Kozmetik Meseleler
Farkında mısın kaarim, bu kozmetik sektörü ne yalancı. Tüm enerjisini pazarlama ve daha acımasız haliyle aldatma üzerine kurmuş başka bir sektör tanımıyorum hayatıma girmiş, müşterisi olduğum. Hemen pazarlamacı kaarilerim ayağa kalkmasın, mesleğimizi aldatma ile eş tuttun diye. Efendim, mesleğinize saygım var. Pazarlama veya Marketing denen hadisenin de ehemmiyetine vakıfım. Ancak aldatma denen şeyin de ne olduğunu bilen bir dikkatteyim şükür. Bir aldatma propagandasını hissedebiliyorum ve bu propaganda da yetkin pazarlamacılar eliyle yapılıyor. Bunu siz de biliyorsunuz. Hee herkes bunu bildiğine göre, oturun bakalım başucuma. Kola, fanta, ayran için, bir şey için.
Ne diyorduk… Kozmetik sektörünün işi gücü aldatmak. Zira bu adamlar AR-GE’ye çok para ayırıyor, yok bilmem neredeki üniversitenin laboratuvarlarında testler yaptırıyor gibi görünseler de aslında yatırdıkları paranın büyük bir kısmı tanıtıma ve promosyona gidiyor. Bunu gündüz kuşağında televizyonda en çok kimlerin reklamı çıkıyor diye kendinize sorduğunuzda aldığınız cevapla anlayabiliyorsunuz. Ki televizyon en pahalı reklam mecraından birisi.
Bu adamların ürünlerine katacakları pek bir şey kalmadı zira. Arap sabunundan bugüne çok zaman geçti. Bu zaman zarfında kutulara basmadıkları kimyevi zehir kalmadı. Hepsi daha düzgün(!) görünen bir cilt, daha dolgun(!) saçlar, daha parlak(!) dişler için. Yeni bir zehir bulduklarında havaya zıplıyorlar şimdi. Ama zehir de kalmadı ki diyorum katacak.
Ben kozmetik sektörüne gıcığım, çünkü bana dürüst gelmiyorlar ve kafamı allak bullak ediyorlar. Onlar da bana gıcıktır muhtemelen, zira sadık bir müşterisi olamıyorum hiç birisinin.
En basitinden bu adamlar üç ayda bir kutu, formül veya muhteva değiştirerek güya yeniliklere imza atıyorlar. Esasında işe yarar ve sizin onu almanızı gerektirecek hiç bir şey değişmediği halde, rekabeti değişiklik ve yenilik üzerine kurup oradan farklılaşmaya çalışıyorlar. Ama anlamıyorlar işte, hepiniz yeni olursanız, ben gider eskiyi alırım. Farklı olan eskidir.
Geçen gün şampuanım bitmiş kaarim. Ay yazık dediğini duyar gibiyim. Evet yazık. İşin gücün yok bir de şampuanın peşine düş şimdi. Kozmetik reyonlarında dolaşma kabusunu yeniden yaşa şimdi. Of of.
Kararlı ve cesur adımlarla kozmetik reyonuna daldım. Evet, neyse ki şampuanımla aynı markayı taşıyan ürünler bulabildim. Ama o da nesi! Hiç biri elimdeki eski sürüm ile uyuşmuyor. Tıkandım kaldım sayın kaarim. Neden bu adamlar migration assistant veya upgrade wizard koymazlar kenara? O harcadığınız paraların içine bu olayı da ekleyin dedim içimden. Şimdi dedim gitsem görevliye, “Ah hanımefendi, ben bunca yıllık şampuan tüketicisiyim, elimdeki şampuanımla kaldım ortada. Bunu yeni sürüme nasıl yükseltiriz? Bir yardımcı olsanız ha?” diyemem ki. Bu adamlar en basitinden bir eşleştirme tablosu koysalar oraya benim sorunum çözülmüştü. Diyeceklerdi ki “Altı mor, üstü pembe saçlar için olan şampuanımızın yeni sürümü: içine krem şanti atılmış, bademli, frambuazlı formüllüdür.” Ben de o zaman “haa bak…bademli-frambuazlıya upgrade olmuşuz, ah beni düşünen, saçlarımı düşünen küresel güçler, sevsinler sizi” deyip alacaktım yeni şampuanımı. Öyle olmadı maalesef. Bana yeni şampuanımın hangisi olması gerektiğini söyleyecek hiç bir hayır kurumu yoktu. Oysa biten şampuanı ne zorluklarla bulup almıştım ben. Elli tane rengin içinden bunu almıştım.
Fazla düşünmedim. Biraz hafızamı yokladım. Kutusu en az değişen bir şampuan aradım. Sonunda buldum. Şampuanın mucidi Sümerler’den kalma bir hali vardı ama olsun. Onu aldım. İçimdeki fırtınalar dindi, sörf yapanlar ortada kaldı.
İşte bunları yazıyorum ki belki bir pazarlama gurusu günlüğüme takılır, yaşadığım ızdırabı farkeder ve hayrına “Ya abi bu kadar yenilik yapmasak ha! Bak çocuğun emdiği süt burnundan geliyo” der iş toplantısında. Umudum var.
Küresel güçler size söylüyorum. Karşınızda bireysel bir güç olarak.
Yalan söylemeyi terk etmeyeceksiniz, bundan eminim. Ama en azından sağa sola bir aygıt koyun, saçımın bir telini koparıp koyayım mesela, sana şu şampuan uygun desin. Lütfen böyle bir şey yapın bari. Otomasyona geçirin bu işleri, bakın çok hayra geçer. Allah aşkına bir çıkarın kafanızı o laboratuvar dehlizinden.
Alarm
Gece yatmadan evvel, yarınki günün tek mi çift mi olduğunu düşünmek ne sancı verici bir iş. Yatmadan evvel kafamı son kez çalıştırmak zorunda kalıyorum. Ya arkadaşım bırak ya.
“Âhir zaman” kalıpları
Evet kaari,
Sana bu klasik laf kalıbını kurdum ama bir sor niye kurdum? Bir yaraya parmak basmak için. Hem de içimdeki bir yaraya.
Herkes kalıplarla konuşuyor farkettiysen. İnsanların elinde kompozit legolar var. Onları birleştiriyor, sana cümleler kuruyor. Cümleleri birleştiriyor, paragraflar kuruyor. Bunları yaparken hep daha önce yapılmışlardan, birikimden, tecrübeden faydalanıyor.
İşte benim sıkıntım burada başlıyor.
“Âhir zaman” bilmem neleri deyince hafakanlar basıyor. Abi diyorum yok mu bunun başka tarifi. Böyle mesaj yüklü kalıplarla gelmeyin bana diyorum.
Âhir zaman dediğin bende kahr zamanlarına dönüşüyor.
Şurada da hoş bir arama sonucu var. (İlk kez link verdiğimi farkettin değil mi? Merak etme gelecek gerisi. Yeter ki öğrendiklerimizle iktifa edip oturmayalım yerimizde kös kös.)
İmtihanlar günlüğü
Heyhât, kendimi çelişkilere vermekten geri duramıyorum. Hatırlıyor musun kaarim, az önce (yani aşağıda) ne dedim? Cennnet mücadelesi filan dedim, sevmek dedim, hep sevmek dedim, herkesi sevmek dedim.
Biraz dolaştım sonra.
Geri geldim aynı noktaya. Açtım blog denen mekânı:
Ulan ben nasıl hem sevip hem yereceğim. Tutup insanları, böcekleri sevmem lazım deyip sonra nasıl hayatta rastlaştığım kıllıkları özene bezene anlatacağım.
Şimdi ben ne yazacağım?
Bilgisayarımın çevresine koyduğum Audi A2′imin kapılarını açanlara veya çikolata kutusunu ellerine alıp içinde ne var diyenlere kızdığımı mı yazacağım… İki kodlamayı yapamayan, her bir yapacağı işte sorun çıkarıp başımı ağrıtan out-source adama kafa atmak istediğimi mi yazacağım…
Şu yaptığım kişiselliğin zirvesinde.
Amacım kişiselliğimi enaniyetten arındırmak!
İmtihanlar günlüğü!
Bütünlemeye kalmadan geçmek duasıyla…
Sence ey kaari
İlk gün diye mi bu nefeslerimi sayarak başında oturuşum şu günlük maddesinin. Günlük üzerine düşünceler neşredecek kadar “ol”dum mu ben? Sana soru soruyorum ki cevapları ben vereyim. Seni yoruyorum ki ben yiyeyim sofradakileri.
Kimi zaman günlük fenomeni üzerine hayallere dalacağım gibi. Bu böyle olacak gibi. Emin oldum şimdiden.
Hayreddin Karaman’ın “Günümüz Meselelerine Fetvalar” diye yazanları arasında bulunduğu bir eseri vardı. Belki bir kaç kere açmışımdır ama okumuşluğum yok ciddi ciddi. Acaba diyorum, hocamız bu günlük mevzuularını da ekleyiverse günümüz meseleleri arasına. Ne kadar da güncel olur değil mi? Ya da hadi ben de şu fanatik blogcular gibi söyleyim: “Neden ilahiyat hocalarının da bir blogu yok?” Evet olmalı değil mi? Ülkede herkesi blog camiasına çekmeli. Güreşi burada yapmalı. Gerisi manasız zaten. Hayreddin Karaman da gelsin, meşhurların meşhuru Zekeriya Beyaz da. Er meydanına çıksınlar.
Hey Allah’ım neden sinir oluyorum ben bu fanatizme. Bak sinir olduğum bir şeyi tiye alayım dedim, bile bile sinir ettim kendimi. Ey fanatik blogcular, bir rahat verin ya! Herkesin bir günlük tutma tarzı ve de devresi vardır, olabilir. O gün gelir tutar veya o gün çoktan geçmiştir. Ben ilk günlüğümü tutalı çok oldu. İlk blogvari şeyler yazalı da 5 sene. Ama ne oldu? Kalmadı işte. İstemiyor insan her zaman. Bir rahat verin ya! Bakın ben başladım. İdare etsin sizi bu bir süre. Ne oluuurrr…