mecmua.


Yazı yazın… pazarlayın

Yazı kategorisi: Blog Teorileri yazan: mecmua tarih: Eylül 17, 2006

Sevgili kaarim, bir baktım ki müzekker blog mahallim WordPress, kendini Türkçe’nin akışkan kıvamlı kelimelerine terk edivermiş.

Ha şöyle diyorsun değil mi görünce?

Ama farketmiyorsun da abuk subuk yapısı bozuk cümleleri. Olsun gene patlamış da olsa Türkçe konuşuyor ya. Bizden gibi oluyor. Gavur ellerde Türkçe konuşan bir adam görüp sarılır gibi sarılıyoruz kendisine.

Yazı yazma kısmında ise şöyle bir komut var: “Yazı yazın”.

İnsanı yazmaya şevklendiren ne itici (yani çekici) bir ifade! Yazı yazın, çünkü bunu hakediyorsunuz. Yazı yazın, çünkü yazdıkça aklınızdakileri yaşatıyorsunuz.

Bu emir kipinin ikinci çoğul şahıstaki çekimi artık ürünlerin pazarlama metinlerinin klasik bileşeni hâline geldi:

“Oynayın”

“Zıplayın”

“Harekete geçin”

“Hissedin”

“Keşfedin”

“Farkedin”

“Eğlenin”

“Geberin”

Siz de pazarlayın güzellerim. Ocağımıza incir ağacı dikin. Sonra budayın, sonra kesin, sonra aşılayın.

Siz de yazın hep. Yazamazsanız “karnaval” yapın. Pazarlama Blogları diye bir üst sınıf oluşturun kendinize. Blogspot’tan yazın, karizma olun. Marka danışmanlığı yapıp güya, kendi markanızı tutundurun.

Farketing’miş. Bu mu “marketing”den marka çıkarma taktiğin güzelim? Blogistan. Her bir şeyin sonuna “-istan” eklemek mi sizin özgünlüğünüz? Marketellica. Ha ha çok komik.

İnternete, onun mucizelerine (bildirgeç’e selam ederim) klasik pazar ve pazarlama yaklaşımı ile yaklaşmanın ne kadar banal olduğunu size kim anlatacak? Karnaval gürültüsünden duymuyorsunuz ki? Kulaklarınız da tıkalı sevgilim pazarlamacılarım!

Tamam, ben pazarlama bilimini sevmiyorum. Onu kendi inanç değerlerimle örtüştüremiyorum. Pazarlık ile pazarlamayı birbirinden ayırabiliyorum. Hayatımı kendimi bile pazarlamadan, olduğum gibi olup, işimi iyi yapıp, gayretimi gösterip Allah’ımdan tevfik bekliyorum. Çünkü biliyorum ki fenâlıklar benden, iyilikler O’ndandır. Bir güzellik varsa üzerimde, bu benim değil, benim Hâlık’ımın tezâhürüdür.

Aman kardeşim siz pazarlamacılıkla uğraşırken azıcık da mı özgün olamayacaksınız? İki lafı bir araya getirdiğiniz zehâbından hiç mi kurtulamayacaksınız?

Bu bilim, o kadar ruhunuza işlemiş ki, kendinizi sürekli pazarlamaktan geri duramıyorsunuz.

Süpersiniz. E-maillerinize bakıyorsunuz, gmail hesabınız var, MSN’den yazışabiliyorsunuz, spam mail nedir biliyorsunuz, başlığından tanıyabiliyorsunuz, sözlük siteleri vasıtasıyla AR-GE yapabiliyorsunuz, “bunca yıllık blogcuyum” triplerine girebiliyorsunuz, internetin tekniğini bilen ama felsefesini bilemeyen teknokrat kafalı bilgisayarcılara internet böyle kullanılır ve yönlendirilir içerikli fermanınızı okuyabiliyorsunuz, Google bir şey çıkarınca yorumlayabiliyorsunuz.

Her şey sizin alanınıza giriyor artık. Ben ne diye söyleniyorum ki. Yazı yazın, pazarlayın. Üsküdar’ı geçtim, gücünüz varsa yakalayın!

Değer Analizi

Yazı kategorisi: Blog Teorileri yazan: mecmua tarih: Haziran 25, 2006

Döndüm sonunda Şofer, kendime bakıyorum.

Sen şimdi memleketinde yastık altındaki börekleri ve çöreklerin sindirim tedavülüne büyük katkılarda bulunurken, memleketin ekonomisi global dalgalanmarla tirim tirim titriyor. Soğukta aç aç gezen sokak kedileri gibi yürekleri hoplatıyor, görmüyor musun? Gerçi sen sevmezsin doları biliyorum. Hisse senetlerinden de hazzetmezsin. Parayı tezgaha, makineye yatıracaksın dersin. Makine çalışacak, işçi terleyecek, ekonomi büyüyecek. Akbank olsa da olmasa da, aptal reklamlar çekse de çekmese de büyüyecek. Çünkü işçimiz terliyor. Sendikalar bağırıyor. Haklar savunuluyor çatır çatır. Patronlar da susmuyor, onlar da biliyorlar işi. Eğitim, işsizlik, laiklik diyorlar. Demeleri lazım, okumuş adamlar ve hem paraları da var.

Ama be Şofer, ben bir çorap parkımı yenileyemedim; sen makine parkından bahsediyorsun.

Makine deyince Şindlerin Listesi filmi geliyor aklıma. Aslında makine değil, üretim deyince geliyor. Orada yahudileri esir kamplarından toplayıp emaye fabrikasında çalıştıran o müteşebbis ve insancıl Almanı tebrik ediyorduk.

Teşebbüs ruhu böyle olmalıydı. İçinde cepheye atılmak gibi bir cesaret tılsımı saklamalıydı. Madem bu iktisadi hayat bir rant meydan muharebesiydi… Madem savunma ve saldırıda askerî taktikler söz konusuydu. Basbayağı savaşıyorsunuz olm işte.

Şimdi “hepimiz kardeşiz bu öfke ne diye!” şeklinde Mahsun bakışı atmak istemiyorum size. Ama be kardeşim şu üç günlük dünyada iki dakika efendi olun be! Bu lafı da bir uzun boylu Mustafa Abi’den öğrenmiştim. Herkesin kendine göre espri anlayışı var. Ne komik gelirdi o zaman. Çünkü onlar komik bulurdu.

Ya Şofer, biliyorum bir gün atılacaksın bu piyasaya. Ama biliyorum ki sen Hak’kın yanında bir Şindler olacaksın. Listene beni de alacak mısın? Ahah, tabi tabi diyorsun. Ama ben ne diyorum bilmiyorum.

Şimdi mesele bunlar değil aslında. “Değer Analizi” yapmak istiyorum ben.

Artık şu “danışmanlık şirketi” yanımı geliştireyim diyorum. Milyon dolarla oynamak istiyorum. Eve geldiğimde kapıyı açayım, kafamdan yeşil yeşil Amerikan paraları dökülsün istiyorum. Merkez Bankası müdahale etsin sonra, adam olayım diyorum.

Yazdıklarımın edebî değeri olduğuna inanmıyorum ben Şofer. “Smiley” kullanmayınca, noktalama işaretleri koyunca edebî mi oluyor? “Evet burada bir algı sorunuyla yüzleşiyoruz. Ehim ehim”

Basın-yayın camiası bile artık internet ağzına döndürdü tarzını. Bilgisayar dergileri var bak görüyorsun, hepsi MSN’de yazar gibi yazıyor. (Ve ShiftDelete diye bir yer gördüm geçenlerde, adam kendini dergi sanıyor. Birisi ona, derginin bireysel değil tüzel bir varlık olduğunu hatırlatsın. Bireysel olursa MECMUA olur işte görüyorsun.)

Yazdıklarımın günlük değeri de yok. Yarın bir gün 24 Haziran’da ne olmuştu deyip buradan öğrenebileceğim bir şey yok dikkat edersen. Yani “sevgili günlük” modu da yok Şofer.

Yazdıklarımın akademik bir değeri zaten yok. Ama bu konuda ümidim var. “Üniversiteliden az kullanılmış mecmua” diye ortama atlarsam gitti gider, kimse tutamaz. Akademi dediğin şey iyice gerzekleşti zaten. Biz mi tutunamayacağız. Nerde eski bilim adamları… Yahut “ilim adamları” mı demeliydim? Ve yahut “âlimler” mi? Âlimler öldü, tamam da “âlem” de mi öldü?

Yazdıklarımın nasıl bir değeri var ey Şofer? Pazarlama blogları gibi dış bloglardan gördüğüm haberlere zıplasam gene aktüel bir değer inşa ederim. Mp3 (em pe tri / me pe üç) bağlantıları versem “baba büyüksün!” değeri yakalarım. Spesifik bir ilgi alanına yönelik derinlemesine şeyler sunsam el üstünde tutulurum, askere “en büyük asker bizim mecmua” diye gönderilirim. O da yok, o da yok.

E benim yazdıklarımın değeri nedir ey Şofer? Bir avuç kaarinin biletsiz oturduğu koltuklara patlamış mısır servisi yapmayı bile akıl edemedim şunca zamandır. Beni burada tutan, kaarimi yanımda eksik etmeyen şey nedir?

“Blog Devrimi” artık büyük medya güçlerini de esir almışken, benim kendi kendime çalıp söylediğim, sadece serbest çağrışımlarla salınarak dans ettiğim bu kağıttan mendilin hükmü nedir âlemimizde?

Kendime bakıyorum şimdi Şofer!
Bir keten takımım var; mavi gravatım.
Ve birkaç gram ağırlaşmışım.

Hükmüm nedir?

Defterimiz sağdan verilir inşallah

Yazı kategorisi: Blog Teorileri, Örütbağ yazan: mecmua tarih: Şubat 20, 2006

Artık öyle bir hale geldi ki bu siber düzlem; yaşadığımız dünyanın imitasyonu, adeta aynısı. Sokağımız, evimiz, mahallemiz, alış veriş merkezleri, bakkallar, eğlence mekanları, parklar, bahçeler, koloniler, öglenalar, terliksi hayvanlar, serseriler, sapıklar, katiller, kan içiciler, teröristler, ermişler, dervişler, müridler, savaşlar, ağrılar, sızılar…

Hepsine şahidiz. Hepsiyle beraber yaşıyoruz. (Daha dün bir dost söyledi bunu.)

Temamız bu dünyalaşan da kroluk: “İnternet Kroluğu”.
Alt başlığımız “Sağ menü yasakçılığı”.

Efendim hepimiz kah elimiz cebimizde, kah yalpalaya yalpalaya şu internet denen kültür ortamında dolanmaktayız. Bize (yani insanoğluna) hitap eden iki büyük unsur var: birisi internet siteleri, diğeri e-mail adresleri. Nihayetinde ikisinden de muzdaribiz.

E-mail adreslerimiz hiç tanımadığımız Pınar, Yasemin gibi kişilerin mesajlarıyla yahut “Re: merhaba” gibi aslında hiç yazmadığımız mesajlara cevaplarıyla çakılmış durumda. Her gün kredi kartı bilgilerimizi bir sayfaya giderek doğrulatmamız gerekiyor. Buna ihtiyacımız var. Her gün 50 tane “fw: ” ile başlayan maili okuyup adres listemizdeki adreslere (oltamızdaki “no-reply@…” olanlara dahi) göndermemiz gerekiyor. Üye olduğumuz gruplardan gelen sevgi fıskiyesi “.ppt”lere bakıp “ay ne güzeeeel” dememiz; bilmem ne markasının üretimi hakkındaki gerçekleri okuyup “yuh be bu kadar da olmaz… neler yedirmişler bize bugüne kadar” diye söylenmemiz gerekiyor. Kandil günü geldiğinde, uygun bir portalden en orijinal kandil mesajını (mesela selamun aleykum yaz cebine aleykum selam gelsin ehehe) bulup telefon arkadaşlarımızı kopartmamız; sevdiğimizin telefonuna ikimizin ismini ve bir kalbi ihtiva eden arka plan grafiğini pervasızca göndermemiz gerekiyor.

Biz böyle dolu dolu yaşarken interneti; bir de bakıyoruz ki internet içerik sağlayıcıları kroluklar yapıyorlar. Şaşırıyoruz, hafakanlar basıyor, dervişler geliyor…

Serim tamam. Şimdi düğüme geçiyoruz:

Bir lokantaya gidiyorsunuz, yemekler var. Ama adam adını söylemiyor yemeklerin. Şundan olsun diyorsunuz parmağınızla göstereceksiniz, elinize vuruyor. Manyak mısın be adam!

Bir internet sitesine gidiyorsunuz adam sağ menüye yasak koymuş. Çünkü lokantadaki elimize vuran, yemeklerin adını söylemeyen adamı çağırıp internet sitesi yaptırmışlar.

Banu Alkan’ın yapacağı sitede bile bu türden bir yasakçılığın olacağını zannetmiyorum.

Ama öyle işte.

Şimdi başlığa dönüyor ve internetimizin sağ menüyü yasaklayan ve utanç abidesi olarak tarihe geçen büyük sitelerini örnekliyorum:

http://www.ideefixe.com

Eskiden beri varsınız. Sahibiniz gazetelerde spekülatif yazılar yazıyor, meşhur oluyor. İnternet markası oldunuz, “başarı hikayesi” geyiklerinin baş malzemesisiniz. E yani, hala mı sağ menü yasakçılığı. Script programlamayı yeni öğrenen genç lise talebeleri bile aşmışken bu sendromu, sizin ağrınızın sebebi nedir? Sunduğunuz içeriğin çok mu benzersiz olduğunu düşünüyorsunuz? “Kitapların arka yazılarını biz klavye ile langır lungur girdik insanlar kopyalamasın ay aman” havaları size yakışıyor mu? Eğer azıcık bu işten anlıyorsanız, sizin emeğinizi tehdit edecek asıl girişimin bir insan (bir Ahmet, bir Bekir, bir Durmuş Ali) değil bir makine (bir robot) eliyle olacağını bilirsiniz. Buna direnmenin yolu da sağ menüyü yasaklamak değil, robotların içeriğinizi ayrıştıracak, yorumlayacak zekasına yine bir zeka ışıltısı ile karşılık vermektir. Sağ menü benimdir, sağ menü teyzemin menüsüdür. Vatandaşın menüsüdür. İnterneti gezme deneyimimizi çalamazsınız. Bizim internet alışkanlıklarımızı ezemezsiniz. Bu ucube klavye üreticilerinin yaptığıyla aynı şey. Sorun bakayım bunu programlayan web programcınıza; virgülü shift’in yanında olan klavye ile kaç satır kod yazabiliyor? Ama aynı programcı gelip sağ menüyü yasaklayan script’i gönlü sızlamadan koyabiliyor. Ey internet dehası sevgili Akşam gazetesi yazarı! Madem MSN’in tüm konuşanların loglarını, IP adreslerini tuttuğunu iddia edecek kadar ortamlara hakimsin; Ahmet Amca’nın, Bekir Dayı’nın sağ menü ile içeriğini hortumlayıp gizli örgütlere servis edecek kadar tehlikeli insanlar olmadığını bilmen gerekirdi. Amazon’dan aşırdığınız tasarımınızla azıcık özgün bir tarz bulup bugünlere geldiniz. Takdir ediyorum, başarınızı görmezden gelmiyorum. Hani taklid ile başlayıp aslınızı bulmanız övgüye değer. Ama aslınızın “sağ menü yasakçılığı” gibi bir internet kroluğuna meyillenmesi size yağdıracağım tüm övgüleri hedefe varmadan öldürmektedir. Evet, “itiraf” ediyorum: şu yaptığınız, bunca senelik internet kurumsallığına yakışmayacak düzeyde basbayağı bir internet kroluğudur ve affedilecek hiç bir tarafı yoktur. Cahiliz, internete yabancıyız, geçerken uğradık filan da diyemezsiniz. Benden bu kadar a-b-i.

http://www.kitapyurdu.com

Yukarıdaki söylediklerim sizin için de geçerlidir sayın muhafazakar beş senelik kitap satıcısı. Ama yukarıdaki arkadaşlar gibi cozutmayıp sadece kitap ve dergi satmakta ısrar edişinizi övmeden geçemeyeceğim. İnternet sahafı olarak kalmanız dileğiyle. Eğer gün gelir ütü satmanız gerekirse, ne bileyim kaynananız zorlarsa hani, o zaman hiç çekinmeyin “ütüyurdu.com” açın. Söz veriyorum ütümü oradan alacağım.

http://www.milliyet.com.tr

Hmm… Milliyet. Gazeteydi değil mi bu. Sanki meşaleli bir amblemi vardı. Bir ara Korkmaz Yiğit denen sanal kahramana satılıp geri alınmıştı. Başka ne vardı? Hıı, Aydın Bey’in küçük kızının gazetesi sanırım. Mehmet Y. Yılmaz Bey’i şutlayışları da çok konuşuldu. Ay ay bir dünya mesele. Neyse biz site ile ilgiliyiz. Gürültücü manşet dediğimiz olayın haberturk.com.tr’den sonraki en kurumsal temsilcisi belki milliyet.com.tr’dir. Artık ikiye çıkarmışlar zaten gürültü kolonu sayısını. Yarısında Sting çalarken diğerinde DT (Devlet Tiyatları len, Dream Theater değil asla eheh) oratoryası (bu kelimeyi de kullanayım dedim bir kez cümle içinde) çalıyor. Şimdi bu sevgili milliyet.com.tr programcılarımızın sonradan nevri döndü. “Son Haber” olarak adlandırdıkları konsept dahilinde yeni ve küçük pencerede açılan haberler için “sağ menü sendromu”na tutuldular. Umarım bu sendrom Aydın Bey’in muhterem kerimelerinde de baş göstermemiştir. Yani yukardan gelen bir talimatname ile “sağ menü tiz bloklana!” denmemiştir, inşallah. Bill Gates Amca ile baba-kız muhabbeti çevirip arama motoru kuracak bir hanımefendiye bunu hiç yakıştıramam doğrusu. Ha hepsiburada.com’un altındaki gazete logoları da çok kro olmuş. Hatırlatayım dedim. Nazar boncuğu bile var. Çerçici dükkanına çevirdiniz ablacım interneti. Ağlasam sesimi duyar mısın blogumda.

İnternet her ne kadar özgür bir ortam olsa bile bu özgürlüğün tesis edilebilmesi için dikkate alınması gereken asgari müşterekler vardır. Bunlar ihlal edildikçe anarşi doğar. Sağ menüyü yasaklarsan insanlar bacadan girer, browser’in inceliklerini öğrenmeye çalışır. Bunu öğrenirken başka zayıf noktanı öğrenir sabahleyin tan yeri ağarırken siteni hack’ler. Bundan dolayı efendi olmak lazımdır. İnternet’i efendi efendi tüketmek lazımdır. Her şeyin bir adabı vardır. Mesela su oturarak içilir, bir şey yenecekse sağ elle yenir, eve sağ ayakla girilir, sağ elle merhabalaşılır, sağ elle tokat atılır, iyiliklerimizi sağ yanımızdaki meleğimiz kaydeder, defterimiz sağ yanımızdan verilirse kurtulmuşuzdur inşallah.

Ama sen gel, umarsızca, pervasızca tüm geleneksel değerlere baş kaldır, isyan et; sağ menüsünü elinden al vatandaşın. Bu insan hakları ihlalidir. Bu jakobenizmdir. Bu “internet ihtilali”ne giden yolu açmaktır.

Çözüm:

Lokantayı belediyeye şikayet etmek.
Bu sitelerin sahiplerine de sağ gözü bantlanmış bir afrika faresi * göndermek.
Paketteki notumuz: “Bu farenin sağ gözünü kullanması engellenmiştir. Lütfen elleşmeyiniz, ayarlarıyla oynamayınız. Niye diye sormayınız. Zira sebebi, sebebini bilmiyor olmanızdır.”


* Böyle bir farenin varlığından emin değilim.

Kurtarılmış “blogsfer”

Yazı kategorisi: Blog Teorileri yazan: mecmua tarih: Şubat 17, 2006

- Mec, olm duydun mu Blog Çalışma Grubu kurulmuş
- O ne len?
- Bloglara ceza keseceklermiş. Kaç gün ceza verdilerse o kadar gün çay bardağı çıkacakmış sayfanda. Hani Nahnu kendine yaptıydı da bi kere. Ondan işte.
- Olm git ya, kafa bulma bizle. Şurada azıcık bir blog keyfimiz var, bir rahat vermediniz ya.
- Tamam gidiyorum ama demedi deme. Bloglar takip altında. Ceza aldığında çayı çaydanlığı görürsün artık. He bu arada, az biraz saçını tara lan. Artık aş bu olayı. Millet saçını taramayı bıraktı 90 derece havaya bile kaldırıyor artık. Tema desteği çıktı be saçlara. DOS kafalı seni!
- Ya abi gidiyor musun başımdan yoksa şu arama çubuğunu üstünde kırayım mı?
- Peki peki, merserize çorabım kalmamış, çorapçıya gidiyorum ben. Ahah.
- Üleeeeen!

- Orkut, ben bu bloglardan bir şey anlamıyorum.
- Aslına bakarsan ben de Tankut.
- Ay ne kadar dinci bu adamlar yaaa..
- İnternetin etrafını çevirmişler, çıkışları tutmuşlar ben öyle duydum. Blog yoluyla genç dimağları yıkamak istiyorlar. Hele bir cemaat.com mu ne varmış, hepsinin bir mazisi var orada zaten. Dikkat edersen blog mlog diye aratınca hep bu adamların siteleri çıkıyor. Şebeke lan bunlar.
- Öyle valla. Ürkünç be Orkut. Tüylerim diken diken oluyor.
- Gidişat iyi değil. İnternete türban takar bunlar.
- Ay daha neler!
- Takarlar takarlar. Bloglarda dua eden, namaz kılan adamlar yarın türban da takar bloglara.
- Orkut hayranım sana be. Ne bilgili adamsın.
- Olm boşuna mı ağarttık bu saçları. Bak şu gözlüklere. Her gün Cnbc-e izledim ben gençliğimde. Radikal iki, üç, beş… Çok kaliteli yaşadım yaaa. Entelliği geçmiştim ben artık, Entelprise(®) bir insandım.
- O ne be?
- Yeni uydurdum. Ne olduğuna sonra karar veririm.
- Çok komiksin be, ehi ehi.
- Hadi len, neresi komik, üretim yapıyoruz. Halkların kardeşliği için.
- Halklar ne Orkut?
- Halklar, halkalar, filler… Halk bisküvileri var mesela. Onun bizle alakası yok, Ülker üretiyor. Ülker’i anlattırma bana artık, yeşil bisküvici adamlar. Ya ağlaya ağlaya Biskrem yiyorum ya. Olamaz. Hadi blogları okumadık da bisküviye dayanamıyorum yani biliyo musun.
- Orkut dediğin gibi çıkışları tutmuşlar. Ya abi Kurtlar Vadisi filmi var, millet akın akın gidiyor. Filmde Cuma hutbesinden daha fazla dini mesaj var yaw. Nasıl oldu böyle bu adamlar ben anlamadım ki. Şebeke bunlar valla.
- Durum vahim Tankutcuğum. Hürriyet ceridesi de yazarlarına blog sitesi açmaya başladı. Maksatları bu dinci blogların ezici üstünlüğünü kırmak. Ama kifayet etmiyor. Ay onlar gibi konuşmaya başladım bak.
- He valla dilin döndü la! Ehi Ehi.
- Mec’in yüzünden. Adam gittiği konferansları yazıyor. Kendi beynini zehirlediği yetmiyormuş gibi. Tövbe es… Ay neler çıkıyor ağzımdan.
- Yoksa Orkut, sen de mi?
- Ya yok lan. Bulaşmış işte. Gezecek site yok ya. Şu “Sözlük” siteleri de aptalların hakimiyetine girdi. Olm ne yapcaz ya. Çocuklarımızı nasıl internette başı boş bırakacaz. Gidip bu dinci bloglara düşecekler eninde sonunda. Of ya. Hem gencim hem tedirginim ya.
- Ya diyorum ki bu Danıştay hazır gazı almışken bloglara da el atsa he?
- Nasıl olcak lan o Tankut?
- Yaw sokaktaki türbanlıya karışmışlar baksana. E internettekine karışmak daha basit. Karışsınlar kardeşim. ADSL başvurusunda başı açık fotoğraf istesinler mesela.
- Vay hocam, çok “çevik” gördüm bugün seni.
- Tahammül et dediler hocam, hangi bir zamana kadar. Ne bitmez olsa tahammül, onun da bir sonu var.
- Ya tahammül ya sefer dostum.
- Hadi kapat şu dinci blogları daha fazla bozmadan bizi. Akalım alemlere.
- Akalım da din ile interneti birbirinden ayırmak lazım diyorum ben.
- Ayrılsalar da beraberler be…
- Çocuklar duymasın o zaman.
- Mutfak!
- Lan..!

“Social Salata Bar”

Yazı kategorisi: Blog Teorileri, Dantel yazan: mecmua tarih: Şubat 8, 2006

Web 2.0 geyikleri ile geçiyor günlerimiz. Daha web’i adam gibi kullanmaya, fw maillerden kafayı kaldırmadıkları için fırsat bulamayanların teşkil ettiği bir ekolojide siz tutup web’i iki sıfır yaptık diyorsunuz. Neye iki sıfır? Kime bu goller? Her sene sonu en iyi web 2.0 uygulamarı şunlar bunlar demek için mi tüm çabamız? Web standartlarına uymayı sitenin Firefox’ta çalışması sanmak gibi bir algı bozukluğu mu bizi bu hallere iten?

Önce zihniyetimizi iki sıfır yapalım. Web arkadan gelir efendim.

Neyse meselemiz web değil, “social bookmark” siteleri de değil. Meselemiz salata bar’dan salata seçip mideye indirmek.

Şimdi kaarim, hemen şöyle adam boyunda bir makine hayal et. Yemek aldığın yerin sonunda duruyor bu. O eski salata barı kaldırıp atıyorsun. Yerine bu civanmert, delişmen makine gelmiş.

Makinenin içinde neler döndüğü bizi ilgilendirmiyor. Orası salata mühendislerinin ilgi sahası. Biz “user interface” kısmı ve yediğimizle ilgileniyoruz. Her alette olduğu gibi artık bunda da bir panel var. Keyfinize göre. LCD istiyorsanız öyle olsun. Dokunmatik (bu nasıl kelime len?) bir şeyler de olabilir.

Salata barın esprisi zaten bir sürü salatadan keyfe göre seçmek ya. Bu alet de onu sağlıyor bize. Amerikan salata seçiyorsun, kısır seçiyorsun, biraz mercimek köftesi, haydari, ninanay, hıyar, mısır felan filan derken makinenin “yeter olm” ışığı yanıyor. Sonra bu menüyü kaydetmek istiyorum diyorsun, sicil numaranı giriyorsun. Tabi be kaarim, profili destekliyoruz. “İki sıfır” işte, ne sandın!

Bir sonraki gün geldiğinde bu mideyi çorbaya çeviren karışımı hatırlamak için gayret sarfetmeden sicil numaranı girip “servise hazır hale getir” tuşuna basıyorsun.

Ama burada bitmiyor elbet.

“İki sıfır” olması için bir de “social” hale getirmemiz gerekiyor bunu. Mesela bakıyorsun Şofer güzel bir karışım yapmış kendine. Bugün Şofer’inki gibi yiyeyim deyip “friend list”inden onu tıklıyorsun, onay verip hazırlatıyorsun.

Ekranın kenarında en beğenilen salata karışımları… Haftanın en çok tercih edileni… Tüm zamanların en iyisi… 2005 salata kralı/kraliçesi… Bunu deneyen bunu da denedi… En hızlı atılım yapan salata…

İşte “iki sıfır” budur değerli kaarim.
Zihniyet devrimi budur. Web’in geleceği budur. Uygarlığın ışığı, salatalık partikülleri arasından bize bu en sıcak davetini sunmaktadır. Sakın sızma zeytinyağıdır o diyerek kaçma. Sakın zeytinyağı ile web 2.0 arasındaki ilişkiyi magazin dergileri yazmadı diye rivayet sanma.

Şimdi şu makineyi yapacak bir usta bul bana.

Pazar, Gemiler, Seminer

Yazı kategorisi: Blog Teorileri, Gündelik, Potansiyel Enerji yazan: mecmua tarih: Şubat 6, 2006

Soğuktu.

Şehirden bahsediyorum. Sabah gayet soğuktu. Otobüs durağına ilk gelen bendim. Aklım evvel ya, hareket saatlerine bakıp geldim. En mantıksız ben geldim. Erken olan otobüse yetişirim ümidiyle apar topar çıkmıştım zaten. Bekledim, bekledim. Yeni insanlar katıldı bu bekleyişime. Hatta birisi bana kaç dakikadır beklediğimi sordu. Ben de “15-20 dakikadır” diye mutat bir cevap vermek yerine hareket saatlerine baktığımı, x ve y zamanlarında otobüs olduğunu, pazar olduğu için aralarının seyrek olduğunu ve maalesef x zamanındaki otobüsü kaçırdığımı peş peşe ifade ettim. Vatandaşın bakışları değişmişti. Sonra gitti bakkaldan su aldı. Ben de peşinden gidip kalem pil aldım. Kalem piller çok adi idi. Abi dedim bunların içi boş gibi duruyor. Yok dedi bunlar en iyisi. Hıı dedim, bilmiyordum. Soğuktu şehir.

Otobüsün gelmesine çok az bir zaman kala içime kurtlar vadisi düştü. Acaba telefonu almış mıydım? Bakmaya çekindim. Ya almamışsam. Bunu nasıl telafi ederim. Hele bu vakitten sonra. Yaktım gemileri. Çantamı yokladım. Yoktu. Dünya ile iletişimim yoktu. Oysa Şofer ile buluşacaktım. Telefon lazımdı, iletişim lazımdı. Durağa gözüm yaşlı veda ettim. Az önce su alan vatandaşa da baktım bir kez. Hocam dedim ben kaybettim. Sen kazananlardan ol inşallah. Eve gittim, bir hışımla iletişim zırhımı giyindim. Döndüğümde artık farklı bir ulaşım güzergahı ve aracı tercih etmem gerektiğini anlamıştım. Minibüse bindim, müsait bir yerde indim. O müsait yerde Kadıköy otobüsü kaçırdım, yenisini bekledim. Gelmeyince Kadıköy’e gittiğine emin olduğum döşemeleri yeni bir minibüsü tercih ettim. Bağlarbaşı dönüşüne kadar bana boş yer çıkmadı. Orada boşalan bir koltuğa küstüğüm için oturmadım.

Kadıköy’e her zamanki gibi ışıkların kırmızısında indim. Boğazı özlemişim. Çaktırmadan kestim. Farkedince devam ettim iskeleye. Ama yok. Daha öncesinde akbil doldurdum. Doldurduğum akbili vapura verdim. Kalabalıkla beraber kapıların açılmasını beklemeye başladım. Elimdeki akbil makbuzunu yırtıp bir çöp kutusuna atmaya çalıştım. Olmadı pek ama.

Sonra kapılar açıldı. Bir büyük kalabalık, aceleyle vapura varmaya çalışıyordu. Aralardan bir akıllı kardeşimiz “gemi gaçıyo ya adamlar saldırıyo… gemi gaçma dur… geliyoz gaçma” şeklinde nidâlar savurdu. Bu kardeşimiz aslında kaçmadığını ama insanların onun kaçtığını zannederek acele ettiklerini idrak etmişti ve bir gerçeği haykırmak istiyordu ironi ile. Vatandaşlık görevini yapıyordu. Benim bu sırada tavadanki can yeleklerini düşünmem çok doğaldı. Acaba kafasına iki üç tane can yeleği geçirerek bu vatandaşlık görevine şilt takdim etmiş sayılır mıydım toplum nezdinde? Hem tavandaki can yelekleri bu neviden vatandaşlık görevleri için değil miydi?

Gemide bir kalorifer yanına oturdum. Nasibime bak ki deniz tarafı geldi. Yani şehir gürültüsünü, Üsküdar’ı, Kız Kulesi’ni veya önüne yapılmış alt geçit inşaatını veya Karaköy’ün kara yüzünü görmezden gelecektim. Denize… evet, kara insanı olarak denize bakacaktım. O özlediğim, o ışıl ışıl… bir peri gibi süzülen denize. Ufka baktım. Ufuk çizgisine takıldı gözlerim. Bir sürü düşünce doldu zihnime. Kuş sürülerinin aynı yerde kümelenmesi gibi bu sefer gelip kafamda kümelenmişlerdi. Ne vardı o çizgide? Ağlatan bir şey mi? Yaşatan bir şey mi? Oraya giderken bir duvar çıkar mıydı karşıma Truman Show’daki gibi? Yolun sonu görünüyor mu görünmüyor mu? Ya dua? Duanın gücü… Çay söyledim iki adet. Aynı anda değil elbette, biri bitince diğeri. İkisi de iyi çaydı hakikaten. İyi yetiştirmişler, pırlanta gibi. Birini diğerinden ayırmazsın. Adama ilkinde şekerleri iade ettim, ikincisinde de iade ettim. Yazmıyorlar abi belleğe. Çayımı yudumlarken zihnimde uçuşan düşünceler seyrelmeye başladı. Çay tadı zehirliyordu beni. Günün ilk çayıydı. Sabah mideye indirdiğim Çizmeci Time gofretlerinden sonra aldığım ikinci öğündü. Ve akşama kadar aç kalış öykümün başlangıcıydı bu.

İstanbul doldum denize bakarak. Ve karşıma ihtiyar bir dedenin sönük bakışları gibi Topkapı Sarayı durdu. Öksürüyordu. Soğuktu dedim ya. Ben zamanımın en muhteşemiydim der gibi. Az mağrur, az kırgın, az aksak, az mazlum… Tadın yok be Adalet Kulesi! Sanki acılı şarkılar söylüyorsun. Sanki birileri tepende Müslüm Gürses çalıyor da sen jilet atıyorsun taş olmuş gövdene. Entropiyi düşündüm sonra. Her şeyin bozunduğunu. Bu şehrin de asla eski Istanbul olmayacağını… Benim asla eski Mec olmayacağımı… Asr-ı saadetin değil ışığını, gölgesini yakalamak için koşmak gerektiğini… Kıyamete, bizden önce tüm yaşayanlardan daha yakın olduğumuzu… Olukların çift olduğunu… Birinden kir akarken diğerinden nurun akmadığını… ama damladığını…

Tüm bunlara geminin iskeleye kondurduğu öpücükle ara vermiş oldum.

Sirkeci tramvay durağına geçtim. Ne güzel görünüyordu İstanbul. Özlemişim lan! Duraktaki reklamlara baktım, karşıdaki dükkanlara baktım. Sirkeci Garı’na baktım, baktım boş boş. Gelen tramvaya binip ilk gördüğüm boş yere oturdum. Kısa bir seyahatle Sultanahmet denen yerde karaya indim. Hey Allah’ım gene turistler… Abi gez gez bitmedi mi şu İstanbul? Bari dolar getirseniz gelirken. Eve saklıyorsunuz dolarları, getirmiyorsunuz bize. Biz de bacasız sanayi diye atıp tutuyoruz sonra. Sonra Erkan Mumcu ikidir, Turizm Bakanlığı tecrübesinden Başbakanlık’a geçilebileceğini zannediyor. Hep sizsiniz be bunların sebebi. Ekonomimizin dengesini bozdunuz be. Sizi yolunacak kaz olarak gören, bıyıklarını bileyen tüccarlarımız var bizim. Gora filminde ne de güzel anlatmış Cem Yılmaz beyefendi bunu.

Eksi bilmem kaç derece su ile ağza, burna su vermesi sorun olmadı da. Gerisini soğuk ile aramızdaki pazarlığa bıraktım.

Küçük Ayasofya’ya geçtim. Ama ilk görüşte camiyi tanıyamadım. “Çevreye geçici rahatsızlık” moduna girmiş meğersem. Caminin üstüne devasa bir kafes geçirmişler. Allah ile değil ama semâ ile irtibatı kesilmiş. Hele avlusu tanınmaz haldeydi. Kuşlar öten, çiçekler açan o güzelim yer şimdi terkedilmiş bir şehrin kalıntıları gibi duruyordu. Ama ilginçtir, hücre kapısı hala aynı yerinde duruyordu. Demek ki demirbaş bir şey orada.

Cami duman olduğu için mescit işlevini görecek bir bölüm yapılmış önüne. Girdiğimde üç beş amca elektrikli ocak önünde ısınmakla meşguldü. Bir yanda da genç imam, ezanı okumaya hazırlanıyordu. Başlar gibi oldu ama açmamış mikrofonu. Sonra açtı ve gürledi. Güzel okudu yiğidim. Ezanın bitimiyle yanımdaki amcanın salavat getirmesi cemaati fişekledi. İnsanlar sobaları bırakıp kıbleye dönmüşlerdi.

Sünnet bittiğinde yanımdaki amcaya kameti kim getiriyor dedim. Aslında amca ne demek istediğimi anlamıştı. Ondan kamet eyleme hakkını bana vermesini istemiştim. O da olur yavrum mealinde bir şeyler söyledi. Oki dedim amca, akşam blogdasın. Teşekkürlerimi oradan iletirim sana. Çıkışta blog adreslerimizi paylaştık. Ne olacak bu Bildirgeç’in hali? Hafif de çok hafifledi be? Ya Nahnu, gene kapatmış? Ooo amca yavaş dedim ya. Çözülür hepsi. Hele ben bir eve gideyim. Çözerim hepsini senin için. Bloglar bir hafifler, bir ağırlaşır zaten dedim. Bir de “Aç Kapa Artema” felsefesi vardır dedim. Açılıp kapanmayan blogun blogluğu sahih değildir. Amca ikna olur gibi oldu. Dedim, blog işi samimiyet işidir. Ama dedi ki pazarlamacılar, pazarlama blogu açıp aslında kendilerini pazarlıyorlar. Ben pek güvenemiyorum yazdıklarına. Yapmacık geliyor filan. Olur mu amca dedim, adamlar samimi olarak mesleklerini yapıyorlar. Blog yazarken de samimi oluyorlar. Acaipten takılacaklar ki alıcıları olsun. Bir de Ferruh dedi, Ferruh artık ağzını bozmayacakmış. İyi yapmış dedim. He evet dedi, yanda namaz vakitleri yazarken solda küfür görmek hiç hoş değildi zaten dedi. Amca dedim, şimdi bana müsade, benim bloga bakarsın. Kaarim olursan çekilişe katılırsın. Hyundai Getz vereceğim yakında bir talihli kaarime. Diğerine de börek açacağım. Ama şimdi bir seminer var yetişmem gereken. Amca görüşürüz, yaz bana…

Seminere geçtim. Metin Karabaşoğlu konuşuyordu. Konuşmada düşünce sistemlerinin adı geçiyordu. Ama salonda ses sistemi yoktu.

Sıcaktı.