mecmua.


Ben demiştim, ben demiştim

Yazı kategorisi: Dantel yazan: mecmua tarih: Mayıs 11, 2006

İnsanoğlu böyle şeyler mi arıyor mutlu olmak için. Kendine pay mı çıkartmak istiyor esen ruzîgardan, kımıldayan yapraktan… Ve neden soru kalıbında cümleler kurup neden soru işareti kullanmadığından.

Ben demiştim.

Maç öncesinde skoru veya kimin kime galebe çalacağını tahmin eden bir spor yazarı “abi” kadar “ben demiştim”. Siyasi krizleri daha pişmeden kokusundan tanıyabilen apoletli köşe yazarları kadar “ben demiştim”.

Abdestmatik’i ben bulmuştum hey! Buradan Avustralya’ya sesleniyorum: Abdest Alma Otomatı üreticilerine.

Benim hayalimdeki donanıma çok yaklaşamasalar da yine de yapmışlar bir şeyler.

Ama abi, olmaz ki. Ben demiştim yaa!

Bir susam tanesi ol, kon dilimin ucuna

Yazı kategorisi: Dantel, Potansiyel Enerji yazan: mecmua tarih: Mart 30, 2006

Merhabalar Mec, biz Kozyatağı Blog Denetim Amirliği’nden geliyoruz. Vaktin varsa bir kaç sualimiz olacak şu hayatın tuhaflığı, vapurlar, başlıkla uyumsuz metinlerin filan üzerine.

Olur efendim olur, ben de böyle bir şey bekliyordum. Nicedir blogluyorum (bloglamak?) şurada, bir Allah’ın kulu benimle mülakat yapmadı diye içime dert biriktirmiştim. Dert böyle, bonus gibi. Harcadıkça kazanıyorsun. Dert Plus var, Dert Premium var. Var oğlu var.

Kardeşim, önce hart diye sormak istiyorum. Nedir bu gayriciddilik? Bir tane ciddi, efendi kelâm edemiyorsun. İnsanlığa en ufak bir katkın yok. Yazıların giriş-gelişme-sonuç şablonuna uymuyor. Mütemadiyen “error veriyor”, “sistemler çalışmıyor”. Blogsferde boşuna yer işgal ediyorsun. Kafandan kaari, Şofer diye bir şeyler uydurmuşsun, kendi kendine konuşmak gibi bir şey lan bu! Bu gidişle blogu delil gösterip 46 raporu alıp askerlikten yırtacaksın değil mi? Nedir olayın hele bi anlat.

Hocam bir olayım yoktur benim. Evveliyatında ben masumdum. Her şey bir ağaçtan azad olan bir solgun yaprağın kaldırım ortasına düşmesiyle başladı. Sonra bir önlüklü çocuğun eline geçtim. Beni defterinin arasına koydu. Göz yaşlarını gördüm, hafakanlarını yaşadım, dervişler geldi, baharı bekledim. Yunus bir balığın karnında, ben bir kenarları kırışık defter arasında müsait bir yerde inmeyi bekledik.

İndiğim yerde ne bir kuş vardı, ne de sen. İşte senin olmadığın yere diyar demem dedim ben ve atladım bir “Kadıköy E-5′ten Maltepe İçi” minibüsüne. Az önce yoktun ama şimdi var oldun. Ayaktaydın, sana yer verdim. Elinde bir pastane simidi, yeni mi kalkmıştın? Bir yere mi yetişiyordun? Oturdun, teşekkür ettin. Ben camdan taksicinin elindeki sigaraya baktım, sonuna gelmişti. Ulan elini yakacak dedim. Attı. Yere attı. Çünkü yer çekimi vardı, gravity vardı, Newton vardı. Formüller geçti kafamdan.

Bir defter arasında gecelediğim vakitleri özledim. Senin simidinden bir susam tanesi düştü yere. Almak için eğildim. Bunu düşürmüşsünüz. Nimet, kısmet, nasip, hayal, ülke, vapur. Ah, sağolun. Sonra indim.

Simitten, susamdan, defterden uzaklaşmak için üst geçitlerde durdum. Turkuaz rengi boyalarına sürüldüm. Paslarından pas kattım rengime. Dilencilerin yanında durdum. Dua ettim kendime. Küçük kızdan bir mendil aldım, açtım, hüznümü sardım İstanbul’a savurdum.

İndim sonra bir havuz başına. Üstsüz çocuklar gördüm suya giren. Olm üşürsünüz diyemedim. Olm akşama anneniz kızar diyemedim. Bir taksi çevirdim ve.

Beni ona götürün dedim. Ben karşının taksisiyim, ben zaten ondan geliyorum dedi. Bana karşı gelme dedim, şu giden ağacı takip et.

Ağaç bir tepede durdu. Boğazı gören bir noktaya bağdaş kurdu. Ben taksiyi durdurdum. Üç palamut çıkarttım cebimden. Abi eki eki demesine fırsat vermedim. Üstü kalsın.

İşte bu, o ağacın altıydı anladım. Ben ağacın üzerine çakıyla Google yazmaya çalışırken sen belirdin yine. Az önce yoktun, birden var oldun.

Hüzün sarılı bir mendil uzattın. Bunu düşürmüşsünüz.
Ben bir susam tanesi gibi yere düştüm. Bir daha kalkamadım.

Mec, böyle giderse blogunu mühürleyeceğiz ona göre. Aklını başına devşir. Goran Bregoviç de dinleme artık, geçti onun devri.

Hadi biz acıktık. Ne var hazırda? Gözleme mi?

Çekin dişimden parmaklarınızı

Yazı kategorisi: Dantel yazan: mecmua tarih: Mart 19, 2006

Bir kaç gün evvel diş temizliği sahasındaki tüketime getirdiğim yeni bireysel stratejimi paylaşmak istiyorum seninle kaarim. Hasbihalimizde bazı ticari markaların adı anılabilir. Bu markaların hepsi tescilli olup ahirette kendi bacaklarından asılacaklardır.

Bir hocamız vardı orta okulda. Bize diş fırçalamanın gereğini anlattıktan sonra da illaki İpana alacaksınız derdi macun olarak. Başka macun kullanmayacakmışız. O zamandan beri aklımda bu marka, en faydalı, vitaminli macun olarak kalageldi. Sevgili Türkçe hocam, nasıl da oymuş bilinç altımı görüyorsun kaarim. Ama mesela dahi olan de’nin ayrı yazılması, paragraflardan sonra bir boşluk bırakılmaması gibi mesleki mevzularda da beni kitlemişti hocamız. Hürmetlerimle.

Ama ben İpana’nın aslında küresel sermayenin şımarık bir oyuncusu olduğunu çok büyüyünce anladım. Tıpkı diğerleri gibi. Colgate, Signal gibi. Bir Anadolu geyiği yapayım hadi. Zamanında diş temizliğini bilmeyen Haçlılar, bir gece ordumuz için gözcü göndermiş. O sırada bizimkiler de misvak olaylarına girmişler, diş temizliyorlar. Gözcü heyecanla dönüp olanları anlatmış: “Abi bu adamlar niyeti bozmuş. Dişleri biliyorlar. Yarın yiyecekler bizi.” Evet bu kıssadan hisseden alacağımız gibi diş temizliğini 1400 yıl evelden beri bilen bizler, şimdi kozmetik reyonlarında küresel markaların 24 saat korumalı, yok tartara engel olan, sağlıklı gülüşler tesis eden aşmış maharetleri haiz macunları karşısında tercih sancıları çekiyoruz. Ay hangisini alsam. Geçen şunu aldım tadı bir garip. Mavi boncuklulardan yok mu? Var efendim var. Her zevke, her cebe göre var. Yeter ki siz dişlerinize bizim macunumuzu sürün. Ve reklamda gösterdiğimiz kadar sürün. Tüpün bir bölü üçü. Yanlış olmasın. Fırçanın üzerine kökünden toplayıp gelerek şekilli bir şekilde sıkın. “Maksimum koruma”yı ancak böyle temin edebilirsiniz.

Zavallı bizler. Zavallı tüketiciler, zavallı diş temizliği için bu adamlardan hizmet almak zorunda kalan bizler…

Bir kere daha bu küresel güçlere teslim olmuşuz. Reyonda elimizi attığımız her şey, bizim onlara kaptırdığımız bir hasletimiz daha…

Üniversite yıllarında çok hasbihaline katıldığımız bir dişçi abinin beni uyandırması büyük nimet. Dedi ki, arkadaşlar, o macunu mercimek tanesi kadar sürseniz de bir şey değişmez. Evet, bir şey değişmiyordu. Macun denilen kimyevi maddenin azlığı veya çokluğu değildi diş temizliğinin teması. O dakikadan sonra macun reklamlarının, yumurta testlerinin bir numaralı düşmanı oldum.

Neyse. 24 saat diş korumasından, sağlıklı gülüş paranoyasından, macun sendromundan kurtulmuştuk. Ama diş fırçası konusundaki hassasiyet devam ediyordu. Ya Oral-B varmış diyor işte, CrossAction, yok çarpışıyormuş, dişi oradan alıp buraya veriyormuş, deli bir şeymiş. Yok titriyormuş, motoru varmış… Yeter dedim arkadaşım yeter.

Yeter abi bu yabancı sermayenin maymunlarına fıstık attığım…

Hemen bir önerge hazırladım kaarim, “Bireysel Diş Temizliği Ürünleri Satın Alım Politikası” üst başlığıyla görüştüm, oyladım, oy “bir”liğiyle kabul ettim.

Artık bundan sonra diş fırçası olarak yerli üretici Banat’ın en ucuz modelini tercih edeceğim. Evet, gidip bir milyona yerli üretici Banat’ın başlangıç seviyesi (yani dişi henüz yeni çıkmışlara göre olan) fırçalarını tercih edeceğim. Ardından macun reyonuna geçip yine yerli bir üretici olan Evyap’ın en ucuz Sanino diş macununu alacağım.

Bundan sonra sağlıklı mağlıklı gülmeyeceğim vazgeçtim. Dişlerim de 24 saat korunmasın, 8 saat kafi. Ayrıca tartar mı Ramazan mı ne, o da oluşsun, özledik.

O enstitü laboratuvarlarında oturup tavla oynuyor, zar tutuyorsunuz; ben bilmiyorum sanki. Ya ama bak çalışın hadi, insanlık sizden yeni macunlar, yeni fırçalar bekliyor.

Alo Burhan, enstitüye 5 çay, iki soda, bir de Fanta. (Her zaman bir tane kıl olur o açıdan, eheh)

Türk İnternet Kom

Yazı kategorisi: Dantel, Örütbağ yazan: mecmua tarih: Şubat 21, 2006

Bugün turk.internet.com sitesindeki bir makaleye dikkatini çekmek istiyorum kaarim:

Adres şöyle. Şimdi link vermeye uğraştırma beni, yorgunum: http://turk.internet.com/haber/yazigoster.php3?yaziid=14848

Ahah.

Yazının başlığını buraya kopyalacaktım ama ne yazık ki, üzülerek söylüyorum ki sağ tık çalışmıyor sitede. Çok gelişmiş bir site olmalı. Mahremiyeti var demek ki.

Neyse elimle yazayım şuraya başlığını: Linux Yönetimi Windows’tan Daha Mı Ucuz?

Şimdi yazının geri kalanını okumaya gerek yok. Bir hatice ile başlamış bu yazının neticesi bellidir: elbette Laynux’un yönetiminin Windoze’den daha ucuza mal olduğunu söyleyerek ezberimizi formatlayacaktır. Hayır itiraz etmiyorum, kim ne kadara mal ederse etsin. Beni zerre miskal ırgalamıyor.

Ülkemizdeki Linux camiasının, Microsoft camiasına göre Türkçe’ye daha bir kuvvetle sarılmış olduğunu düşünürdüm ben. Uludağ işletim sistemi projesinin “belgelendirme”sinde de bu duyarlılığı filan anlayabiliyorsun.

Ama şimdi gel gör ki bu başlık beni sarstı. Zira, Linux’çu abilerimiz CAPS LOCK’u çok mu kaçırmışlardı ne olmuştu? Ne olmuştu da:

Büyük harflerin kullanıldığı yerlerde bulunan ve, ile, ya, veya, yahut, ki, da, de sözleriyle mı, mi, mu, mü soru eki küçük harfle yazılır: Mai ve Siyah, Suç ve Ceza, Leyla ile Mecnun, Turfanda mı, Turfa mı? Diyorlar ki, Dünyaya İkinci Geliş yahut Sır İçinde Esrar, Ya Devlet Başa ya Kuzgun Leşe, Ben de Yazdım.

gibi çok bilinen bir imlâ kuralını görmezden gelmişlerdi.

Turk.internet.com yönetimine göndereceğimiz afrika faresinin yanına bir de imlâ kılavuzu eklersin kaarim. Aman dikkat et farenin üstüne koyma kılavuzu.

“Social Salata Bar”

Yazı kategorisi: Blog Teorileri, Dantel yazan: mecmua tarih: Şubat 8, 2006

Web 2.0 geyikleri ile geçiyor günlerimiz. Daha web’i adam gibi kullanmaya, fw maillerden kafayı kaldırmadıkları için fırsat bulamayanların teşkil ettiği bir ekolojide siz tutup web’i iki sıfır yaptık diyorsunuz. Neye iki sıfır? Kime bu goller? Her sene sonu en iyi web 2.0 uygulamarı şunlar bunlar demek için mi tüm çabamız? Web standartlarına uymayı sitenin Firefox’ta çalışması sanmak gibi bir algı bozukluğu mu bizi bu hallere iten?

Önce zihniyetimizi iki sıfır yapalım. Web arkadan gelir efendim.

Neyse meselemiz web değil, “social bookmark” siteleri de değil. Meselemiz salata bar’dan salata seçip mideye indirmek.

Şimdi kaarim, hemen şöyle adam boyunda bir makine hayal et. Yemek aldığın yerin sonunda duruyor bu. O eski salata barı kaldırıp atıyorsun. Yerine bu civanmert, delişmen makine gelmiş.

Makinenin içinde neler döndüğü bizi ilgilendirmiyor. Orası salata mühendislerinin ilgi sahası. Biz “user interface” kısmı ve yediğimizle ilgileniyoruz. Her alette olduğu gibi artık bunda da bir panel var. Keyfinize göre. LCD istiyorsanız öyle olsun. Dokunmatik (bu nasıl kelime len?) bir şeyler de olabilir.

Salata barın esprisi zaten bir sürü salatadan keyfe göre seçmek ya. Bu alet de onu sağlıyor bize. Amerikan salata seçiyorsun, kısır seçiyorsun, biraz mercimek köftesi, haydari, ninanay, hıyar, mısır felan filan derken makinenin “yeter olm” ışığı yanıyor. Sonra bu menüyü kaydetmek istiyorum diyorsun, sicil numaranı giriyorsun. Tabi be kaarim, profili destekliyoruz. “İki sıfır” işte, ne sandın!

Bir sonraki gün geldiğinde bu mideyi çorbaya çeviren karışımı hatırlamak için gayret sarfetmeden sicil numaranı girip “servise hazır hale getir” tuşuna basıyorsun.

Ama burada bitmiyor elbet.

“İki sıfır” olması için bir de “social” hale getirmemiz gerekiyor bunu. Mesela bakıyorsun Şofer güzel bir karışım yapmış kendine. Bugün Şofer’inki gibi yiyeyim deyip “friend list”inden onu tıklıyorsun, onay verip hazırlatıyorsun.

Ekranın kenarında en beğenilen salata karışımları… Haftanın en çok tercih edileni… Tüm zamanların en iyisi… 2005 salata kralı/kraliçesi… Bunu deneyen bunu da denedi… En hızlı atılım yapan salata…

İşte “iki sıfır” budur değerli kaarim.
Zihniyet devrimi budur. Web’in geleceği budur. Uygarlığın ışığı, salatalık partikülleri arasından bize bu en sıcak davetini sunmaktadır. Sakın sızma zeytinyağıdır o diyerek kaçma. Sakın zeytinyağı ile web 2.0 arasındaki ilişkiyi magazin dergileri yazmadı diye rivayet sanma.

Şimdi şu makineyi yapacak bir usta bul bana.

Ben bir sünmüş volkanım

Yazı kategorisi: Dantel, Gündelik yazan: mecmua tarih: Şubat 6, 2006

Aç idim. Sünmüştüm kaşarlı pide gibi. Ambulans var mı dedim. Niye dedi. Biraz sonra yere yığılmış olacağım zaten, toplar götürürsünüz beni. Bir parçamı bırakmayın yerde. Çantamda telefonum var. Anneme haber verin. Oğlun aç kalmış annesi, gel refakat et deyin.

Mevlana mı?

Şofer, vallahi dinleyemiyorum. Bak sündüm, Dominos ortası peynirli pizza gibi. Anlamıyorum papağanın ne dediğini. Tüccara nasıl ayar verdiğini vallahi dinleyemiyorum. Kuş güzel. Ama grip var bu aralar. Yedirme bana şimdi o papağanı.

Ah az önce çıkan benim akrabam işte. Nerden de karşılaştık. Ne güzel köfte yapar onlar. Bak onun eşi, Hatice Teyze var. O da biraz yakınında oturuyor.

Çok zaman evvel, ben ilkokulda iken bu akrabalarımız da bizimle aynı yerde idi. Kasabaya ilk geldiğimizde onlarda kalmıştık. Ne günlerdi. Sünmüştük yol yorgunluğundan. Bize ev sahipliği yapmışlardı. Kimdi bunlar anne? Onlar bizim şurdan burdan akrabamız. Path’ini vermeyim şimdi, deşifre olmasınlar. Anne, ne güzel insanlar değil mi? Hele Hatice Teyze… bir sevgi yumağı. Beni de çok sever. Oğlu var benden iki yaş büyük. Aynı ilk okula gidiyoruz, benden iki sınıf üstte. Üner Ünite Dergisi alıyoruz. Onun dergisi mor renkli, benimki turuncu. Allah’ım benim ne zaman mor renkli ünite dergilerim olacak? Ne güzel onlarınkinde Fatih Sultan Mehmet var. Osmanlı Tarihi’ne geçmişler. Ben bıktım bu Uygurlar’dan, Tonyukuk’tan be! Kusacağım.

Bir gün bana tereyağlı yumurta yapmış Hatice Teyze. Açım ben yine o gün. Böyle sünmüşüm tarla ortasındaki yüksek gerilim hatları gibi. Ama yumurta da yumurta hani. Hızlı mı yemişim ne artık. Oğlum azıcık yavaş ye. Felan filan. İşte klasik önlemler paketi. Ama ben demişim ki yerel ağızla: “Datlı tamaaaa!”. Kopmuş aile, yıkılmış sütunlar. Hala karşısına geçtiğimde bana bunu anlatır Hatice Teyze. Ben de kırmam, bana ikram ettiği şeyin sonunda “datlı tamaaa” derim. Böyleydi hikaye değil mi anne? Şimdi blogda yanlış anlatıp da rezil olmayım. Hadi he de, rahatlasın içim.

Ben mor ünite dergisine geçtiğimde onlar çoktan ayrılmışlardı kasabadan. Gitmişlerdi uzaklara. Bir daha kim bilir ne zaman görüşecektik. Böyle Mevlana derken karşıma çıkıverecek miydin bir kürsüden! Hatice Teyze ben açım ama sen şimdi konferans dinleyeceksin. Keşke bana bir tereyağlı yumurta yapma fırsatın olsa.

Ya ben sündüm Şofer! Hadi Beyaz Fırın’a gidelim bak. Yıkılıyordur orası şimdi. Burada sudan başka bir şey yokmuş. Su deyince kuru fasülye geliyor benim aklıma, Kemal Sunal geliyor, Köyden İndim Şehre geliyor, bir çuval altını olan ama karınlarını doyuramayan adamlar geliyor. Gidelim ne olur buralardan! Sündüm bak sapan lastiği gibi.

Çiftehavuzlar’da Beyaz Fırın önünde durduk işte. İçeride bir eleman kendi başına bir şeyler yiyor. Ne kadar da mutlu. Ben istiyorum o mutluluk hamurlarından. Sen seç Şofer! Benim seçim yapacak enerjim kalmadı. Bak ama şu ilginç duruyor. Şak şak helvası, bilir misin? Yenmez böyle. Yenmesin diye yapılan bir ürün. Pazarda satıyorlar bir de onu, odun keser gibi kesip sarıyorlar. Sonra evde sen de odun gibi kesip sobayı tutuşturuyorsun. İşte neyse, o beyazlardan olsun. Çay olsun, seninki ayran olsun. Gel oturalım karşılıklı.

İçinde kaşar olan bu küçük ekmek parçası nasıl da sünüyor böyle. Ah nasıl da ısıtmışlar böyle. Ben de eridim Şofer, çayın açıklığını abartmışlar bak. Elimde içmek istediğim çayın rengi ile gezeceğim. Hani kadınlar örnek götürürler ya iplikçilere. Ben de öyle örnekle gezeceğim. Olmuyor böyle. Şu şehirde bir standardımı oturtamadım.

Bak Portakal Ağacı, müstakbel kayın validesine yemeğe gitmiş gördün mü? Hakketen bir rekabet söz konusu mu sence “anne”lerde? Yok, sanmıyorum. Ama bekleyelim, önümüzdeki sofralara bakalım. Gaybı yaşamadan bilemeyiz değil mi?

Doydun mu?
Elhamdülillah.

Bugün iki kıtada iki faaliyete katıldım Şofer. Ben doymayayım da kim doysun. Şimdi yarın yerime oturup, dünü yad edeceğim.

Hadi o zaman, Figen Genç söylesin:

Deydi saçlarıma bahar gülleri,
Nazende sevgilim yadıma düştün

“Eşikte duran insan”

Yazı kategorisi: Dantel yazan: mecmua tarih: Şubat 1, 2006

Sıkıntıdan bir şeyler buldum kendime düşünecek. (Evet, blogcular mütemadiyen sıkılan, elleri ceplerinden çıkmayan, bunalımlı bir zümredir.)

Arabaların içine artık kablosuz teknoloji girsin, Wi-Fi mıdır, Hav-Hav mıdır; gubidik bir isim bulunsun. Bu teknolojiyi haiz arabalar yol üzerinde birbirlerini farkedebilsinler. Bilgi paneli olsun ön kısımda. Araba yarışı oyunlarında olduğu gibi üstten bir kroki çıksın, arkamızdaki, sağımızdaki arabaları ikonlar şeklinde tepeden görebilelim. Hatalı sollama sonucu oluşacak kazaların da önüne geçilebilir belki. Panelde arabaların modelleri de sağlansın. “Şahin” olan arabasına sistemi kırdırıp “Mercedes” yazdıranlar tutuklansın. Simgeler özelleştirilebilsin. MSN’deki gibi at, köpek, kedi ön tanımlı dursun. İsteyenler Ferhat Güzel, isteyenler İzzet Altınmeşe koysun. Herkes kişisel mesaj yazabilsin. (Ama belli olmaz bizim milletimiz yolda birbirine küfreder. Bu özelliği ileride kullanalım.) Arabada o anda çalan şarkı ikonların yanında belirsin. Mp3 çalıyorsa ID3 etiketinden, radyo çalıyorsa RDS yayınından alınsın bu bilgi. Arabadan arabaya anında şarkı göndermek, dinletmek gibi geyik fasulyeler olsun. Kişisel mesaj alanına “canısı” veya “abim sağolsun” yazanlar da Tekfur Sarayı’nın önünde ibret-i Istanbul için dövülsün.

Birbiriyle irtibatı olmayan ve yollar-köprüler boyunca yan yana, arka arkaya giden bu yabani araçlar konvoyu beni rahatsız ediyor artık. Ehlileşin biraz.

Allah bizi israftan uzak tutsun, helâlinden kazandırsın, helâlinden harcatsın. Sonsuz ilmiyle, bize, hayırlı olanı ilhâm etsin.

(Bu araba meselesinde ciddi olmasam bile araba üreticilerinin beni ciddiye almalarında bir mahsur yoktur. Telif felan istemiyorum. Yolum Livaül Hamd’e…)

‘Afilli Entellektüel’

Yazı kategorisi: Dantel yazan: mecmua tarih: Aralık 23, 2005

Ankara’da Demirtepe civarlarında otobüsün camına kafamı yaslayarak, değişik diyarlara dalarak yaptığım her yolculukta gördüğüm bir yazı vardır. Adamın teki kocaman tabela yapmış dükkanına, üstüne “Afilli” yazmış.

Bu tabelayı her görüşümde içimi bir sıkıntı kaplar.

Lan insem şu durakta. Abicim bakınız, bu yazı yanlış, Türkçe’de afilli diye bir kelime yok. Böyle yazıyorsunuz, herkes kelimeyi yanlış öğreniyor. Böyle yanlışlarla büyüyor yeni nesil, sonra geliyor blog yapıyor, blogda yanlış yazıyor, onu gören diğeri de yanlış öğreniyor felan filan. Film kopuyor filan yani. Ne olur düzeltin şu yazıyı da en azından bir kelimeyi daha kurtarmış olalım.

Yok abi. Adam bana aynen senin baktığın gibi bakar. Dayanamam.

Bırakktım sizi kendi hallinize.

Adana çık aradan

Yazı kategorisi: Dantel yazan: mecmua tarih: Aralık 4, 2005

Son aldığım duyuma göre Gmail’in iç haberleşmesi Adana civarlarında tıkanmış. Yetkililer paniğe gerek olmadığını söylüyor. CHP kendi rekorunu egale ederek olayın başlamasından 50 milisaniye sonra Ulaştırma Bakanı istifa etsin dedi. Sezer gönenç, istenç gibi kelimeler kurmaya devam ediyor, bu olayın onu etkilemeyeceği anlaşıldı. Zaten bir tane bile mail adresi yokmuş. Aman aman biz konuşuyoruz burada ama insanlarda infial var. Gmail haberleşmesinin Adana civarlarında inkıtaya uğraması dünya gündemine de bomba gibi düştü. Google web crawler’i (arama robotu) 24 saatlik eylemsizlik kararı aldı. Bundan dünya network trafiğinin olumlu etkileneceği ama petrol varillerinin de olumsuz etkileneceği konuşuluyor. Ulaştırma Bakanı müsteşarı ile olay yerine ulaştı. Kandilli’nin bildirdiğine göre mailler tam olarak Seyhan Barajı civarında duraklıyor. Burada çok sayıda okunmuş mail artığına rastlandı. Aman Allah’ım! Privacy ayaklar altında. Çocuklar bisikletleriyle maillerin subjectlerini eziyorlar. Çığlıklar geliyor FW maillerden. “Çookkkkk Komikkkkkkkkkk :::))))” maillerinin feryadı en acısı. Maillerden alınan örnekler laboratuvara yetiştirildi. Çok sayıda spam arasından hangi mail efendi hangi mail rezil ayırd etmekte güçlük çekiliyor. Gmail’den ise ses seda yok. Biz Adana’ya gelemeyiz diyorlar, can güvenliğimiz yok diyorlar. Adliye’nin çıkışında eli sopalı teyzeler bekliyor. Ülke karıştı. Neler oluyor? Neler oluyor…

Adana çık aradan be. Yetti gari!

Karşı

Yazı kategorisi: Dantel, Gündelik yazan: mecmua tarih: Aralık 2, 2005

Bak bak ne oldu kaarim. Cuma sonrası eczaneye gitmiştim. Önümde bir adam bekliyor montlu. Eczaneci ile bir şeyler konuştu, tabi ben dinlemedim ne dedi ne etti. Sonra eczaneci eğilip dolaptan bir şeylere baktı:

- Şöyleli böyleli var, şundan var bundan var işte dedi.

Bizim adam sağ elini “noluyooo” der gibi yaptı ve:

- Kepeğee karşı olsun biraz yaaa!

Ben yutkundum, başımı öne eğdim.