Islahat Fermânı
Ramazan’ın evinden uzakta geçen bir Ramazan’ıydı. Günler ne çabuk devrilmişti üst üste kaarim. Düşen düşene, düşleyen düşleyene. Sızlayan da sızlayana…
İlkokulda mağaraları öğretirlerken bizlere, hani şu Karain, Beldibi mağaraları, soğuk rüzgarlar esiyordu Ramazan’ımızda. Yine Ramazan’ımız yaban ellere uçuyordu, biz arkasından bakarken. Yusuf’un yürüdüğünde yanıp sönen ışıkları alıp götürmesi gibi gölgesiyle… Ramazan da umutlarımızı katıp götürüyordu önüne, ve biz kalıyorduk rüzgarlı bir Ramazan’da.
Buzlar uzuyordu penceremizden, sivri, yakıcı ve eğlenceli. Düştüğünde adamı deler geçer bu, magmaya gönderir, oradan lav şeklinde Süphan dağından fırlatır diyorduk. Said Nursî de diyordu ki magma, büyük cehennemi tutuşturacak. Orası küçük cehennem aslında. Kaarim, sen şaşkına dönmüş benim tedailerim arasında seni eve götürecek eksi sıfır sefer sayılı otobüsünü beklerken; ben yine buzlara sarıyordum çocuk ellerimi. Görüyor muydun sen?
Buzlar, upuzun… Eline aldığında, şu Gora filmindeki adamın elindeki “ışın kılıcı” gibi duruyor. Niye tırnak içinde yazdım bunu biliyor musun? Geçen Şofer bana ışın kılıcını sordu. Ben de bilmediğimi söyledim. Hayretler içerisindeki yüz ifadesine bir ışın kılıcı ile son vermek iyi giderdi o sıra. Ama ne bileyim işte, ışın kılıcının aslında küçük bi şey olduğu da, düğmesine basınca ışıklı bir şekilde uzadığı, kesici hale geldiği. Şu zamane çocukları neler de öğreniyor kaarim. Biz büyüdük de yaşlandı dünya. He hey…
Buzları alıp savaş yapması vardı, kıran kırana. Ama bir sorunu vardı bu buzların kaarim: eriyordu! Ellerimizdeki sıcaklığın daha fazla olması, buzların bizden ısı almalarına neden oluyor ve “q = m c delta t” kaidesi uyarınca buzlar eriyordu. Bu kaide olmasa idi başka kaide olurdu mutlak buzları eriten. Çünkü erimesi gerekiyordu. Buz dalında güzeldi. O muzdu pardon. Buz, çatıdan sallanırken güzeldi. Sallım sallım sallanmalıydı çatıdan aşağı doğru. Güneşi beklemeliydi, sevgilisini bekler gibi. Güneşin şefkat dolu ışıkları dudaklarına değdiğinde, zaten eriyecekti aşktan ve sıcaktan.
Of kaarim of. Sen sahura kaç saat kaldığını biliyor musun? Sahur evet. Hani şu insanların, yani komşularımızın çocuklarının güreş yaptığı saatler. Şaşırmıyorum. Cuma saatinde, arabesk radyo yayını da yapan bu insan ırkının, Kadir Gecesi’nde İbo Şov’u “yüzüne” izlemesini bekliyorum. Nasıl da Kuranî bir terim kullandım bak bak. Şaka maka, radyo yayını da pek profesyoneldi canım. Eğlence tavan yapmıştı. İşte ben bunu seviyorum. Bu memleketin insanını seviyorum. Entel bir duruşum da var böyle işte. Memleketimin insanına bayılıyorum. Hâlâ entelim bakınız. Olaylara yukarıdan bakmak diyorlar ya. İşte beşinci katta böyle oluyor ister istemez. Gerçi komşular üst katta olmasına rağmen, onlara da yukarıdan bakabiliyorum. Fikir zemininde, yer çekimi kanunu geçersiz hâle geliyor, unuttun mu kaarim? Dalgın kaarim benim.
Şimdi bu memleketimin insanı demişken, son aktüel mevzulara da değinmeden geçemem ben biliyorsun. Gündemi takip eden bir yanım da var kaarim. Tarafsız, doğru habercilik yapanı severim. Bir de objektif olsun. Ama son zamanlarda, haberler bir garip oldu yav. Ya sen de anlamışsındır kaarim. Darbe mevsimi mi geliyor nedir? 10 yılda bir darbe olurmuş gelişmemiş demokrasilerde? Öyle mi olacak gene? Yeni nesil Müslüm Gündüz’ler, tâlimlerinin son aşamasınlar mıymış neymiş? Az yakıyormuş hem bu yeni nesil “motor”lar? Murat Yetkin, havayı süper kokluyor kaarim. Burnu çok gelişmiş. Apoletleri sallanıyor sütunundan aşağı. Tutabilene aşk olsun seni güzel yavrum. Çeneni sevsinler. 7 senedir “yan gelip yatan” Cumhurbaşkanı da veda hutbesi verecekmiş, Meclis açılırkene. Gene o mide bulandıran lügatıyla, ay vokebulerisiyle nutuklar atacak biliyorum. Farkında mı değil mi, tezgâhın içinde mi dışında mı pek bilmiyorum. Ama nice terör suçlusunu -yani devlete karşı suç işleyeni- affetmiş (e makamında bu yetki var) bir düşünce yapısının bu devletin bekâsı için getireceği önerileri de çok umursamıyorum ben açıkçası. Asıl komutanların sıraya girerek beyan ettikleri pek siyasi mülahazalarının son perdesinde, nerelere gidecek işin ucu. Heyecan yapmış Murat Yetkin kaarim. Çünkü ortalık kızışınca, çenesini daha fazla kaşıyıp daha fazla yazı yazabilecek. Devlet erkanı sürtüşmese, bu Ankara temsilcileri ne yiyip ne içecek zaten kaarim. Lâkin istedikleri daha kapsamlısı bu arkadaşların: kişiler değil kurumlar sürtüşsün. Kurumlar sürtüşsün ki biz de güçlünün yanında horon tepelim. Ah Murat Yetkin, ah canım, umarım kursağında kalır o güdük heyecanların. Umarım yazacak bir şey bulamazsın can sıkıntısından.
Abdest suyu alyuvar sayısını artırır demişler kaarim. Bunu bilimsel bir şeylere dayandırmışlar, Alman’ın biri yazmış, felan filan. Abdest suyu alyuvarın sayısını artırsa bile, bu medyadaki tezcanlı kafaların alyuvarı reddedeceği âşikar. Koridorda namaz kılan kişilerin secde hâlinde arkadan görüntülerini yayınlayarak edepsizlik sınırlarını zorlayan yırtık medyamız, İslâm’a ait her yaşamsal uzantıya bir çamur bulaştırma faaliyetlerinde düğmeye basmış görünüyor. Kadınlara verdiği değeri “Şu karılarla bir rahat seks yaptırmadınız” diyen şarkıcı Teoman’ın dilinden ekolu bir şekilde duyan dünya görüşü sahiplerinin, İslâm’ın pratiğinden öğreneceği çok şey varken; bu boş haberlere kanıp, abdest suyunun alyuvarlarla ilişkisine takmamasını temenni ederiz. Alyuvarları siz kendiniz takviye edin. Abdesti de ihmal etmeyin. Bir de güzel kaide var ki, İslâm’da, Allah adına, sünnete riayet adına ne yapıyorsan maslahat gözetilmez. Ay oruç tutuyorum, böyle daha sağlıklı deyemezsin. Namaz kılıyorum, hareket oluyor, spor oluyorum deyemezsin. Hacca gidiyorum, tatil yapıyorum, uzaklaşıyorum deyemezsin.
Kaarim, sahur vakti geliyor. Yoksa senle muhabbete doyum olmaz.
Ama şimdi şu alyuvar sayısını artırıp, mideye ufak tefek bir şeyler upload edelim. Tevfik Allah’tan.
Dogmacıyım Ezelden
Cumhurbaşkanı koltuğundaki zâtın alerjili eğitim-öğretim yılı mesajından sonra aklı başında ve sebeplere eğilebilen bir yazar bak neler yazmış kaarim:
http://www.bugun.com.tr/haberler/200906/p12793.asp
Ama hemen yanlış yorumlar yapma kaarim. Bu bayan güzel bir yazı yazdı, görüşlerini destekledim filan diye hemen Mecmua’da yazarlık teklif edeceğimi, yok televizyonumda program yaptıracağımı, kitaplarını yayınevinden basacağımı, kendisine baklava ikram edeceğimi filan zannetme.
Düşünme ve sorgulama tarzı, basınımızın hastalıklı kalemlerine biraz olsun örnek teşkil etsin de rahat rahat kahve içelim şurada de mi?
Yeşil Başlı Gövel Kola
Ne zamandır iftar sofralarımızın merkezini Amerikan menşeili içeceğe ayırıyoruz kaarim. Çoluk çocuk “Ramazan Pidesi” yerine artık kolayı kucaklayarak getiriyor. Nasıl renk geliyor değil mi sofraya? Kimseye rahatsızlık vermeyen, efendi efendi iftarını yapan mütedeyyin bir aile pozu da veriyoruz kameraya. Nedense ninemizin yarım örtülü beyaz tülbenti… Ninem de başörtülüydü demek için işte, başka ne için olabilir ki: Nine başını ört seni siyasal malzeme yapacağız. Çağdaş, modern, batılı ama orucunu tutan ve iftarını buz gibi içecekle açan Türk müslümanıyız bizler.
Türk müslümanlığı, dünyanın diğer tüm müslümanlarına bizzat içimizdekiler ve de daha da ötesinde Evropa ve Amerika kodamanları tarafından örnek gösteriliyor. Yani biz eksiğiz, noksanız dedikçe; başkaları hep siz en iyisiniz, en süpersiniz, keşke herkes sizin gibi müslüman olsa makamında sırtımızı sıvazlıyorlar.
Şimdi müslüman olmanın sırrında “teslimiyet” var kaarim. Doğru, müslüman teslim olandır. Ama kime? Kesinen söyleyebiliriz ki Batı’nın istediği müslüman türü, Batı’ya teslim olan müslümandır. Bu bağlamda en iyi, en zararsız müslüman, teslim alınmış müslüman olacaktır. “Bu oyuna gelmeyelim” çağrısı mı yapsak ne yapsak. Bak şimdi Fatih Çekirge’liğim tuttu.
Dönelim iftar sofrasına. İftar sofraları, manevi hazzın en tepede yaşanması gereken; şükrün, niyazın kalpleri doyurduğu bir Ramazan ibadeti. Açlıkla imtihan olan müslüman kardeşimiz, güneşin batışıyla imtihanını geçiyor ve Rabbinin verdiği nimetlerle açlığını gideriyor.
Evet bir önceki cümlenin sonuna ünlem iyi giderdi. Zira, 11 ayın sultanı olan ay içerisinde, sofralar da 11 ayın tüm sofralarının sultanı mertebesine yükseliyor mekanlarımızda. Davetler de girince işin içine, iftar bir Ramazan etkinliği hâline geliyor. Öyle ki oruç tutmayan ama iftar yapmak isteyen insanlar görüyoruz. Çünkü ortadaki berekete kimse kayıtsız kalamıyor.
Kola şirketleri de kayıtsız kalamıyor. Susamış dilleri şerbetli tadıyla coşturacak bir içeceğin davetkâr sesi dönüp duruyor cıngıllarda. Algılar zincirlere vuruluyor böylece. Kola olmayan bir iftar sofrasında “ne eksik” diye sağa sola bakıyorsunuz bu işin sonunda.
Pazarlama bilimi(!) ile ilgili gerilimli münasebetlerim malumundur kaarim. “Bilimi” sözcüğünün sonuna ünlemi de yapıştırarak kendi çapımda tenkit ve selamlarımı yollamış bulunuyorum ilgili mercilere. Çoğu kişi Kola’nın bu yaptığını tamamen istismar diye nitelendirirken, işin ilmini tahsil etmiş top sakallılar bunun “think global, act local” zırvasının tatbikatı olduğunu bilip ses çıkarmadan siniyorlar yerlerine.
Evet, istismar, pazarlama, şu, bu. Neticede biz teslim olmaya alıştırmışız kendimizi kaarim. Bunlar istismar da yapsa, pazarlama taktiği de… bizim sofralarımızda buz gibi ferahlık eksik olmayacak.
Peki iftarda kola içmenin nesi fena diye karşıt bir sual soralım. Doğru, nesi kötü? Her vakit içtiğimiz kolaya iftarda yasak mı geliyor bir yerlerden? Hayır.
Ama bu soruyu sormak basitliktir sayın kaarim. Sabahtan beri yazdığım şeylerden bir şey çıkaramamışsın demektir. Aslî mesele, senin kola içip içmemen değildir. Hangi markayı tercih ettiğin de değildir. Mesele, senin algılarının, alışkanlıklarının global güçlerce ne kadar kolay yönlendirilebildiğidir. Mesele, teslimiyettir.
Yoksa kola şişelerinin Ramazan ayında yeşil türban taktığı veya takmadığı kimin umurunda.
“Secde en büyük başkaldırıdır”
Adalar’da çay içmeye doğru giden gözü dalgın martı oldum. Taze sebepler aldım mahallemize yeni açılan “sebepler dünyası”ndan. Sabır çiçeğine su verirken sen, sırlar dolu bir âlemi yakaladım havadan, martı gibi uçaraktan.
İstanbul’u gördüm kuş bakışı.
Bir minibüsün kirli motorunun pistonları arasına sıkıştığımı düşündüm. Mazota bulandım. Alevlendim. Harekete dönüştüm…
Hiçbir şeyi yerinden oynatamayan bir harekete…
Öyle ki dal kıpırdamıyor, yaprak titremiyordu. Geceyi bekledim.
Bir kandil yaktım. Kandilin içine ispirto oldum.
Döndüm yerime, Allah’a kul oldum.
Başımı secdede buldum.
“Burak” olmuş hurma kokulu seccâdem.
Işık Yılı
İlhan Selçuk, bazılarının ‘insan hakları’ tanımını yanlış yorumladığını savunarak, şöyle konuştu: “Mesela ‘türban takmak insan hakkıdır’ diye düşünenler var. Türban takmak insan hakkı değildir. Kadını erkekten aşağı gören, insan haklarına aykırı bir fikrin hayata uygulanmasıdır. Kadına ’sen günahsın’ dediğin zaman insan hakkı olabilir mi?”
Sevgili kaarim, sen akıllı adamsın. Bu lafların boş laflar olduğunu bilirsin. Ayrıca izaha gerek yok diye düşünüyorum.
Ama şimdi bir şeye dikkatini çekmek istiyorum. Şimdi kafamız moloz yığını iken her söylediğimizin tutarlı olmasını bekleyemeyiz değil mi? Evet, bekleyemeyiz.
Türban takanlara, şeklen itiraz edenleri saygıyla karşılıyorum. Efendim Batı normlarını benimsemişiz, biz onlar gibi görünelim diye kasarken, neden bu çağda hâlâ o eskimiş, geri kaldığımız dönemleri hatırlatan görüntülerle insanlar dolaşır diyorlar. Ki evet, bu insanlar, temizlik işinde uğraşanların kapalı görüntülerine aldırmazken, haber bültenlerinde veya bir iş yerinin sekreteryasında oturanların türbanlarından huzursuz olabiliyorlar. Aynı şekilde sakal ve bıyığa da şeklen itiraz edilebilir.
Ama bir de yukarıdaki cümleleri kuran kişilerin bakış açısı var ki bu insanlar, türban takmanın ardındaki fikriyata yaşama hakkı vermemek istiyorlar. Bunu insanlıktan saymıyorlar. Bu pencereden bakıldığında, türbanı olan kişiler, türbanını çıkartsalar bile onları türban takmaya iten bir fikriyatı yaşatıyorlar içlerinde. Bu fikriyatın uygulamasının (veya inancına göre vecibesinin) insan hakkı olmadığını iddia ediyorlar ve dolayısıyla bu fikriyatı içlerinde taşıyanların da yaşadıkları sürece insan olarak kabul edilmemeleri gerektiğini haykırıyorlar.
Bana, birinci şıktaki itirazcılar daha makul ve anlaşılır geliyor. İkinci şıktakiler ise Türkiye’de “Türban Sorunu” diye bir sorunun varbulunmasından mesul kişiler. Bu sorunu var eden ve besleyen bir paradigmanın sorunun çözümüne yanaşacağını zannetmek de hayal olur.
Hâsılı, Türkiye’de “Türban Sorunu”nun çözülemez bir alana hapsedildiğini ve orada karantinaya alındığını, yakın bir gelecekte de çözümünün mümkün olmadığını ve hatta sorunun büyütülmesine yönelik faaliyetlerin deneneceğini tahmin edebiliriz.
Aslında bu sorundan daha büyük ve tehlikeli sorun, türban takanlar ile türban takmayanlar arasına nifak tohumları ekilmesidir:
“..meslektaşımız Gülden Aydın’la karşılaştığımızda tepkiliydi; Kızının, İzmir Karaburun’da, bikini giydiği için 4 haşemalı erkek, 10 tesettür mayolu kadının saldırısına uğradığını söyledi.”*
…
Yani bu insanların evrimini tamamlaması için daha kaç ışık yılı gerekiyor inan hesap edemiyorum kaarim!
Gece Hayatı
Sana yazmaya başladığımda, bir telefonun çalması en yakınımda, bir çocuğun doğması Pasifik kıyılarında, bir zâlim bombanın bir köyü silmesi Orta Doğu’da… işten bile değil.
Portakal Ağacı’nda yardım linkleri verilmiş kaarim. Elinden gelen bir şey varsa, durma. Bak Ramazan geliyor, hani en mübarek ay. Hani kucağında bin aydan hayırlı bir geceyi getiren ay: Şehr-ü Ramadân!
Ama sen de biliyorsun, CNN tecrübelerin de öyle söylüyor… İftar sofralarımıza bombalar düşecek küffâr bakışlardan. Bir bebeğin kopmuş kolunu göreceğiz özenle hazırladığımız salatanın içinde. Bu nereden geldi demeye kalmadan, çorbamızdan kanlı bir kurşun çıkacak. Masa örtüsünde yer yer kan lekeleri var işte. “İstanbul İçin İftar Vakti” derken ve bir medyatik isim ezan okurken, ta gerilerden müslüman iniltileri çalınacak kulağımıza. Bu kadar da Filistin olunmaz ki kardeşim! Bu kadar da Lübnan, bu kadar da İnsan olunmaz ki!
Oysa biz rahat rahat oruç tutacaktık. Başlamasıyla bitmesi bir olacaktı. Bayrama eriştiğimizde, şekerlerin arasından Kent Elegan seçecektik. Cam şişede, bozulmayan kolonyalarla ferahlayacak… oh be yaşamak ne güzel deyecektik.
Yaşamak bir toz bulutu…
Sahura ayırdığın bir şarapnel parçası, yaşamak.
Zulüm altın çağında demişti şâir. “Duanız olmasa ne kıymetiniz vardı” demişti Rabbim.
Ve neden hâlâ “gece hayatı”mız bu kadar renksiz!
Farkındayız, tehlikeli oynuyorsunuz
Kaarim, belki hâlâ anlamayan, bilmeyen, aylak aylak dolanan ya da bilmek istemeyenler vardır. Ben hepimiz için tekrar ediyorum.
Birkaç haftadır, bir gazete binasına “tekbir” sesleri eşliğinde atılan bombalar ve ardından Danıştay 2. dairesine yapılan kanlı saldırının hedefi bellidir.
Bu saldırının hedefi, Türkiye’de demokratik bir seçimle iş başına gelmiş, iyi kötü bir şeyler yapmaya çalışan ve gelmiş geçmiş hükümetlerden başarısız da sayılamayacak 59. hükümettir. Bunu anlayamayacak insanın aklından veya iyi niyetinden şüphe ederim.
Tüm bunlar, “Tehlikenin farkında mısınız?” sloganıyla başlamış bir kampanyanın kararlılıkla atılan adımlarından biridir. Televizyonda o reklamları boşuna izlemediniz yani. PR çalışması ile beraber başladı bunlar… 19 Mayıs Resepsiyonu’nda besbelli yeni hamleler olacak… “Gör bak neler olacak?”
Demokratik yollarla, siyaseten yıpratılamayan bir hükümetin ve meclisin başına çorap örerek, ekonomiyi, zenginliğimizi, refahımızı hiçe sayarak tatbikata konmuş hâin, aşağılık bir tertiptir bu.
Ama bu örülen çorabın esas derin ve kalıcı etkisi yine başını örten Türk insanına kalacaktır. Bu işten en zararlı çıkacak kişiler onlardır ve zaten ortadaki esas gaye de budur.
Hükümetten veya Meclis Başkanı’ndan şu minvalde bir beyan beklerdim: “Bu saldırının ana hedefi, demokratik lâik Türkiye Cumhuriyeti ve onun yürütme ve yasama organıdır. Bu katliam üzerinden yürütme ve yasamaya saldıran herkes de bu tertibin bilerek veya bilmeyerek parçasıdır.”
Kaarim sana aydınlık bir geleceği yazmak isterdim. Ama yok işte. Moralim bozuk.
Sen yaz kaarim, bir kenara yaz. Mikrofona geçip hain hain konuşan herkesi yaz bir kenara. Darbelerle gidip gelmiş dokuzuncu senfoni şefinin hâlâ utanmadan, sıkılmadan, “eğer seçim olsaydı darbe olmazdı, bıdı bıdı, vart vurt böüüüüü” diye kusuşuna iyi bak.
Tehlikeli bir oyunun ortasındayız. Rol alanlar, rollerini yine çok iyi yapacaklar, “casting” sağlam.
Kısa aralıklar ülkeyi gerecek olaylar vuku bulacak, kaos tedricen artırılacak.
Umud ediyorum ki memleketimizin geleceğiyle oynayan bu adamların, bu “kampanya” sahiplerinin, pimini çektikleri bombalar ellerinde patlar.
İnsan yanında bir Aslan Bey olsun, anlatsın şu işlerin perde arkasını istiyor. Breh breh!
Kimsiniz? Nesiniz? Niye varsınız? Ne istiyorsunuz?
Kimsiniz bilmiyorum. Ama kendinizi fevkalade akıllı zannettiğinizi görüyorum.
Size böyle bir komplo için yem veren gazeteye de, bu tezgahı akıl eden şeytanî dürtülerinize de, o silahı çeken haysiyetsize de… hepinize, tümden beddua ediyorum.
Ne hakla Allah’ın adını bu kanlı planlarınıza alet edersiniz? Ne hakla, her müslümanın beş vakit namazda, tesbihatta tekrar tekrar kalbiyle zikrettiği bu lafzı karanlık dillerinizle kirletirsiniz?
Ne hakla bu memleketin yetiştirdiği bürokratları, gazetecileri, aydınları fedâ edersiniz?
Bu ülkenin geleceği için en ufak endişe taşıyan varsa aranızda; elini vicdanına koyup düşünsün. Ne yapmak istiyoruz biz diye kendine sorsun.
Eğer hiçbir tasanız yoksa ve zaten bu ülkenin huzursuzluğu, esareti, sefaleti için kafa yoruyorsanız; Allah tezgahınızı, hesabınızı başınıza devirsin; altında kalın!
“Yazıyorum çünkü derdim var”
Rasim Özdenören, 50 yıldır niye yazdığını anlatmış.
Su’ya Türkü
Nerdensin amca?
Artvin’in dağlarından.
Dağlarını bilmem ama seslerini bilirim orasının amca. Efkan Şeşen derim mesela sana, mavi gözlü bir adamdır; yüreği yangınlarda gezip durur. Kazım Koyuncu derim, Gelevera Deresi’ne ayaklarını salmıştır. Kimse tutmadı benim elimden, Zigana’yı görmedim bey amca.
Çok evvel zamanda geldik bu bir sengine acem mülkü fedâ olan mavi tenli şehre. Paşabahçe Tekel’de çalışır oldum, terzi olaraktan. Elbiseler diktim, sökükler tamir ettim. İğneler, iplikler, yüzükler, işçiler. “İşçisin sen işçi kal”lar…
Bu üstündekini de sen mi diktin amca? Ne kadar kalın bir cekettir böyle. Ne koydun içine, mermer tozu mu kattın?
Bir zaman felç geldi benim sol yanıma. Yattım kaç ay SSK hastanesinde. Sonunda mucize oldu, yendim felcimi.
Evin nerde amca?
Kanlıca tepesinde, boğaza panoramik bakanda, çayımı alanda, turnalara bakanda…
Yağmur var dışarıda. Caminin içindeki şadırvanda, ben şemsiyelerin sızdırdığı suya takılanda, bir öğle ezanı okunanda, âlemleri “felâh”a çağıranda.
Bu amcanın hayat hikâyesidir payıma düşen.
Bir oğlum var, şimdi albay emeklisi. İzmir’de “tripleks” aldı, orayı mesken tuttu. Bu oğlum askerî okula gireceği sıra, boyu-kilosu tutmadı. Ben de gittim komutanına, etme eyleme dedim. Bana yol gösterdi. Tekrar girdiği elemede ceplerine bozuk para doldurdum, boy ölçüsü alınırken de ayaklarını açtırdım.
Ne iyi etmişsin amca. Şimdi de camide bana bunları anlatıyorsun, helâl.
Öbür oğlum hayta oldu, Fransa’ya kaçtı. Onun bebesine de ev verdim; bebesini evlendirdim. (Aferin amca, anlatım bozukluğu da yapmıyorsun.) Şimdi de yeni bir ev aldım bilmem nereden. Kocaman. Milyarları döktüm binalara. Bakma benim perişan gözüktüğüme. Emlâk ve Boğdan kıralıyım ben.
Süpersin amca. Tanıştığıma memnun oldum. Müsade edersen blogumda senden bahsetmek istiyorum. Blogum var benim, anlatmış mıydım? Sahil kenarında, bir gecekondu sadeliğinde, içinde menemenler, gözlemeler pişen bir blog.
Amca devam edecektim ama, şimdi Yıldız bana telefon açtı dedi ki: “Fear Factor” diye bir şey duydun mu? Yok dedim abi nedir o? Şu anda içinde bulunduğun şey: 10 dakikan var ve kullanıcı bazlı aktivite raporu lazım bana. Faktörden çıkınca traktörüme atlayım geliyorum amca. Sen yağmurda takıl biraz. İstikbâlde servetine katacağın daireleri, “dubleks”leri, “tripleks”leri düşün.
…
Geldim amca, beklettim. Bakma kusuruma. Sen beni değil, yağmurun dinişini beklettim var say. Islak kaldırımlarda turlayalım gel.
Blog diyorduk. İlk defa duymuş gibi bakma yüzüme amca. 6 yıldır yazan abiler var; biz “frame”li HTML sayfası yapınca seviniyorduk o zaman. Kısa kodlarla geziyorduk internet âlemlerinde. Patozun yanından dökülen nohut taneleri gibi çoğaldık sonra. Gözlerimize samandan çöpler kaçtı; besbelli gözlük takmayı ihmal etmişiz.
Şimdi kafamız bozuluyor yazıyoruz amca. Asosyal bir gençliğiz işte. Sanal ortamda bizimle beraber yaşayan kimliklerimiz var.
Şimdi diyorsun ki bu traktör niye o zaman…
Dedemin. 55-46. Ama artık kendi çıkaramıyormuş tarlaya. Hani derler ya eskisi gibi kalmadı. Evet, her şey değişti be amca. Eskiden bu traktörlerin havası vardı, kabini vardı, teybi vardı… Canısı bile yazardı. Şöyle tarlaların üzerinden zıplaya zıplaya geçerdin, başın arşa değerdi, olmadı kabine değerdi.
Traktör bir dünyaydı amca. Sen o dünyayı bırakıp bu mavi tenli şehrin tepelerine evler dikmişsin.
Ve ben şimdi hayallerimin hasadını sürmeye gidiyorum.
Döndüğümde tereyağlı bulgur aşı, reyhanlı salata ve bir de soğuk ayran olacak yanımda.
Buluşalım muhalif saçlarını yeni taramış bir yağmurda.