Islahat Fermânı
Ramazan’ın evinden uzakta geçen bir Ramazan’ıydı. Günler ne çabuk devrilmişti üst üste kaarim. Düşen düşene, düşleyen düşleyene. Sızlayan da sızlayana…
İlkokulda mağaraları öğretirlerken bizlere, hani şu Karain, Beldibi mağaraları, soğuk rüzgarlar esiyordu Ramazan’ımızda. Yine Ramazan’ımız yaban ellere uçuyordu, biz arkasından bakarken. Yusuf’un yürüdüğünde yanıp sönen ışıkları alıp götürmesi gibi gölgesiyle… Ramazan da umutlarımızı katıp götürüyordu önüne, ve biz kalıyorduk rüzgarlı bir Ramazan’da.
Buzlar uzuyordu penceremizden, sivri, yakıcı ve eğlenceli. Düştüğünde adamı deler geçer bu, magmaya gönderir, oradan lav şeklinde Süphan dağından fırlatır diyorduk. Said Nursî de diyordu ki magma, büyük cehennemi tutuşturacak. Orası küçük cehennem aslında. Kaarim, sen şaşkına dönmüş benim tedailerim arasında seni eve götürecek eksi sıfır sefer sayılı otobüsünü beklerken; ben yine buzlara sarıyordum çocuk ellerimi. Görüyor muydun sen?
Buzlar, upuzun… Eline aldığında, şu Gora filmindeki adamın elindeki “ışın kılıcı” gibi duruyor. Niye tırnak içinde yazdım bunu biliyor musun? Geçen Şofer bana ışın kılıcını sordu. Ben de bilmediğimi söyledim. Hayretler içerisindeki yüz ifadesine bir ışın kılıcı ile son vermek iyi giderdi o sıra. Ama ne bileyim işte, ışın kılıcının aslında küçük bi şey olduğu da, düğmesine basınca ışıklı bir şekilde uzadığı, kesici hale geldiği. Şu zamane çocukları neler de öğreniyor kaarim. Biz büyüdük de yaşlandı dünya. He hey…
Buzları alıp savaş yapması vardı, kıran kırana. Ama bir sorunu vardı bu buzların kaarim: eriyordu! Ellerimizdeki sıcaklığın daha fazla olması, buzların bizden ısı almalarına neden oluyor ve “q = m c delta t” kaidesi uyarınca buzlar eriyordu. Bu kaide olmasa idi başka kaide olurdu mutlak buzları eriten. Çünkü erimesi gerekiyordu. Buz dalında güzeldi. O muzdu pardon. Buz, çatıdan sallanırken güzeldi. Sallım sallım sallanmalıydı çatıdan aşağı doğru. Güneşi beklemeliydi, sevgilisini bekler gibi. Güneşin şefkat dolu ışıkları dudaklarına değdiğinde, zaten eriyecekti aşktan ve sıcaktan.
Of kaarim of. Sen sahura kaç saat kaldığını biliyor musun? Sahur evet. Hani şu insanların, yani komşularımızın çocuklarının güreş yaptığı saatler. Şaşırmıyorum. Cuma saatinde, arabesk radyo yayını da yapan bu insan ırkının, Kadir Gecesi’nde İbo Şov’u “yüzüne” izlemesini bekliyorum. Nasıl da Kuranî bir terim kullandım bak bak. Şaka maka, radyo yayını da pek profesyoneldi canım. Eğlence tavan yapmıştı. İşte ben bunu seviyorum. Bu memleketin insanını seviyorum. Entel bir duruşum da var böyle işte. Memleketimin insanına bayılıyorum. Hâlâ entelim bakınız. Olaylara yukarıdan bakmak diyorlar ya. İşte beşinci katta böyle oluyor ister istemez. Gerçi komşular üst katta olmasına rağmen, onlara da yukarıdan bakabiliyorum. Fikir zemininde, yer çekimi kanunu geçersiz hâle geliyor, unuttun mu kaarim? Dalgın kaarim benim.
Şimdi bu memleketimin insanı demişken, son aktüel mevzulara da değinmeden geçemem ben biliyorsun. Gündemi takip eden bir yanım da var kaarim. Tarafsız, doğru habercilik yapanı severim. Bir de objektif olsun. Ama son zamanlarda, haberler bir garip oldu yav. Ya sen de anlamışsındır kaarim. Darbe mevsimi mi geliyor nedir? 10 yılda bir darbe olurmuş gelişmemiş demokrasilerde? Öyle mi olacak gene? Yeni nesil Müslüm Gündüz’ler, tâlimlerinin son aşamasınlar mıymış neymiş? Az yakıyormuş hem bu yeni nesil “motor”lar? Murat Yetkin, havayı süper kokluyor kaarim. Burnu çok gelişmiş. Apoletleri sallanıyor sütunundan aşağı. Tutabilene aşk olsun seni güzel yavrum. Çeneni sevsinler. 7 senedir “yan gelip yatan” Cumhurbaşkanı da veda hutbesi verecekmiş, Meclis açılırkene. Gene o mide bulandıran lügatıyla, ay vokebulerisiyle nutuklar atacak biliyorum. Farkında mı değil mi, tezgâhın içinde mi dışında mı pek bilmiyorum. Ama nice terör suçlusunu -yani devlete karşı suç işleyeni- affetmiş (e makamında bu yetki var) bir düşünce yapısının bu devletin bekâsı için getireceği önerileri de çok umursamıyorum ben açıkçası. Asıl komutanların sıraya girerek beyan ettikleri pek siyasi mülahazalarının son perdesinde, nerelere gidecek işin ucu. Heyecan yapmış Murat Yetkin kaarim. Çünkü ortalık kızışınca, çenesini daha fazla kaşıyıp daha fazla yazı yazabilecek. Devlet erkanı sürtüşmese, bu Ankara temsilcileri ne yiyip ne içecek zaten kaarim. Lâkin istedikleri daha kapsamlısı bu arkadaşların: kişiler değil kurumlar sürtüşsün. Kurumlar sürtüşsün ki biz de güçlünün yanında horon tepelim. Ah Murat Yetkin, ah canım, umarım kursağında kalır o güdük heyecanların. Umarım yazacak bir şey bulamazsın can sıkıntısından.
Abdest suyu alyuvar sayısını artırır demişler kaarim. Bunu bilimsel bir şeylere dayandırmışlar, Alman’ın biri yazmış, felan filan. Abdest suyu alyuvarın sayısını artırsa bile, bu medyadaki tezcanlı kafaların alyuvarı reddedeceği âşikar. Koridorda namaz kılan kişilerin secde hâlinde arkadan görüntülerini yayınlayarak edepsizlik sınırlarını zorlayan yırtık medyamız, İslâm’a ait her yaşamsal uzantıya bir çamur bulaştırma faaliyetlerinde düğmeye basmış görünüyor. Kadınlara verdiği değeri “Şu karılarla bir rahat seks yaptırmadınız” diyen şarkıcı Teoman’ın dilinden ekolu bir şekilde duyan dünya görüşü sahiplerinin, İslâm’ın pratiğinden öğreneceği çok şey varken; bu boş haberlere kanıp, abdest suyunun alyuvarlarla ilişkisine takmamasını temenni ederiz. Alyuvarları siz kendiniz takviye edin. Abdesti de ihmal etmeyin. Bir de güzel kaide var ki, İslâm’da, Allah adına, sünnete riayet adına ne yapıyorsan maslahat gözetilmez. Ay oruç tutuyorum, böyle daha sağlıklı deyemezsin. Namaz kılıyorum, hareket oluyor, spor oluyorum deyemezsin. Hacca gidiyorum, tatil yapıyorum, uzaklaşıyorum deyemezsin.
Kaarim, sahur vakti geliyor. Yoksa senle muhabbete doyum olmaz.
Ama şimdi şu alyuvar sayısını artırıp, mideye ufak tefek bir şeyler upload edelim. Tevfik Allah’tan.