsun. Neden o parlak gözlüklerin ve ağzına giren sakallarınla sırım sırım sırıtıyorsun.

Diyorsun şimdi kaarim, adam bunu alıntı maksadıyla değil o salakça ifadesini vurgulamak amacıyla da yapıyor olabilir. E sevgilim kaarim, o zaman bu adam neden tırnak işaretlerini bir de koyu karaktere çeviriyor. Koyu olunca vurgu yetmiyor mu da tırnak arasına alıyor?

Bence amaç belli. Yazarda da entellere has bahsettiğimiz marazın âlâmetleri var. Hem dikkat çekmek, hem de ifadeleri başkalarının dilinden gibi gösterip tepki çekecek konularda mesuliyetten kurtularak (yani kaçak güreşerek) ateş etmek…

İşte çözdüm sizi sayın köşe yazarları.

Kurulduğunuz köşeler, bu memleketin yaşadıklarına epey uzakta kalıyor. Bilgisayar başında belli tuşlara parmağınızı yapıştırarak yazdığınız sözüm ona “fıkra”larınız, ne düşünce hayatımıza, ne irfanımıza, ne ilmimize, ne dağarcımığıza bir şeyler katıyor. Sizin ilgi çekmek için yaptığınız palyaçoluklara şahit olmaktan, dilinize doladığınız tekerlemeleri okumaktan gayri elimizde bir şey kalmıyor.

Şimdi dağılın köşelerinize. Elma dersem çıkmayın, armut dersem de çıkmayın.

Dogmacıyım Ezelden

Yazı kategorisi: Gündelik yazan: mecmua tarih: Eylül 20, 2006

Cumhurbaşkanı koltuğundaki zâtın alerjili eğitim-öğretim yılı mesajından sonra aklı başında ve sebeplere eğilebilen bir yazar bak neler yazmış kaarim:

http://www.bugun.com.tr/haberler/200906/p12793.asp

Ama hemen yanlış yorumlar yapma kaarim. Bu bayan güzel bir yazı yazdı, görüşlerini destekledim filan diye hemen Mecmua’da yazarlık teklif edeceğimi, yok televizyonumda program yaptıracağımı, kitaplarını yayınevinden basacağımı, kendisine baklava ikram edeceğimi filan zannetme.

Düşünme ve sorgulama tarzı, basınımızın hastalıklı kalemlerine biraz olsun örnek teşkil etsin de rahat rahat kahve içelim şurada de mi?

Yazı yazın… pazarlayın

Yazı kategorisi: Blog Teorileri yazan: mecmua tarih: Eylül 17, 2006

Sevgili kaarim, bir baktım ki müzekker blog mahallim WordPress, kendini Türkçe’nin akışkan kıvamlı kelimelerine terk edivermiş.

Ha şöyle diyorsun değil mi görünce?

Ama farketmiyorsun da abuk subuk yapısı bozuk cümleleri. Olsun gene patlamış da olsa Türkçe konuşuyor ya. Bizden gibi oluyor. Gavur ellerde Türkçe konuşan bir adam görüp sarılır gibi sarılıyoruz kendisine.

Yazı yazma kısmında ise şöyle bir komut var: “Yazı yazın”.

İnsanı yazmaya şevklendiren ne itici (yani çekici) bir ifade! Yazı yazın, çünkü bunu hakediyorsunuz. Yazı yazın, çünkü yazdıkça aklınızdakileri yaşatıyorsunuz.

Bu emir kipinin ikinci çoğul şahıstaki çekimi artık ürünlerin pazarlama metinlerinin klasik bileşeni hâline geldi:

“Oynayın”

“Zıplayın”

“Harekete geçin”

“Hissedin”

“Keşfedin”

“Farkedin”

“Eğlenin”

“Geberin”

Siz de pazarlayın güzellerim. Ocağımıza incir ağacı dikin. Sonra budayın, sonra kesin, sonra aşılayın.

Siz de yazın hep. Yazamazsanız “karnaval” yapın. Pazarlama Blogları diye bir üst sınıf oluşturun kendinize. Blogspot’tan yazın, karizma olun. Marka danışmanlığı yapıp güya, kendi markanızı tutundurun.

Farketing’miş. Bu mu “marketing”den marka çıkarma taktiğin güzelim? Blogistan. Her bir şeyin sonuna “-istan” eklemek mi sizin özgünlüğünüz? Marketellica. Ha ha çok komik.

İnternete, onun mucizelerine (bildirgeç’e selam ederim) klasik pazar ve pazarlama yaklaşımı ile yaklaşmanın ne kadar banal olduğunu size kim anlatacak? Karnaval gürültüsünden duymuyorsunuz ki? Kulaklarınız da tıkalı sevgilim pazarlamacılarım!

Tamam, ben pazarlama bilimini sevmiyorum. Onu kendi inanç değerlerimle örtüştüremiyorum. Pazarlık ile pazarlamayı birbirinden ayırabiliyorum. Hayatımı kendimi bile pazarlamadan, olduğum gibi olup, işimi iyi yapıp, gayretimi gösterip Allah’ımdan tevfik bekliyorum. Çünkü biliyorum ki fenâlıklar benden, iyilikler O’ndandır. Bir güzellik varsa üzerimde, bu benim değil, benim Hâlık’ımın tezâhürüdür.

Aman kardeşim siz pazarlamacılıkla uğraşırken azıcık da mı özgün olamayacaksınız? İki lafı bir araya getirdiğiniz zehâbından hiç mi kurtulamayacaksınız?

Bu bilim, o kadar ruhunuza işlemiş ki, kendinizi sürekli pazarlamaktan geri duramıyorsunuz.

Süpersiniz. E-maillerinize bakıyorsunuz, gmail hesabınız var, MSN’den yazışabiliyorsunuz, spam mail nedir biliyorsunuz, başlığından tanıyabiliyorsunuz, sözlük siteleri vasıtasıyla AR-GE yapabiliyorsunuz, “bunca yıllık blogcuyum” triplerine girebiliyorsunuz, internetin tekniğini bilen ama felsefesini bilemeyen teknokrat kafalı bilgisayarcılara internet böyle kullanılır ve yönlendirilir içerikli fermanınızı okuyabiliyorsunuz, Google bir şey çıkarınca yorumlayabiliyorsunuz.

Her şey sizin alanınıza giriyor artık. Ben ne diye söyleniyorum ki. Yazı yazın, pazarlayın. Üsküdar’ı geçtim, gücünüz varsa yakalayın!

Yeşil Başlı Gövel Kola

Yazı kategorisi: Gündelik yazan: mecmua tarih: Eylül 15, 2006

Ne zamandır iftar sofralarımızın merkezini Amerikan menşeili içeceğe ayırıyoruz kaarim. Çoluk çocuk “Ramazan Pidesi” yerine artık kolayı kucaklayarak getiriyor. Nasıl renk geliyor değil mi sofraya? Kimseye rahatsızlık vermeyen, efendi efendi iftarını yapan mütedeyyin bir aile pozu da veriyoruz kameraya. Nedense ninemizin yarım örtülü beyaz tülbenti… Ninem de başörtülüydü demek için işte, başka ne için olabilir ki: Nine başını ört seni siyasal malzeme yapacağız. Çağdaş, modern, batılı ama orucunu tutan ve iftarını buz gibi içecekle açan Türk müslümanıyız bizler.

Türk müslümanlığı, dünyanın diğer tüm müslümanlarına bizzat içimizdekiler ve de daha da ötesinde Evropa ve Amerika kodamanları tarafından örnek gösteriliyor. Yani biz eksiğiz, noksanız dedikçe; başkaları hep siz en iyisiniz, en süpersiniz, keşke herkes sizin gibi müslüman olsa makamında sırtımızı sıvazlıyorlar.

Şimdi müslüman olmanın sırrında “teslimiyet” var kaarim. Doğru, müslüman teslim olandır. Ama kime? Kesinen söyleyebiliriz ki Batı’nın istediği müslüman türü, Batı’ya teslim olan müslümandır. Bu bağlamda en iyi, en zararsız müslüman, teslim alınmış müslüman olacaktır. “Bu oyuna gelmeyelim” çağrısı mı yapsak ne yapsak. Bak şimdi Fatih Çekirge’liğim tuttu.

Dönelim iftar sofrasına. İftar sofraları, manevi hazzın en tepede yaşanması gereken; şükrün, niyazın kalpleri doyurduğu bir Ramazan ibadeti. Açlıkla imtihan olan müslüman kardeşimiz, güneşin batışıyla imtihanını geçiyor ve Rabbinin verdiği nimetlerle açlığını gideriyor.

Evet bir önceki cümlenin sonuna ünlem iyi giderdi. Zira, 11 ayın sultanı olan ay içerisinde, sofralar da 11 ayın tüm sofralarının sultanı mertebesine yükseliyor mekanlarımızda. Davetler de girince işin içine, iftar bir Ramazan etkinliği hâline geliyor. Öyle ki oruç tutmayan ama iftar yapmak isteyen insanlar görüyoruz. Çünkü ortadaki berekete kimse kayıtsız kalamıyor.

Kola şirketleri de kayıtsız kalamıyor. Susamış dilleri şerbetli tadıyla coşturacak bir içeceğin davetkâr sesi dönüp duruyor cıngıllarda. Algılar zincirlere vuruluyor böylece. Kola olmayan bir iftar sofrasında “ne eksik” diye sağa sola bakıyorsunuz bu işin sonunda.

Pazarlama bilimi(!) ile ilgili gerilimli münasebetlerim malumundur kaarim. “Bilimi” sözcüğünün sonuna ünlemi de yapıştırarak kendi çapımda tenkit ve selamlarımı yollamış bulunuyorum ilgili mercilere. Çoğu kişi Kola’nın bu yaptığını tamamen istismar diye nitelendirirken, işin ilmini tahsil etmiş top sakallılar bunun “think global, act local” zırvasının tatbikatı olduğunu bilip ses çıkarmadan siniyorlar yerlerine.

Evet, istismar, pazarlama, şu, bu. Neticede biz teslim olmaya alıştırmışız kendimizi kaarim. Bunlar istismar da yapsa, pazarlama taktiği de… bizim sofralarımızda buz gibi ferahlık eksik olmayacak.

Peki iftarda kola içmenin nesi fena diye karşıt bir sual soralım. Doğru, nesi kötü? Her vakit içtiğimiz kolaya iftarda yasak mı geliyor bir yerlerden? Hayır.

Ama bu soruyu sormak basitliktir sayın kaarim. Sabahtan beri yazdığım şeylerden bir şey çıkaramamışsın demektir. Aslî mesele, senin kola içip içmemen değildir. Hangi markayı tercih ettiğin de değildir. Mesele, senin algılarının, alışkanlıklarının global güçlerce ne kadar kolay yönlendirilebildiğidir. Mesele, teslimiyettir.

Yoksa kola şişelerinin Ramazan ayında yeşil türban taktığı veya takmadığı kimin umurunda.

Entel sözü hak gerek; dön kendine bak gerek

Yazı kategorisi: Cemiyet yazan: mecmua tarih: Eylül 14, 2006

Şu İstanbul şehri ki bana çok “entel”ler göstermiştir. Karşıdan karşıya geçerken, kırmızı ışıkta beklerken, markette yoğurt reyonunda salyalar akıtırken, Harem’den Üsküdar’a yürürken, Ramazan’da çıkayım iftar edeyim, lay lay lom derken… bir şekilde bu İstanbul’un entel güruhuna temas edip geçmişsinizdir.

Nerede olursanız olun, bacak kadar boyu ile Niçe’den bahsedenler çıkacaktır. Benim tam yazılışını bile bilmediğim bu kelimenin veya şahıs adının kemikleşmiş entel lugatının baş tarafında bulunduğunu anlamanız çok sürmeyecektir.

Ey kaari…

Cemiyetimizdeki çarpıklıklara dikkat çekip tadımızı tuzumuzu bozmak değildir niyetim. Ama bu entelicansiya imitasyonunun (bu kelime de fena gitmiyor dillerine) her seferinde karşıma çıkıp, ben buradayım, varım ve kralım dağdağasının derdine düşmeleri, inan dayanılmaz bir katlanma hâline dönüşüyor benim için.

Efendim, İstanbul entelinin sağcısı da, solcusu da, muhafazakarı da, komunisti de aynı tornadan çıkmış gibi eş hastalıklar taşıyor ruhunda. Bu illetlerinden en büyüğü “kayıtsız şartsız farkedilmek”.

Çünkü bu marazın tutukluları, farkedilmediklerinde “yok”lar. Dönüp birisi onlara bakmadığında orada değiller. Bulundukları yeri, kafalarına doldurdukları yalan yanlış her şeyi ifşa etmeliler. Bu halleriyle network (ay, ağ demeliyim de mi?) üzerinde çalışan ve kendilerine her gelen paketi içeriğine bakmadan tüm düğümlere yayınlayan (broadcast) aptal cihazlara benziyorlar. Evet, bu kadar acı. Cihaza benziyorsunuz olm. Bildiğin cihaz.

Biliyorum kaarim, şu bloglarımız, bizim evimiz, oturma odamız gibi artık. Neye kızmış isek onu anlatıveriyoruz. Hatta bundan büyük hazlar duyuyoruz. Kim bilir bu da bir entel hastalığıdır tutulduğumuz. Ben de bak, kızmış kızmış, gelmiş buraya dökmüşüm. İşin tadı burada belki değil mi kaarim? Kızınca söylenecek bir yerinin olması.

Ha bir de insan, İsmail’in Yeri gibi bir yerinin olmasını istiyor. Bana sorsalar şimdi, blog mu istersin İsmail’in Yeri mi deyu… elbette orayı seçerim. Hem entellere daha az rastlarım orada. Yok yok olur mu efendim? Benim de entel yanlarım kıpraşır. “Niçe de burada yedi!” derim kapının üstüne.

Hakikaten. Şu saatte insanın ihtiyacı olabilecek tek şey, bir ölçü sevgi… ve bir de evet, tüm entellerin mide bulandırıcılığından kurtulmak için Cartlak Kebabı!