Yeşil Başlı Gövel Kola
Ne zamandır iftar sofralarımızın merkezini Amerikan menşeili içeceğe ayırıyoruz kaarim. Çoluk çocuk “Ramazan Pidesi” yerine artık kolayı kucaklayarak getiriyor. Nasıl renk geliyor değil mi sofraya? Kimseye rahatsızlık vermeyen, efendi efendi iftarını yapan mütedeyyin bir aile pozu da veriyoruz kameraya. Nedense ninemizin yarım örtülü beyaz tülbenti… Ninem de başörtülüydü demek için işte, başka ne için olabilir ki: Nine başını ört seni siyasal malzeme yapacağız. Çağdaş, modern, batılı ama orucunu tutan ve iftarını buz gibi içecekle açan Türk müslümanıyız bizler.
Türk müslümanlığı, dünyanın diğer tüm müslümanlarına bizzat içimizdekiler ve de daha da ötesinde Evropa ve Amerika kodamanları tarafından örnek gösteriliyor. Yani biz eksiğiz, noksanız dedikçe; başkaları hep siz en iyisiniz, en süpersiniz, keşke herkes sizin gibi müslüman olsa makamında sırtımızı sıvazlıyorlar.
Şimdi müslüman olmanın sırrında “teslimiyet” var kaarim. Doğru, müslüman teslim olandır. Ama kime? Kesinen söyleyebiliriz ki Batı’nın istediği müslüman türü, Batı’ya teslim olan müslümandır. Bu bağlamda en iyi, en zararsız müslüman, teslim alınmış müslüman olacaktır. “Bu oyuna gelmeyelim” çağrısı mı yapsak ne yapsak. Bak şimdi Fatih Çekirge’liğim tuttu.
Dönelim iftar sofrasına. İftar sofraları, manevi hazzın en tepede yaşanması gereken; şükrün, niyazın kalpleri doyurduğu bir Ramazan ibadeti. Açlıkla imtihan olan müslüman kardeşimiz, güneşin batışıyla imtihanını geçiyor ve Rabbinin verdiği nimetlerle açlığını gideriyor.
Evet bir önceki cümlenin sonuna ünlem iyi giderdi. Zira, 11 ayın sultanı olan ay içerisinde, sofralar da 11 ayın tüm sofralarının sultanı mertebesine yükseliyor mekanlarımızda. Davetler de girince işin içine, iftar bir Ramazan etkinliği hâline geliyor. Öyle ki oruç tutmayan ama iftar yapmak isteyen insanlar görüyoruz. Çünkü ortadaki berekete kimse kayıtsız kalamıyor.
Kola şirketleri de kayıtsız kalamıyor. Susamış dilleri şerbetli tadıyla coşturacak bir içeceğin davetkâr sesi dönüp duruyor cıngıllarda. Algılar zincirlere vuruluyor böylece. Kola olmayan bir iftar sofrasında “ne eksik” diye sağa sola bakıyorsunuz bu işin sonunda.
Pazarlama bilimi(!) ile ilgili gerilimli münasebetlerim malumundur kaarim. “Bilimi” sözcüğünün sonuna ünlemi de yapıştırarak kendi çapımda tenkit ve selamlarımı yollamış bulunuyorum ilgili mercilere. Çoğu kişi Kola’nın bu yaptığını tamamen istismar diye nitelendirirken, işin ilmini tahsil etmiş top sakallılar bunun “think global, act local” zırvasının tatbikatı olduğunu bilip ses çıkarmadan siniyorlar yerlerine.
Evet, istismar, pazarlama, şu, bu. Neticede biz teslim olmaya alıştırmışız kendimizi kaarim. Bunlar istismar da yapsa, pazarlama taktiği de… bizim sofralarımızda buz gibi ferahlık eksik olmayacak.
Peki iftarda kola içmenin nesi fena diye karşıt bir sual soralım. Doğru, nesi kötü? Her vakit içtiğimiz kolaya iftarda yasak mı geliyor bir yerlerden? Hayır.
Ama bu soruyu sormak basitliktir sayın kaarim. Sabahtan beri yazdığım şeylerden bir şey çıkaramamışsın demektir. Aslî mesele, senin kola içip içmemen değildir. Hangi markayı tercih ettiğin de değildir. Mesele, senin algılarının, alışkanlıklarının global güçlerce ne kadar kolay yönlendirilebildiğidir. Mesele, teslimiyettir.
Yoksa kola şişelerinin Ramazan ayında yeşil türban taktığı veya takmadığı kimin umurunda.