Gel Gör Beni
Dinler miydin sen de bir zamanlar?
“Sonsuzluğa Hasret” derlerdi adlarına. Birincisi yoktu. Çünkü ilk gelen hep birinciydi. İkincisi çıkınca adının yanına rakkamla 2 eklendi. Sonra üçüncüsü çıktı, uçurdu…
Medya yoktu, meydan yoktu.
Aşk o zaman daha bir kabukluydu. Sübhanallah deyince, içimizde yankılanıyordu sesimiz. Gönlümüzden aksedip tekrar düşüyordu kulağımıza.
Bıyıklarını kesen, sakallarını kısaltan (yumuşatan) abilerimiz henüz yokken oldu bunlar.
Şimdi hiçbiri tad vermiyor bana bu eskilerin reformasyona uğramış görüntüleri, sesleri… Klip çekip el hareketlerinden başka bir atraksiyona girmemeleri meselâ.
Hocam hocam, bizim literatürümüzde klip çekmek yoktu ki. Konser vermek yoktu ki. Kaset kapaklarına fotoğraf basmak yoktu ki.
Sen yakışıklıydın veya sakallı. Veya tipsizdin. Toplum önüne çıkamazdın, sahnede dikilir dururdun. Nereden bileydik biz bunu hocam?
Şimdi alayınız meydanlara indiniz, sakallarınızı yonttunuz. Şöhret oldunuz işte.
İyi ki bu 15-20 senelik şarkıları hâlâ dinleyebiliyorum da, yeşil olmadığını kanıtlamak için üzerine plastik boya yapmaya çalışan müziğinize mahkum kalmıyorum.
Güle yazdım adını
Kartonunda siyah, turuncu ve kırmızı renkler vardı. Bir ağlayan kalp figürü… göz yaşları damlıyor. Kollektif bir çalışmaydı; “Ağla Gönül” Erkam Sesli Yayınları’dan…
Kim bilir bu kasetin hala özgünü satılıyor mudur. Korodakiler nerelerdedir. Mesela o zaman kocaman adamken şimdi dede mi olmuşlardır.
Aşık Yunus söyler sözü
Eğer yazı eğer güzü
Kanlı yaşlar döker gözü
Gülme gülme ağla gönül
Bir başka şey de benim yobazlığım elbet. (Yobazlığa Övgü değil bu sandığınız gibi çok reca ediyorum Süleyman Çobanoğlu.) Hala 93 yılındaki kaseti, 98 yılından kalma kaset çalar ile dinliyorum. Arada neler geldi geçti. Mesela Panasonic mamülü şakır şukur, her tarafı elektronik bir kaset çalar ile müşerref oldum. İki günde ruhunun olmadığını anladım. Bu alette bir şeyler eksikti. Devrettim. Sonra karşıma çıkan bir Mp3 çalıcı. Bunda da bir şeyler eksik. O kadar sayısal bir cihaz ki abaküs gibi. Ay hiç çekemem. Onu da devrettim. Kaset çalarımla baş başa kaldım yine.
Sensin var eden yoku
Bağrımda hicran oku
Habibimden bir koku
Ver bana Ya İlahi
Arada bir buluşuyoruz bu kasetle. Bana habibimden bir koku ver diyorum. Bana çiçekler der diyorum. O içinde tuttuğun Ağlayan Gönül’ün tellerine dokun diyorum, manyetiğine sar beni diyorum. Kafama dola bantı, beni palyaçoya çevir diyorum. Beni uzaklaştır diyorum şu züppe minibüs şarkılarından. Beni, Tarkan’ın Türkiye’de satılan şeyi yurt dışından alıp kazıklanması hadisesine yabancı eyle diyorum.
Aşıkın kalbi bugün seyr-i cemal alemidir
Buldu Leylasını Mecnun, coşar ağlar bu gece
Şoförlerin derdi de hiç bitmiyor kardeşim. Bir dakikayı 5 milyona satıyorlar diyor. Bir dakika… Kahya ben gelince bağırmıyor diyor, kendi arabalarında bağırıyormuş. Allah’ım ben de bağırmak istiyorum. Yalvarayım sana diyorum. Hiç yalvarmamış gibi yalvarayım. Hiç ağlamamışım gibi, gözlerim ilk defa ıslanıyormuş gibi ağlayayım huzurunda.
Yaşlı gözlerim, tutmaz dizlerim
Yolun gözlerim, Mestane miyem
Bu şehrin insanı bir değişik. Daha muhafazakar sanki. Minibüsler daha temiz, bakışlar daha bir munis. Bir panik yok gözlerde örneğin. Kendi içlerinde çözmüşler sanki şu üç kuruşluk dünyanın beş para etmez problemlerini.
Tanı sen kendini tanı, niçin yarattı Hak seni
Düşünüben hatımeni, yalvar kul Allah’a yalvar
Yalvara gör hep yalvara, varmayasın yüzü kara
Ümmet isen peygambere, yalvar kul Allah’a yalvar
Kaset bitince elinle döndürüyorsun bu alette. Herkes bir bakıyor ne oluyor diye. Ne oluyor işte. Bitti bu yüzü. Diğerini çeviriyorum. Orada da güzel şeyler var. Bak teyzecim, “Ötme bülbül” var mesela. Yunus bu şiirinde bülbüle seslenmiş. Onunla konuşur gibi. Batılı adamlar bunu çok sonra yapmışlar. Fabl’da da öyleydi ya. Lan Fonten miydi neydi o? Boşver işte, Yunus burada bülbül ile muaşakada. Tecahül-i arif ederekten sanır ki bülbülün bir derdi var da ondan ötüp durur. Bülbül pek bir suskun, cevap vermiyor.
Bilirim aşıksın virde
Cünûnun var gayet serde
Şu sinemde olan derde
Bir dert de sen katma bülbül
Ama kendi ıstırabının yanında bülbülünkinin lafı edilir mi hiç?
A bülbülüm uslu musun,
Kafeslerde besli misin?
Bencileyin yaslı mısın?
Garip garip ötme bülbül.
Bülbülün derdi âşikardır zaten. Biraz kulağını çekmek gerekir yine de. Seni bizim güle bakarken görmüşler bülbülüm, yapma böyle gözün sevem.
Bilirim aşıksın güle
Gülün halinden kim bile
Bahçedeki gonca güle
Dolaşıp söz atma bülbül
Öyle de bülbül mübarek kuştur. Yunus, sanat aleminden realiteye döner. Bülbülün derdi bellidir; bülbül zikr’etmektedir. Bizim edemediğimiz zikri, o etmektedir. Bu eşsiz kuşa hakkını, Hakk’ını teslim eder.
Aşık Yunus vücûdun pâk derken,
Cihanda mislin yok derken,
Seher vakti ‘Hakk Hakk’ derken
Bizi de unutma bülbül
Yolu yarıladık mı bülbülüm?
Ben toprak oldum yoluna
Sen aşırı gözetirsin
Şu karşıma göğüs geren
Taş bağırlı dağlar mısın…
Sen de bir bülbülsün kaarim. Hani ben inleyen bir dertli dolaba dönmüşken, dinleyen, benim inlememi anlamlı kılan sensin.
Karlı dağların başında
Salkım salkım olan bulut
Saçın çözüp benim için
Yaşın yaşın ağlar mısın
Bu yolculuk hasta etmesin beni, dua et.
Esridi Yunus’un canı
Yoldayım illerin hanı
Yunus düşte gördü seni
Sayrı mısın sağlar mısın
Şimdi de dikkat et.
Aydan arıdır yüzleri
Şekerden tatlı sözleri
Cennette huri kızları
Gezer Allah deyu deyu
Yunus’tan bir cennet tasviri. Sence “Cennet cennet dedikleri, bir kaç köşkle bir kaç huri, isteyene ver sen ânı, bana seni gerek seni” diyen aynı şair değil miydi? Hadi bu sana araştırma ödevi olsun. Blog okuyup okuyup nereye kadar. Huriler isteyene verilsin, bana Allah’ım gerek diyen şair, bir başka zaman hurileri tasvir edebilir mi? Aşık Yunus? Yunus Emre? Bizi aydınlat kaarim. Merak içindeyiz. Yunus Emre Hz.’den yıllar sonra adı Yunus olan bir şair daha çıkmış, benzer tarzda şiirler mi yazmış yoksa…
Teyze kaset bitti. “Çat!”. İstop sesi bu. Çevirmeye hacet yok, geldik sayılır. Bülbüller sazda, güller niyazda, söyle namazda, Elhamdülillah teyze.
Şimdi inelim de şu üniversite kayıt meselelerini halledelim. Dönüşte bu şiirlerin üzerinden bir daha geçelim.
Evet, bülbül duysa kıskanır.
Mehmet Emin Ay risalesi
“İlahiyat profesörünün ilahi albümleri yok satıyor”
“39 yaşındaki İlahiyatçı Mehmet Emin Ay, bugüne kadar 14 albüm ve 30 besteye imza attı. Prof. Ay, ayrıca belgesel film çekiyor, metin yazıyor, seslendirme yapıyor ve en önemlisi ön planda olmaktan hoşlanmıyor. Bu nedenle, İslami gazeteler dahil röportaj vermiyor.” (2003-03-12)
Mehmet Emin Ay veya önceki bir takım albümlerinde kendine verdiği adla “Muhammed Emin” ülkemizdeki dinsel/tasavvufî müziğin önde gelen temsilcilerinden birisi. Ben kendimi bildim bileli bu abimiz ilahi söylüyor, kaside çığırıyor.
İlk Bad-ı Saba albümü ile duydum o zamanlar için genç olan bu sesi. Ankara’da Necatibey caddesi girişindeki Türkiye Diyanet Vakfı kitabevinde çalıyordu. “Ağla gözüm ağla, gülmezem gayrı” diyordu… Babam kitaplara bakarken ben bu yanık ve genç sesi takip etmiştim. Sonunda izini bulmuştum. “Boyandım rengine, solmazam gayrı” diyen kişi Mehmet Emin Ay’dan başkası değildi. “Safa Vakfı Sesli Yayınları” etiketiyle çıkmış, siyah renk ağırlıklı güzel bir kapağa sahip albümü hemen edinmiştim. “Ey bad-ı saba uğrarsa yolun Semt-i Haremeyn’e, tazimimi arz eyle Resulussekaleyne” derken manasını çok da kavrayamıyordum aslında. Babam hala kitaplara bakıyordu.
Safa Vakfı kökleri Kayseri Yahyalı’ya dayanan bir vakıf. Aynı camiadaki Mustafa Demirci de Yahyalılı bir zat. Esad Erbîli’nin takipçisi olabilirler. Çok emin değilim bu konudan. Esad Erbili için Mehmet Ali Erbil’in dedesidir diye de bir rivayet var. Neler var yaw.
Mehmet Emin Ay “Zaman Yayıncılık”tan (Zaman Gazetesi ile ilgisi yok) çıkan Taleal Bedru albümünde Muhammed Emin adını kullanmış. Bu iki ismin aynı şahıs olduğunu tespit etmem uzun çalışma gerektirdi devrin teknolojisi ile. Google filan yok o zamanlar kaarim, hoş gör.
Yalnız aynı Mehmet Emin Ay, bu sefer hakiki kimliğini kullanarak Dolunay isimli kopmuş bir albüm daha çıkarmış. Bu albümde Hayri Küçükdeniz ve başka bir zat, bir takım güzel metinler seslendiriyorlar. Aralara Mehmet Emin Ay arap aksanına yakın bir eda ile kasideler serpiştirmiş. Meşhur Belh şehrinin hükümdarı İbrahim Ethem Hazretlerinin hikayesini de buradan öğrenmişimdir ben.
Bu iki albüm Türkiye’de “Hicret” (622) üzerine hazırlanmış en başarılı öğretici üründür kanımca. Bu albümden haberdar olamayan kesim ise Yusuf İslam’ın ilk albümünü bekleyeceklerdir Taleal Bedru’yu dinlemek için, “Migration”ı okumak için.
Mehmet Emin Ay sadece ilahi/kaside söylemesiyle değil Kur’ân kıraatı ile de dikkat çekiyor o yıllarda. Yine Safa Vakfı’ndan çıkan kıraat albümleri de var. Mesela benim için çok özel bir albüm olan “Aşırlar”. Orada artık Mısırlı birilerine mi özendi, ne yaptı bilmiyorum ama bana çok hoş gelmişti kıraati. Beğendim ya kendime model aldım, onun gibi okumaya çalıştım. Hatta onun gibi okumaya çalışanları da hemen tespit ediyordum, ahaha diyordum, kopyacı zihniyet. Sayın Ay, bu yıla kadar “Mürşid” nâm bilgisayar uygulamasındaki kıraatı da üstlenmişti. En son fuarda dolaşırken, Mürşid’in içindeki sesin değiştiğini öğrenmiş oldum.
Benim kendisi ile muaşakam sadece kasetlerini alıp dinleme yeknesaklığında kalmadı. Bir çılgınlık yaptım, elime telefonu alıp Safa Vakfı’nı aradım, Mehmet Emin Ay’ın ev telefonunu istedim. İnanmayacaksın kaarim ama, verdiler! Niye verirsiniz, hala aklım almıyor. Bursa’da ikamet ediyordu o sıra. Sanırım hala öyle. Aramızda telefon dostluğu başladı. Bir albüm çıkarıyordu, ben tebrik için arıyordum, ahah. Doçentlik sınavlarım var diyordu, dua et diyordu; ediyordum.
Kasetlerinde veya her hangi bir yerde resmine rastlamak mümkün değildi. O nedenle yüzünü bilmediğim, şekledemediğim birisi idi. Google da yoktu, biliyorsun.
Gönderdiğim bir mektuba kartını göndererek cevap vermişti. Dr. Mehmet Emin Ay yazıyordu, hala saklıyorum bu değerli hatırayı…
Şimdi profesör ve yapılan mülakatın başlığına bak: “İlahiyat profesörünün ilahi albümleri yok satıyor”.
Müzik maceranız nasıl başladı?
- İmam-hatip lisesini Van’da okudum. Okulun ilahi korusu vardı. Müzikle amatör olarak o zaman uğraşmaya başladım.
Buna şahidim ben ilginç bir tevafukla. Ankara’da bir yurda misafir olmuştum. Belletmenlerden birisinin odasına girdim, muhabbet felan amaçlı. O sırada teypte genç bir ses “Hasta gönlüm çok zamandır iftirakından harap” diyordu. Abi dedim bu tanıdık ses kim. Mehmet Emin Ay’ın gençlik kayıtları dedi. Bir tuhaf olmuştum. Yoldan geçen araba sesleri geliyordu. O da evde kendi kendine kayıt yapıyormuş demek.
Profesör Mehmet Emin Ay’ın en sevdiğim albümü Visâl’dir. Ondan sonra kendini takip edemedim. Kaç sene yüzünü bilmediğim bu insanı şimdi Hürriyet sayfasında poz verirken görüyorum:

Demek ki ben bıraktım ama benim yerime takip edenler var, hoş.
Belki bir gün tekrar ararım kendisini, abi hatırladın mı ben Mec derim. Hani şu senin küçük dinleyicin.
Of! Of Candan of!
Candan Erçetin, “Aman Doktor” adıyla bir albüm çıkarmış. Kendisi tüm kültürlerin şarkılarını harmanlayabilen bir ses perdesine sahip, takdir ediyoruz velâkin bizim günlüğümüzdeki tenkitleri okumadan iş yaptığı o kadar aşikar ki!
Ne dedik biz ha? Nicos dedik. “Bach is Elegant” dedik. Ortak şarkılar söyleme ezikliğine kapılmayın dedik.
Ya Candan…
Şimdi bizi abır gubur Yunanca sözler dinlemek zorunda bırakacaksın ya. Yedireceksin ya dediklerimizi. Alacağın olsun. Ben de sana Hind şarkıları dinleteceğim, görürsün sen!
Ne sen beni unut
Ne de ben seni!
Sever misin bu türküyü kaarim? Ah şimdi ben dedim diye “bilmem.. severim işte” filan diye kıvırma. Sevme bu türküyü. Çünkü anlatım bozukluğu ihtiva ediyor.
Görüyorsun kaarim, Türkçemiz masum sandığımız türlü türlü türkü veya türkü formundaki şarkılar aracılığıyla nasıl da katlediliyor, genç dimağların zihni nasıl da bulandırılıyor.
Şimdi ben bu türküyü çıkıp “ne sen beni unuuttt, ne de ben seni unutayıımmm” diye çığırsam köy yumurtası atarlar bana. Yüzüm bahçe domatesine bularlar… vücudum odlara bırakırlar.
Çünkü “galat-ı meşhur, lügât-ı fasîhten evlâdır” demiştir de büyüklerimiz; biz “hıı öyle” deyip sessizce bir sonraki otobüse binmişizdir.
Dile takılan şarkı
Bu sabah dilime şu güzel şarkı takıldı:
Gizli aşk bu, söyleyemem
Derdimi hiç kimseye
Zevke veda, neşeye de
Veda artık her şeye
Arzular bir bir hayal oldu
Baharımın gülleri soldu
Gönlüm hicran, hasret,
Gamla doldu
Sevdim amma, görmüyor bak
Gözlerim hiç kimseyi
Gizli aşk bir gizli dertmiş
Feda ettim her şeyi
Zeki Müren ağzıyla terennüm etmeye başlıyorum. Ama “… gönlüm dıııı dı, hicran dııı dı, hasret gamla doldu …” bölümlerinde çalgı yoksunluğundan mütevellit, nağmeleri de kendim yapıyorum. Kendi kendime bir mahsuru yok da biri duyunca kötü bakıyor. Sanki ayıp bir şey yapıyorum. Heh. Yok işte çalgım.
Nihavend
Bir Yunan’ın beni böyle mest edeceğini bilemezdim.
Nicos’tan “Nihavent Oriental”ı dinliyorum. Aynı bizler gibi ağlatıyor çalgılarını, Türkler gibi.
Nicos Bey’i Buddha Bar serisinin üçüncüsünde “Secret Love” ile tanımıştık.
Bizim şarkıcılarımızın (misal Yeni Türkü, Sezen, Sertap) gidip Yunanlılarla kol kola şarkı söylemelerinden, onların çalgılarını ve tınılarını direk bize import etmesinden ne kadar hoşlanmıyorsam bir Yunan müzisyenin eserlerinde ‘ortak kültür’ü komplekssiz bir şekilde yansıtışına da o kadar alkış yolluyorum.
Bizimkileri biliyorsun kaarim, mütemadî ve kronik bir eziklik içerisinde; Batı’nın çerine çöpüne hayran bir ruh haliyle perişan ediyorlar kendilerini. Bize kendi zenginliklerimizi unutmayı dayatıyorlar.
Hiç işim olmaz sizlerle. “Bach is Elegant”
Sevgiler.