Noktalı Virgül; ABS
Emre Sevinç’in başlıkları gibi oldu kabul. İsterdim onun gibi on beş konuyu birden başlığa yazmak ve bir de nereden çıkarsa çıksın Jazz’dan bahsetmek.
Jazz müziği nedir bilmem kaarim. Caz olarak okurum, öyle devam ederim ben. Yüzeysel bir adamım ya. Yoğurdun ve olayların yüzeyini severim. Ama geçen bak Halil Efendi geldiğinde bize, bir telefon düdüğü ile sofradan ayrıldımdı. O arada sen Şofer’le birlik ol yoğurdun Misak-ı Milli hududları içerisindeki tüm yüzeyini ele geçir. Abi içimde kaldı, öyle böyle değil. Bir daha yapmayın böyle. Kıymayın şu fakirin iki karışlık kaymak zevkine. Sorsan bak, ikisi de hatırlamaz. Bilmezler ki orada gaspettikleri kaymak hissemin benden neler alıp götürdüğünü.
Bak böyle unutmadığım bir şey daha var kaarim. Hazır laf açılmışken araya sıkıştırayım.
Seneler seneler evvel, ben orta okul bebesiykene, yurda çağırmışlar bizi. Bir yaz günü, dışarıda püfür püfür rüzgar… Yurdun ortak oturulan bir mekanında, yurdun müdürü Balıkesirli Şenol Abi ile muhavere halindeyiz. Bu abimiz de memleketinden Höşmerim getirmiş o vakit. Çay kaşıkları ile servis edilir edilmez yumulduk cümleten. Bir kaşık ya aldım ya almadım; zırrrr telefon. Evin en küçük ferdinin kaybolduğunu, bulunamadığını bildiren ve acil durum anonsu yapan bir valide sesi. Gitmem gerekiyor ey dostlar. Ve ey şu küçük tabakta duran sevimli şey!
Gittim, evin en küçük ferdi, evin önündeydi. Beyhude yere turlayıp gelmiş oldum ve heyecanla odaya daldım. Herkes damağında kalmış kıyak lezzetin zevkü içerisinde bir kenara sinmiş, tefekkür ediyordu. Ortada o küçük höşmerim tatlısından eser kalmamıştı. Ben “Amaa…şey” dedim ve yutkundum ve eğdim başımı.
O gün bir daha höşmerim tatlısı yiyemeyeceğimi, bir daha böyle bir tatlı anın olmayacağını düşündüm ve bu düşüncemi sabitledim (ideefixe). Seneler bu sabit fikrin içime gark ettiği elemle ilerlerken… artık bu tatlının her yerde satıldığı ve sıradan bir alışverişin içine girebildiği gerçeğiyle yüzleştim.
Elim varıp da höşmerim alamıyorum ben. Çünkü aldığımda, tüm büyüsü dağılacak bu aziz hatıramın ve de benim Mec’liğimden bir şeyler yitecek. O gün o tatlıyı orada yemeliydim arkadaş. Höşmerim benim için o gün bitmiştir. Balıkesir camiası beni mazur görsün ama onlar yeni bir tatlı icad edene kadar yemiyorum kardeşim o tatlıyı. Sözünden dönenin kaşığı kırılsın.
Ya kaarim, mesele nereye geldi bak. Sana ABS’den bahsedecektim.
Yok yok daha öncesinde Jazz müziği vardı. Bu müzik türünü ben lisede, tıfıl bir talebe iken ve üniversite sınavı denen korkunç kuyunun içinde debelenirken, gazetenin bir köşesinde gördüğüm ufak bir albüm tanıtımıyla farketmiştim. Osman İşmen’in Jazz Eastern albümü çıktı diyordu. Albümde Lazz Jazz adında ilginç de bir eser varmış. Haberin sunum tarzı, beni öyle etkiledi ki, gittim sonra şehre, Osman İşmen’in Jaz Östırn albümünü istiyorum dedim ciddi ciddi. He he. Kimse dinlemiyor, bilmiyor ya. Alternatif adamım ya. Trip sezonu… Adamın şaşırmasını, albümü çokça arayıp “ya yarın uğrasanız” filan demesini bekliyorum. Albüm elime aksine kolay geçti.
Sonra ben oturup güya Jazz müziği dinlemeye başladım bu abinin elinden. Jazz müziği nâmına bildiğim her şey bu abiye aittir işte. O nedenle ben Jazz müziği kokusu ile hamsi kokusunu birbirine karıştırırım. Evet, öyle yozlaşmış bir Jazz öğretisi ile başladım bu işe. Şimdi de aynı noktadayım. Ha durun bi dakka. Bir de Honda Jazz var, onu öğrendim.
Sonracığıma kaarim, ABS mevzuu var işte.
Şimdi Şofer olsa bize ABS’nin teknik detaylarını anlatır malum. Ben de hiç bilmediğim için o tarafa girmeden yüzeyinden devam edip, teravih namazlarındaki rolüne geleceğim bu teknolojinin.
Efendim, görsek de görmesek de her insanda fiziksel frenleme sistemi vardır. Bunun duygusalı da vardır da şimdi fizikseli daha ön planda bizim için.
Ve de Ramazan’ın mübarek havası da sahur, iftar ve teravihlerle teşekkül eder. Teravih namazını bunlardan ayıramazsınız. Sosyal bir ibadet ayı olan Ramazan’da, insanlar kardeş kardeş iftarlarını yaptıktan sonra daha da kardeşleşip camide buluşurlar büyük kalabalıklar hâlinde. Ve birbirlerine yaslanarak mütemadiyen namaz kılarlar 1-1,5 saat boyunca. Salavat getirirler topluca. Ne güzeldir o toplu salavatları dinlemek, gözleri kapatıp.
Sadede geleyim efendim. Teravihlerin ivmesi artan bir hızda kılınması ve insanların kendini namazın ritmine kaptırmaları bir takım kaza risklerini de beraberinde getirir. Sebeplerden birisi, imamın tekbirlerine uymakta zorluk çekerek eş zamanlı hareket edememektir. Böyle olunca hem yandaki insanların konsantrasyonu dağılır hem de arkadaki insanların size kafa göz girmesine zemin oluşur.
Geçen günkü teravihimizde, önümdeki zatın geç kalmaları yüzünden böyle bir kazaya ramak kalmıştı sevgili kaarim. Nasıl heyecanlandım sorma. Şayet ABS fren sistemim çalışmasaydı, büyük bir kaza oluşacak ve cemaatin o meridyen üzerindeki tüm fertleri domino taşı gibi öne doğru sırayla devrilecekti.
Allah’tan efendim, frenim çalıştı, kendimi durdurdum da rükuya eğilme normal bir şekilde gerçekleşti. Daha sonrasında mecburen önümdeki insanın eğilip eğilmediğini kollamaya başladım. Aslında namazda böyle dikkat dağıtıcı şeylerin olması da sinir bozudur kaarim. Mesela yanınızdaki abinin gürültülü gürültülü dua okumasıdır. İçinden okunmalı ve de dudaklar kıpırdamalı. Ama yanındakine de duyurmamalısın net bir şekilde. Bunu nasıl anlatacaksın kaarim insanlara. Of of.
Bir de çocuklar kaarim. Teravih namazlarının vazgeçilmez eğlence arayışları… Yüksek sesle “âmin” demeler. Amcaların geriye dönüp hebele hübele bağırmaları. İmamın arada bir, oğlum diye ikazları. Ama hiçbiri yıldıramaz ki onları. Onlar çocuktur, bağıracaktır, şakalaşacaktır, hatta zıvanadan çıkacaktır. Sonra öyle bir zılgıt yerler… bir daha camiye uğramaz olur bu çocuklar. Sonra büyük adam olup Türkçe Ezan bıdı bıdı derler. Camilere ayakkabı ile girilsin derler… Derler oğlu derler. O yaramaz çocuklardan birisi de bendim itiraf ediyorum. Samimiyim Ertuğrul Özkök abi. Valla samimiyim. İpek adındaki arkadaşın yanaklarını sıkardım her secdede. Yüksek sesle âmin de derdim. Eğlenirdik işte. Büyüklerimizle buluştuğumuz, saf olduğumuz bir yerdi camiler.
Ve kimi zaman tüm cemaatten sıyrılıp minberin içine girerdim sessizce. Ta ki bir yaşlı amca beni oradan farkedip çıkarana kadar. Ne olurdu beyamca, ben namazımı orada kılsaydım? O karanlık mahzende, sen teravihlerin ne kadar zevkli geçtiğini biliyor muydun benim için? Ki üstelik sesim de çıkmıyordu. Kimseyi de rahatsız etmiyordum. Orası benim küçük tapınağımdı. Benim karanlık cennetimdi. Ama sen beni aydınlığa çıkardığında bilmiyordun içimde camiye gelme iştiyakını baltaladığını. İşte ey kaarim… Eğitim, eğitim, eğitim. Ya ya, Cem Yılmaz’ın reklamı herkesin diline pelesenk etti bu ifadeyi ama, doğru söyledi adam. Bu ülkede benim de, o yaşlı amcanın da, teravihe gelen çocukların da, askerlerin de, politikacıların da, üniversite gençliğinin de, bürokratların da, işçilerin de, ev hanımlarının da… hepsinin sağlam bir eğitime ihtiyacı var.
Bizzat eğitim veren kurumlarda hocalar tekme tokat dövülürken, böyle bir ihtiyacı dillendirmek pek de kolay değil… Ne yazık ki “eğitim”in de eğitime ihtiyacı var bu ülkede. Biz bakanın çorabında yazanları daha çok merak ediyoruz. Eğitimi dogmatik düşüncelerin beyinlere intikali olarak anlıyoruz. Oy benim güzel memleketim. Resmi eğitim politikası can çekişen güzel memleketim.
Bu eğitim kurumları senelerce “noktalı virgül” anlatıyor memleketin evlatlarına. Ama o evlatlar, sınavlar geçmiş, üniversiteler okumuş olup hâlâ noktalı virgülü doğru noktaya saplayamıyorlar.
İlginç bir tadı var bu işaretin aslında. Ben noktalama işaretlerini kullanabiliyorum vurgusu ihtiva ediyor içinde. Çok gizli. Her yerde değil tabi ama ben bazen bunu hissedebiliyorum. Lâkin bu hissettiğim durumlarda, müellif zaten işareti yersiz kullanmış oluyor.
Mesela şu adreste kendini “electro” rumuzuyla ifade etmiş kardeşimiz, noktalı virgül kullanmış. Ama bu sevgili kardeşimiz, aslında kullanması gereken işaretin “iki nokta üst üste” olduğunu bilmiyor gördüğümüz kadarıyla. İşte üzülmek için bir misal daha.
Noktalı Virgül’ü kullanabilen ve kullanınca da doğru yerde kullanabilen bireyler için umutlu olabilir miyiz kaarim? Kendimi de bu çemberin içine katıyorum, bakma öyle! Ben de her geçen gün daha doğru yazmak için ne bulursam öğrenmeye çalışıyorum.
Türkçe bizim ortak dilimiz, değerimiz, sevdamız. O olmazsa ben olmam, kaarim sen olmazsın. Ve efkârım, onlar da olmaz.
Var olmak ise biraz gayret ister.
Gel Gör Beni
Dinler miydin sen de bir zamanlar?
“Sonsuzluğa Hasret” derlerdi adlarına. Birincisi yoktu. Çünkü ilk gelen hep birinciydi. İkincisi çıkınca adının yanına rakkamla 2 eklendi. Sonra üçüncüsü çıktı, uçurdu…
Medya yoktu, meydan yoktu.
Aşk o zaman daha bir kabukluydu. Sübhanallah deyince, içimizde yankılanıyordu sesimiz. Gönlümüzden aksedip tekrar düşüyordu kulağımıza.
Bıyıklarını kesen, sakallarını kısaltan (yumuşatan) abilerimiz henüz yokken oldu bunlar.
Şimdi hiçbiri tad vermiyor bana bu eskilerin reformasyona uğramış görüntüleri, sesleri… Klip çekip el hareketlerinden başka bir atraksiyona girmemeleri meselâ.
Hocam hocam, bizim literatürümüzde klip çekmek yoktu ki. Konser vermek yoktu ki. Kaset kapaklarına fotoğraf basmak yoktu ki.
Sen yakışıklıydın veya sakallı. Veya tipsizdin. Toplum önüne çıkamazdın, sahnede dikilir dururdun. Nereden bileydik biz bunu hocam?
Şimdi alayınız meydanlara indiniz, sakallarınızı yonttunuz. Şöhret oldunuz işte.
İyi ki bu 15-20 senelik şarkıları hâlâ dinleyebiliyorum da, yeşil olmadığını kanıtlamak için üzerine plastik boya yapmaya çalışan müziğinize mahkum kalmıyorum.
Dar Sütunların Silik Sahipleri
Her gün yazı yazacaklar kervanından değiliz şükür ki. Her gördüğün hadiseye atlamak zorunda hissederdin kendini kaarim. Sanki sen şimdi atlamıyor musun diyeceksin bana. De de, senin demenden zarar gelmez.
Güzide basınımızın, böyle yazar ve çizerlerle dolu olduğunu tekrar etmeye gerek yok.
Tüm bu bulaşık birikintisinin arasında beni rahatsız eden bir şey var kaarim. O da bu adamların yazılarında bazı karakterlere güdümlenmeleri. Karakter, teknik anlamda karakter.
Misâl: satır başı karakteri. Bir parmakları enter tuşunu kolluyor bunların. Her cümlede, bir satırbaşı. Konu bitmeden bir satırbaşı. Oysa sevgili kaarim, bize ilkokuldan beri paragrafın nasıl başlayıp nasıl biteceği öğretilmiyor mu? ÖSS, LES gibi herkesin az çok bulaştığı sınavların sözel kısımları bizim paragraf bilgimizi ölçmeye yönelik sorularla donanmış değil mi? Ne demeye öğreniyoruz o kadar çok kuralı? Bu adamlar o rahlelerden geçmedi mi de şimdi paragraf hafızamızı ezmeye çalışıyorlar dört bir yandan?
Bir diğeri üç nokta. Üç nokta çok şey söyler biliyoruz da bu kadar da çok şey söyler mi? Bir yazıda kelimelerden çok noktalar konuşuyorsa anlamamız gereken nedir? Noktalama işaretlerinin farkındayım ve kullanıyorum gösterisinden başka bir şey gelmiyor benim aklıma. Ve ben cümlelerimi tamamlayamadım, kaarinin muhayyilesine bıraktım, onlar tamam etsin demektir bu. İşin kolayını ben yazdım, zorunu siz okuyun. Siz ne iyi okuyucusunuz siz. Beni siz var ettiniz. Çünkü ben yoktum. Yokluktum. Yüklüktüm. Ben bu memlekete, bu saman kağıda yüktüm.
Meşhur çift tırnak işaretleri. Kimi insanlar bu işareti el mimikleriyle de konuşmalarına serpiyorken görülüyor. Ne iyi maşallah demekten geri duramıyorum. Her neyse, bu işaret, basınımızın kalemlerine pelesenk olmuş, laçkalaşmış bir noktalama işaretidir. Yazar, gevşemiş yazı diliyle belli belirsiz her noktaya savurduğu bu tırnak işaretleriyle, güya söylediği şeyi kendi değil başkaları söylüyormuş havası oluşturur. O salakça ibare kendisine değil, meçhul bir tek hücreli canlıya aittir. Temize çıkmaktır bu işin adı. Madem güzel yazar, yazıyı sen yazmayacaksın, hep başkalarının ağzıyla konuşacaksın, neden gözümün önünde yer işgal ediyorsun. Neden o parlak gözlüklerin ve ağzına giren sakallarınla sırım sırım sırıtıyorsun.
Diyorsun şimdi kaarim, adam bunu alıntı maksadıyla değil o salakça ifadesini vurgulamak amacıyla da yapıyor olabilir. E sevgilim kaarim, o zaman bu adam neden tırnak işaretlerini bir de koyu karaktere çeviriyor. Koyu olunca vurgu yetmiyor mu da tırnak arasına alıyor?
Bence amaç belli. Yazarda da entellere has bahsettiğimiz marazın âlâmetleri var. Hem dikkat çekmek, hem de ifadeleri başkalarının dilinden gibi gösterip tepki çekecek konularda mesuliyetten kurtularak (yani kaçak güreşerek) ateş etmek…
İşte çözdüm sizi sayın köşe yazarları.
Kurulduğunuz köşeler, bu memleketin yaşadıklarına epey uzakta kalıyor. Bilgisayar başında belli tuşlara parmağınızı yapıştırarak yazdığınız sözüm ona “fıkra”larınız, ne düşünce hayatımıza, ne irfanımıza, ne ilmimize, ne dağarcımığıza bir şeyler katıyor. Sizin ilgi çekmek için yaptığınız palyaçoluklara şahit olmaktan, dilinize doladığınız tekerlemeleri okumaktan gayri elimizde bir şey kalmıyor.
Şimdi dağılın köşelerinize. Elma dersem çıkmayın, armut dersem de çıkmayın.
Entel sözü hak gerek; dön kendine bak gerek
Şu İstanbul şehri ki bana çok “entel”ler göstermiştir. Karşıdan karşıya geçerken, kırmızı ışıkta beklerken, markette yoğurt reyonunda salyalar akıtırken, Harem’den Üsküdar’a yürürken, Ramazan’da çıkayım iftar edeyim, lay lay lom derken… bir şekilde bu İstanbul’un entel güruhuna temas edip geçmişsinizdir.
Nerede olursanız olun, bacak kadar boyu ile Niçe’den bahsedenler çıkacaktır. Benim tam yazılışını bile bilmediğim bu kelimenin veya şahıs adının kemikleşmiş entel lugatının baş tarafında bulunduğunu anlamanız çok sürmeyecektir.
Ey kaari…
Cemiyetimizdeki çarpıklıklara dikkat çekip tadımızı tuzumuzu bozmak değildir niyetim. Ama bu entelicansiya imitasyonunun (bu kelime de fena gitmiyor dillerine) her seferinde karşıma çıkıp, ben buradayım, varım ve kralım dağdağasının derdine düşmeleri, inan dayanılmaz bir katlanma hâline dönüşüyor benim için.
Efendim, İstanbul entelinin sağcısı da, solcusu da, muhafazakarı da, komunisti de aynı tornadan çıkmış gibi eş hastalıklar taşıyor ruhunda. Bu illetlerinden en büyüğü “kayıtsız şartsız farkedilmek”.
Çünkü bu marazın tutukluları, farkedilmediklerinde “yok”lar. Dönüp birisi onlara bakmadığında orada değiller. Bulundukları yeri, kafalarına doldurdukları yalan yanlış her şeyi ifşa etmeliler. Bu halleriyle network (ay, ağ demeliyim de mi?) üzerinde çalışan ve kendilerine her gelen paketi içeriğine bakmadan tüm düğümlere yayınlayan (broadcast) aptal cihazlara benziyorlar. Evet, bu kadar acı. Cihaza benziyorsunuz olm. Bildiğin cihaz.
Biliyorum kaarim, şu bloglarımız, bizim evimiz, oturma odamız gibi artık. Neye kızmış isek onu anlatıveriyoruz. Hatta bundan büyük hazlar duyuyoruz. Kim bilir bu da bir entel hastalığıdır tutulduğumuz. Ben de bak, kızmış kızmış, gelmiş buraya dökmüşüm. İşin tadı burada belki değil mi kaarim? Kızınca söylenecek bir yerinin olması.
Ha bir de insan, İsmail’in Yeri gibi bir yerinin olmasını istiyor. Bana sorsalar şimdi, blog mu istersin İsmail’in Yeri mi deyu… elbette orayı seçerim. Hem entellere daha az rastlarım orada. Yok yok olur mu efendim? Benim de entel yanlarım kıpraşır. “Niçe de burada yedi!” derim kapının üstüne.
Hakikaten. Şu saatte insanın ihtiyacı olabilecek tek şey, bir ölçü sevgi… ve bir de evet, tüm entellerin mide bulandırıcılığından kurtulmak için Cartlak Kebabı!
“Modern Mabetler”
Şofer ile üzerinde pek bir tartıştığımız husus bu.
Bundan 12 sene evvel, iktisatçı Mustafa Özel yazmıştı. Tekrar okuyalım. Ve geldiğimiz hâli de göz önünde bulundurup tekrar fikredelim. (Yazı içerisindeki vurgular şahsıma aittir, hikmetinden suâl olunmaz kaarim.)
Bonmarşe 142 yaşında, Mega alışveriş merkezleri daha genç. Maddenin ruh üzerindeki hakimiyetini temsil ediyorlar. Birer mübadele mekanı olmaktan çok, eşyaya duyulan açlığın giderildiği birer tapınak adeta. Soğukluğun sıcaklık, yabancılığın dostluk, psikolojinin biyoloji üzerindeki zaferi.
Ondördüncü yüzyılın ünlü toplumbilimcisi Ibn Haldun’a göre, yerleşik ve medeni hayat “bolluğun bütün çeşitlerini elde ederek yaşamak, bu çeşitleri güzelleştirmek ve daha süslü yapmak; yemek, elbise, yapı, yatak, tabak ve çanak gibi her nesneyi güzelleştirmek” demekti. “Insanlar göçebe hayatı yaşadıkları dönemlerde birçok zanaatların ürünü olan bu nesnelere ve onları süslü püslü yapmaya muhtaç değildiler. Fakat medeni hayata geçip, bunları en mükemmel ve en zarif biçimde yaptıktan sonra, diledikleri biçimde kullanmaya ve bu nesnelerin bir çok çeşit ve cinslerini talep etmeye başladılar’’
Yine Ibn Haldun’a göre nüfus arttıkça talep de artar. Artan talep üretimi kamçılar. Yeni yeni zanaatlar doğar. Zanaatlar geliştikçe ihtiyaçlar çoğalır. Insan yeni hazlar arar, yeni araçlar bulur. Talep arzı ortaya çıkartır, arz talebi. “Şehir ne kadar kalabalıksa, ahali o kadar müreffeh, zanaatlar o kadar itibardadır. Şehrin dilencileri bile daha zengindir.’’
Demek ki medeni hayat (yani, şehir hayatı) başlangıcından beri insan psikolojisini, biyolojisinin yerine ikame etme, yani istekleri ihtiyaç haline getirme peşinde olmuştur. Hatta bir bakıma şehirler ancak böyle varlık kazanmışlardır. Ne var ki, sanayi devrimine kadar psikolojinin zaferi çok sınırlı idi. Üretim esas olarak toplumun temel (biyolojik) ihtiyaçlarını gidermek üzere yapılıyordu. Sanayi kapitalizmi eski denge ve anlayışları altüst etti. “Ihtiyaç ekonomisi”nden “kâr ekonomisi’’ne geçildi. Bunun için insanlara mal talep etmelerinin öğretilmesi gerekiyordu. Bu önemli görevi soylu (!) bir sanat üstlendi: Reklamcılık. Daha doğrusu, reklamcılığı da içine alacak biçimde, pazarlamacılık.
Büyük alışveriş mağazaları, etkin pazarlamacılığın ilk örneklerinden biri. Jean Aristide Boucicaut 1852 yılında Paris’te Bac ve Sevres sokaklarının kesiştiği köşede Bon Marche adlı dükkanını açtı. Sloganı “Giriş serbesttir’’ idi. Dileyen içeri girip gezebiliyor, malları inceleyebiliyordu. Her malın tespit edilmiş bir fiyatı vardı ve bu fiyatlar piyasaya göre çok ucuzdu. Ayrıca müşteriye aldatılmadığı duygusu veriliyordu; satış elemanları en küçük bir kusuru bile müşteriye güya haber veriyorlardı: “Sayın bayan, şu küçük çizgiye dikkatinizi çekerim, gözünüzden kaçmış olabilir.’’ Kurnazca düşünülmüş bu gibi taktiklerin halk üzerindeki etkisi büyük oluyordu.
Bon Marche o kadar büyüdü ki, yirmi yıl sonra açılan yeni mağaza için Büyük Larousse Ansiklopedisi “Saray’’ kelimesini kullanıyordu. Romancı Emile Zola, ‘’Müşterilerden oluşan bir cemaat için yapılmış modern bir katedral’’diyordu. Yirminci yüzyılda, ekonomik yenilikler daha çok Amerikan damgası taşıyor. Süpermarket fikrinin mucidi, Michael Cullen; bu ismi ilk kullanan ise W. H. Albers. 1929 bunalımı işyerlerini birer birer sarsarken, Cullen çalıştığı küçük mağazalar zincirinin patronu Albers’e zehir zemberek bir mektup yazıyordu: “Uyuyoruz be! Dört bin şubeyle olmaz bu iş. Bir kısmını silkelemek lazım. Küçük dükkanlar çok para yutuyor; satışları az, ıvır zıvır giderleri fazla.’’
Cullen’in patronuna yazdığı mektup aylarca patronun masasında kaldı. Kızgınlığı artan Cullen işten ayrıldı. Arkadaşı Harry Sokoloff ile ortaklaşa, New York’un sönük bir banliyö semtinde ilk dükkanlarını açtılar (1930). Gazetelere iki sayfalık ilan veren Cullen, kendini “Kral Cullen: Dünyanın en büyük fiyat kırıcısı’’ olarak takdim etti. Insanlar en uzak semtlerden gelerek, Kral’ın mağazasından alışveriş yapmaya başladılar. Mağazada ev gereçleri, mobilya, kozmetik, herşey vardı. Üstelik çok da ucuzdu.
Cullen’in gazetelere verdiği reklamlar gün geçtikçe daha bir cafcaflı oluyordu. “Kral Cullen kimdir?’’ diye soruyor, sonra yine kendi cevap veriyordu. “Gerçek adı bu mu? Bu o mu, o bu mu? Işin arkasında başka biri mi var yoksa? Pekala, işte anlatıyorum…’’
Iki yıl sonra mağazalarının sayısı sekize, dört yıl sonra onbeşe ulaştı. Fakat büyük projesinin altıncı yılında hayata veda etti. Bir zamanki patronu Albers, şirketinin satışlarının iyice düştüğü bir sırada Kral Cullen’in yükselişine şahit oldu ve onunla görüşmek için çok çaba harcadı. Ama nafile. Günün birinde kendisine yazılan ünlü mektubu hatırladı. Mektubu bulup okudu ve Cullen modeline aklı yattı.
Albers ilk mağazayı Cincinatti’de açtı ve buraya şatafatlı bir ad taktı. Süpermarket. Cullen modeli düşünmüş, Albers adını koymuştu yeni alışveriş mekanının.
Bu mekanlarda alışveriş yapanlar, “klasik’’ müşteriler değildi artık. Klasikler eşyayla beraber “sıcaklık’’ arıyorlardı; her alışveriş bir dostluk ilişkisiydi aynı zamanda. “Yeni’’ müşteriler bolluk ve ucuzluk peşindeydiler sadece. Süpermarketlerde herşey bedavaydı sanki! Bu duyguyu öyle ustalıkla veriyorlardı ki, müşteriler gerçekte ihtiyaç duyulmayan birçok şeyi de satınalıyorlardı.
Kredi kartları, modern alışveriş merkezlerinin zaferini perçinledi. Kartla yapılan alışveriş, “bedavalık’’ duygusunu pekiştirdi. Iktisat teorisinin “rasyonel’’ tüketicisi, irrasyonel bir yaratık olup çıktı. Şu anda Amerika Birleşik Devletleri’nde kartla hesapsız alışveriş yapma hastalığına yakalanmış insanları tedavi etmekte olan sağlık merkezleri giderek yaygınlaşıyor.
Hülasa, alışveriş merkezleri modern birer tapınak bugün. Insanlar eşyaya karşı açlıklarını gidermek için saatlerce rafların arasında geziniyor, mallara dokunuyor, etiketleri yokluyor ve boyuna hesap yapıyorlar. Hesapsız hesap yapma hüneri galiba sadece modern insana özgü. Işin garip tarafı, bu tapınaklar insanların manevi/toplumsal ihtiyaçlarını gidermiyor, onları yeni ihtiyaçlar içinde boğmaya yarıyorlar sadece.
Bize gelince, kendi “tüketim’’ kalıplarını geliştirmekten bile aciz olan, empoze edilmiş fikirler gibi, empoze edilmiş tüketim kalıplarıyla yaşayan toplumların iflah olması mümkün değildir. Üretmeden tüketmeyi düşünen toplumlar, başkalarının kuklası olmaktan hiçbir zaman kurtulamazlar.
