Noktalı Virgül; ABS
Emre Sevinç’in başlıkları gibi oldu kabul. İsterdim onun gibi on beş konuyu birden başlığa yazmak ve bir de nereden çıkarsa çıksın Jazz’dan bahsetmek.
Jazz müziği nedir bilmem kaarim. Caz olarak okurum, öyle devam ederim ben. Yüzeysel bir adamım ya. Yoğurdun ve olayların yüzeyini severim. Ama geçen bak Halil Efendi geldiğinde bize, bir telefon düdüğü ile sofradan ayrıldımdı. O arada sen Şofer’le birlik ol yoğurdun Misak-ı Milli hududları içerisindeki tüm yüzeyini ele geçir. Abi içimde kaldı, öyle böyle değil. Bir daha yapmayın böyle. Kıymayın şu fakirin iki karışlık kaymak zevkine. Sorsan bak, ikisi de hatırlamaz. Bilmezler ki orada gaspettikleri kaymak hissemin benden neler alıp götürdüğünü.
Bak böyle unutmadığım bir şey daha var kaarim. Hazır laf açılmışken araya sıkıştırayım.
Seneler seneler evvel, ben orta okul bebesiykene, yurda çağırmışlar bizi. Bir yaz günü, dışarıda püfür püfür rüzgar… Yurdun ortak oturulan bir mekanında, yurdun müdürü Balıkesirli Şenol Abi ile muhavere halindeyiz. Bu abimiz de memleketinden Höşmerim getirmiş o vakit. Çay kaşıkları ile servis edilir edilmez yumulduk cümleten. Bir kaşık ya aldım ya almadım; zırrrr telefon. Evin en küçük ferdinin kaybolduğunu, bulunamadığını bildiren ve acil durum anonsu yapan bir valide sesi. Gitmem gerekiyor ey dostlar. Ve ey şu küçük tabakta duran sevimli şey!
Gittim, evin en küçük ferdi, evin önündeydi. Beyhude yere turlayıp gelmiş oldum ve heyecanla odaya daldım. Herkes damağında kalmış kıyak lezzetin zevkü içerisinde bir kenara sinmiş, tefekkür ediyordu. Ortada o küçük höşmerim tatlısından eser kalmamıştı. Ben “Amaa…şey” dedim ve yutkundum ve eğdim başımı.
O gün bir daha höşmerim tatlısı yiyemeyeceğimi, bir daha böyle bir tatlı anın olmayacağını düşündüm ve bu düşüncemi sabitledim (ideefixe). Seneler bu sabit fikrin içime gark ettiği elemle ilerlerken… artık bu tatlının her yerde satıldığı ve sıradan bir alışverişin içine girebildiği gerçeğiyle yüzleştim.
Elim varıp da höşmerim alamıyorum ben. Çünkü aldığımda, tüm büyüsü dağılacak bu aziz hatıramın ve de benim Mec’liğimden bir şeyler yitecek. O gün o tatlıyı orada yemeliydim arkadaş. Höşmerim benim için o gün bitmiştir. Balıkesir camiası beni mazur görsün ama onlar yeni bir tatlı icad edene kadar yemiyorum kardeşim o tatlıyı. Sözünden dönenin kaşığı kırılsın.
Ya kaarim, mesele nereye geldi bak. Sana ABS’den bahsedecektim.
Yok yok daha öncesinde Jazz müziği vardı. Bu müzik türünü ben lisede, tıfıl bir talebe iken ve üniversite sınavı denen korkunç kuyunun içinde debelenirken, gazetenin bir köşesinde gördüğüm ufak bir albüm tanıtımıyla farketmiştim. Osman İşmen’in Jazz Eastern albümü çıktı diyordu. Albümde Lazz Jazz adında ilginç de bir eser varmış. Haberin sunum tarzı, beni öyle etkiledi ki, gittim sonra şehre, Osman İşmen’in Jaz Östırn albümünü istiyorum dedim ciddi ciddi. He he. Kimse dinlemiyor, bilmiyor ya. Alternatif adamım ya. Trip sezonu… Adamın şaşırmasını, albümü çokça arayıp “ya yarın uğrasanız” filan demesini bekliyorum. Albüm elime aksine kolay geçti.
Sonra ben oturup güya Jazz müziği dinlemeye başladım bu abinin elinden. Jazz müziği nâmına bildiğim her şey bu abiye aittir işte. O nedenle ben Jazz müziği kokusu ile hamsi kokusunu birbirine karıştırırım. Evet, öyle yozlaşmış bir Jazz öğretisi ile başladım bu işe. Şimdi de aynı noktadayım. Ha durun bi dakka. Bir de Honda Jazz var, onu öğrendim.
Sonracığıma kaarim, ABS mevzuu var işte.
Şimdi Şofer olsa bize ABS’nin teknik detaylarını anlatır malum. Ben de hiç bilmediğim için o tarafa girmeden yüzeyinden devam edip, teravih namazlarındaki rolüne geleceğim bu teknolojinin.
Efendim, görsek de görmesek de her insanda fiziksel frenleme sistemi vardır. Bunun duygusalı da vardır da şimdi fizikseli daha ön planda bizim için.
Ve de Ramazan’ın mübarek havası da sahur, iftar ve teravihlerle teşekkül eder. Teravih namazını bunlardan ayıramazsınız. Sosyal bir ibadet ayı olan Ramazan’da, insanlar kardeş kardeş iftarlarını yaptıktan sonra daha da kardeşleşip camide buluşurlar büyük kalabalıklar hâlinde. Ve birbirlerine yaslanarak mütemadiyen namaz kılarlar 1-1,5 saat boyunca. Salavat getirirler topluca. Ne güzeldir o toplu salavatları dinlemek, gözleri kapatıp.
Sadede geleyim efendim. Teravihlerin ivmesi artan bir hızda kılınması ve insanların kendini namazın ritmine kaptırmaları bir takım kaza risklerini de beraberinde getirir. Sebeplerden birisi, imamın tekbirlerine uymakta zorluk çekerek eş zamanlı hareket edememektir. Böyle olunca hem yandaki insanların konsantrasyonu dağılır hem de arkadaki insanların size kafa göz girmesine zemin oluşur.
Geçen günkü teravihimizde, önümdeki zatın geç kalmaları yüzünden böyle bir kazaya ramak kalmıştı sevgili kaarim. Nasıl heyecanlandım sorma. Şayet ABS fren sistemim çalışmasaydı, büyük bir kaza oluşacak ve cemaatin o meridyen üzerindeki tüm fertleri domino taşı gibi öne doğru sırayla devrilecekti.
Allah’tan efendim, frenim çalıştı, kendimi durdurdum da rükuya eğilme normal bir şekilde gerçekleşti. Daha sonrasında mecburen önümdeki insanın eğilip eğilmediğini kollamaya başladım. Aslında namazda böyle dikkat dağıtıcı şeylerin olması da sinir bozudur kaarim. Mesela yanınızdaki abinin gürültülü gürültülü dua okumasıdır. İçinden okunmalı ve de dudaklar kıpırdamalı. Ama yanındakine de duyurmamalısın net bir şekilde. Bunu nasıl anlatacaksın kaarim insanlara. Of of.
Bir de çocuklar kaarim. Teravih namazlarının vazgeçilmez eğlence arayışları… Yüksek sesle “âmin” demeler. Amcaların geriye dönüp hebele hübele bağırmaları. İmamın arada bir, oğlum diye ikazları. Ama hiçbiri yıldıramaz ki onları. Onlar çocuktur, bağıracaktır, şakalaşacaktır, hatta zıvanadan çıkacaktır. Sonra öyle bir zılgıt yerler… bir daha camiye uğramaz olur bu çocuklar. Sonra büyük adam olup Türkçe Ezan bıdı bıdı derler. Camilere ayakkabı ile girilsin derler… Derler oğlu derler. O yaramaz çocuklardan birisi de bendim itiraf ediyorum. Samimiyim Ertuğrul Özkök abi. Valla samimiyim. İpek adındaki arkadaşın yanaklarını sıkardım her secdede. Yüksek sesle âmin de derdim. Eğlenirdik işte. Büyüklerimizle buluştuğumuz, saf olduğumuz bir yerdi camiler.
Ve kimi zaman tüm cemaatten sıyrılıp minberin içine girerdim sessizce. Ta ki bir yaşlı amca beni oradan farkedip çıkarana kadar. Ne olurdu beyamca, ben namazımı orada kılsaydım? O karanlık mahzende, sen teravihlerin ne kadar zevkli geçtiğini biliyor muydun benim için? Ki üstelik sesim de çıkmıyordu. Kimseyi de rahatsız etmiyordum. Orası benim küçük tapınağımdı. Benim karanlık cennetimdi. Ama sen beni aydınlığa çıkardığında bilmiyordun içimde camiye gelme iştiyakını baltaladığını. İşte ey kaarim… Eğitim, eğitim, eğitim. Ya ya, Cem Yılmaz’ın reklamı herkesin diline pelesenk etti bu ifadeyi ama, doğru söyledi adam. Bu ülkede benim de, o yaşlı amcanın da, teravihe gelen çocukların da, askerlerin de, politikacıların da, üniversite gençliğinin de, bürokratların da, işçilerin de, ev hanımlarının da… hepsinin sağlam bir eğitime ihtiyacı var.
Bizzat eğitim veren kurumlarda hocalar tekme tokat dövülürken, böyle bir ihtiyacı dillendirmek pek de kolay değil… Ne yazık ki “eğitim”in de eğitime ihtiyacı var bu ülkede. Biz bakanın çorabında yazanları daha çok merak ediyoruz. Eğitimi dogmatik düşüncelerin beyinlere intikali olarak anlıyoruz. Oy benim güzel memleketim. Resmi eğitim politikası can çekişen güzel memleketim.
Bu eğitim kurumları senelerce “noktalı virgül” anlatıyor memleketin evlatlarına. Ama o evlatlar, sınavlar geçmiş, üniversiteler okumuş olup hâlâ noktalı virgülü doğru noktaya saplayamıyorlar.
İlginç bir tadı var bu işaretin aslında. Ben noktalama işaretlerini kullanabiliyorum vurgusu ihtiva ediyor içinde. Çok gizli. Her yerde değil tabi ama ben bazen bunu hissedebiliyorum. Lâkin bu hissettiğim durumlarda, müellif zaten işareti yersiz kullanmış oluyor.
Mesela şu adreste kendini “electro” rumuzuyla ifade etmiş kardeşimiz, noktalı virgül kullanmış. Ama bu sevgili kardeşimiz, aslında kullanması gereken işaretin “iki nokta üst üste” olduğunu bilmiyor gördüğümüz kadarıyla. İşte üzülmek için bir misal daha.
Noktalı Virgül’ü kullanabilen ve kullanınca da doğru yerde kullanabilen bireyler için umutlu olabilir miyiz kaarim? Kendimi de bu çemberin içine katıyorum, bakma öyle! Ben de her geçen gün daha doğru yazmak için ne bulursam öğrenmeye çalışıyorum.
Türkçe bizim ortak dilimiz, değerimiz, sevdamız. O olmazsa ben olmam, kaarim sen olmazsın. Ve efkârım, onlar da olmaz.
Var olmak ise biraz gayret ister.
İnceltelim Hocam
Başımda rakseden makasın sesi, bir ninniye dönüşmüş. Televizyondaki salakça bir dizinin kahkaha tufanı belirli bir ritme sarmış kendini. Kuvvet komutanları konuşmuş, Cumhurbaşkanı konuşmuş, kaçırılan uçak geri gelmiş. Her şey sâkin, her şey süt liman. Döviz kararında. Borsa eh işte. Enflasyon azıcık yükselmiş; Ramazan bereketi. Karınlar doymuş, serseriler sokaklara atmış kendilerini.
Tam bu esnada, gözlerim kapanır benim arkadaş. Arkadaş, bak şu dışarıdan gelen, 5 milyona satılan Giresun fındığının anonsu bile beni uyandıramaz bu hülyalar dolu uykumdan. Uykumda köprüler geçerim fındıktan yapılmış. Derelerde neskafe akar, buram buram. Isırgan otlarının kafa ütüleyen kokularına teslim olur, buruşuk ruhum. İşte böyle bir şeydir berber koltuğunda rüyaya dalmak.
Hocam, faulleri kısaltayım mı?
Kısalt hocam kısalt. Faul hareketlerden kaçınalım biz. Biz önce adam olalım şu üç günlük dünyada. Babam bana söyleyecek bi şey bulamayınca, hep bu faullerimi öne çıkarırdı. Ona göre uzundu çünkü. Hayat uzun be babacığım. Demogoji yapıyorum biliyorum. Ama şimdi bak kısalttırıyorum berbere. Sana hep kendileri uzuyorlar derdim ya. Hakikaten öyle. Kendileri uzuyorlar bunların. Öyle bir fıtratı var faullerin. Saçlar nasıl uzuyorsa, sakal nasıl uzuyorsa, onlar da koyuveriyorlar kendilerini yanaktan aşağı. Sağ serbest, sol serbest nasıl olsa.
Yıkayalım mı hocam?
Yıkama! Evde yıkarım ben. O millete bir peştemal yapmadığınız kalan havlularınızla kafamı yıkamasan daha memnun olurum ben sevgili berberim. Ay Mec, sen kuaför nedir bilmez misin diyeceksin kaarim. Bilmem işte. Anlamam ben fransızcadan geçen kelimelerden bi şey. Ben taşralıyım abi, berberime giderim. Tüm mahallenin saçını şöyle bir gezmiş gelmiş nefis taraklarla saçlarımı harmanlarım. Halka karışırım böyle. Halktan birisi olurum. (Halkçılık böyle olur Deniz Baykal Bey.)
Uyandığımda bir helke saç ekmişimdir toprağa. Helkenin anlamını bana sorma güzelim, bak google’a, live.com’a. Saçlarımın beyazı bir şeyler söyler olmuştur bana. Ey Mec, ölüm var!
Ölüm Allah’ın emri… şu berbere gitmek olmasaydı.
Ağrı Dağı’ndan Uçtum
Başı ağrır insanın. Arada işte. Ağrır ama tam ağrır. Bütün oksijeni cebren çeker damarlarından bu ağrı. Yaban ellerde kalmış, bir yer yatağında sırıl sıklam ıslanmış gibisindir. Kâbuslarda baş rol teklifi alırsın, Cumhurbaşkanlığı’na aday olursun… merdanelerde sıkılırsın, papatya olursun dağların yamacında. Ağrı Dağı’nda aspirin ararsın çıplak ayaklarınla, ellerine sardığın çoraplarınla. Arkası yazılı çorapları sevmem ben. Secdede arkaya reklam oluyor işte. Başım ağrıyor oğlum, sana mantıklı şeyler mi söyleyeyim.
Büyüttüğün şeyler küçülür gözünde. Küçük duran şeyler kıymık hâline gelir boğazında. Hadi yutkun bakim. Yutkun da batsın boğazına, kanatsın gövdeni bu hayasızca akın. Sürekli bir şeyler düşünmek zorundasın bu saatlerde. Düşüncelerin düşünce açmalı… açtığı düşünceyi kapatmamalı. “Sonsuz döngü” diye bir şey varmış literatürde, ona girersin. Tüm paynaklar kaynaşılmış derdi Ali Abi, öyle olur işte. Paynakların toynaklarına değer. Değerlerin yere düşer. Almak için eğildiğinde belin tutulur. Kalkmak için doğrulursun, başın arşa değer.
Bir aseton kokusu yayılır ciğerlerinden atmosfere. 12 taksitle oksijen alırsın. Borçları çeviremezsin, görünen o ki. Ucunda uçurum olan bir yolu koşarsın var gücünle. Durduğunda yem olacağını bilirsin. Yolsuzluktan korkarsın, bulduğun yola bağlanırsın o yüzden. Yol etinle kemiğini ayıracaktır birbirinden. Tırnaklarını yontacaktır, dudaklarını çatlatacaktır. Ellerin nasır bağlayacaktır menzili beklerken. Her şeyi menzile bıraktığın için, üstün başın toz olacaktır yolda. Yoldaki çiçekleri bile toplamışlardır, neden? Menzilin çiçeklerle dolu olduğuna imanın var iken olur tüm bunlar. Derken “sır” düdüğü çalacaktır, yükseklerden. Sırlar kalktığında sofradan, karınları tok olabilecek midir?
İnsanın başı ağrır. Mec’in de ağrır.
Ağrıdığında güneş doğmaya kalmaz; surları yıkılır.
Ağrı Dağı’nda güneş bile doğmaz.
Islahat Fermânı
Ramazan’ın evinden uzakta geçen bir Ramazan’ıydı. Günler ne çabuk devrilmişti üst üste kaarim. Düşen düşene, düşleyen düşleyene. Sızlayan da sızlayana…
İlkokulda mağaraları öğretirlerken bizlere, hani şu Karain, Beldibi mağaraları, soğuk rüzgarlar esiyordu Ramazan’ımızda. Yine Ramazan’ımız yaban ellere uçuyordu, biz arkasından bakarken. Yusuf’un yürüdüğünde yanıp sönen ışıkları alıp götürmesi gibi gölgesiyle… Ramazan da umutlarımızı katıp götürüyordu önüne, ve biz kalıyorduk rüzgarlı bir Ramazan’da.
Buzlar uzuyordu penceremizden, sivri, yakıcı ve eğlenceli. Düştüğünde adamı deler geçer bu, magmaya gönderir, oradan lav şeklinde Süphan dağından fırlatır diyorduk. Said Nursî de diyordu ki magma, büyük cehennemi tutuşturacak. Orası küçük cehennem aslında. Kaarim, sen şaşkına dönmüş benim tedailerim arasında seni eve götürecek eksi sıfır sefer sayılı otobüsünü beklerken; ben yine buzlara sarıyordum çocuk ellerimi. Görüyor muydun sen?
Buzlar, upuzun… Eline aldığında, şu Gora filmindeki adamın elindeki “ışın kılıcı” gibi duruyor. Niye tırnak içinde yazdım bunu biliyor musun? Geçen Şofer bana ışın kılıcını sordu. Ben de bilmediğimi söyledim. Hayretler içerisindeki yüz ifadesine bir ışın kılıcı ile son vermek iyi giderdi o sıra. Ama ne bileyim işte, ışın kılıcının aslında küçük bi şey olduğu da, düğmesine basınca ışıklı bir şekilde uzadığı, kesici hale geldiği. Şu zamane çocukları neler de öğreniyor kaarim. Biz büyüdük de yaşlandı dünya. He hey…
Buzları alıp savaş yapması vardı, kıran kırana. Ama bir sorunu vardı bu buzların kaarim: eriyordu! Ellerimizdeki sıcaklığın daha fazla olması, buzların bizden ısı almalarına neden oluyor ve “q = m c delta t” kaidesi uyarınca buzlar eriyordu. Bu kaide olmasa idi başka kaide olurdu mutlak buzları eriten. Çünkü erimesi gerekiyordu. Buz dalında güzeldi. O muzdu pardon. Buz, çatıdan sallanırken güzeldi. Sallım sallım sallanmalıydı çatıdan aşağı doğru. Güneşi beklemeliydi, sevgilisini bekler gibi. Güneşin şefkat dolu ışıkları dudaklarına değdiğinde, zaten eriyecekti aşktan ve sıcaktan.
Of kaarim of. Sen sahura kaç saat kaldığını biliyor musun? Sahur evet. Hani şu insanların, yani komşularımızın çocuklarının güreş yaptığı saatler. Şaşırmıyorum. Cuma saatinde, arabesk radyo yayını da yapan bu insan ırkının, Kadir Gecesi’nde İbo Şov’u “yüzüne” izlemesini bekliyorum. Nasıl da Kuranî bir terim kullandım bak bak. Şaka maka, radyo yayını da pek profesyoneldi canım. Eğlence tavan yapmıştı. İşte ben bunu seviyorum. Bu memleketin insanını seviyorum. Entel bir duruşum da var böyle işte. Memleketimin insanına bayılıyorum. Hâlâ entelim bakınız. Olaylara yukarıdan bakmak diyorlar ya. İşte beşinci katta böyle oluyor ister istemez. Gerçi komşular üst katta olmasına rağmen, onlara da yukarıdan bakabiliyorum. Fikir zemininde, yer çekimi kanunu geçersiz hâle geliyor, unuttun mu kaarim? Dalgın kaarim benim.
Şimdi bu memleketimin insanı demişken, son aktüel mevzulara da değinmeden geçemem ben biliyorsun. Gündemi takip eden bir yanım da var kaarim. Tarafsız, doğru habercilik yapanı severim. Bir de objektif olsun. Ama son zamanlarda, haberler bir garip oldu yav. Ya sen de anlamışsındır kaarim. Darbe mevsimi mi geliyor nedir? 10 yılda bir darbe olurmuş gelişmemiş demokrasilerde? Öyle mi olacak gene? Yeni nesil Müslüm Gündüz’ler, tâlimlerinin son aşamasınlar mıymış neymiş? Az yakıyormuş hem bu yeni nesil “motor”lar? Murat Yetkin, havayı süper kokluyor kaarim. Burnu çok gelişmiş. Apoletleri sallanıyor sütunundan aşağı. Tutabilene aşk olsun seni güzel yavrum. Çeneni sevsinler. 7 senedir “yan gelip yatan” Cumhurbaşkanı da veda hutbesi verecekmiş, Meclis açılırkene. Gene o mide bulandıran lügatıyla, ay vokebulerisiyle nutuklar atacak biliyorum. Farkında mı değil mi, tezgâhın içinde mi dışında mı pek bilmiyorum. Ama nice terör suçlusunu -yani devlete karşı suç işleyeni- affetmiş (e makamında bu yetki var) bir düşünce yapısının bu devletin bekâsı için getireceği önerileri de çok umursamıyorum ben açıkçası. Asıl komutanların sıraya girerek beyan ettikleri pek siyasi mülahazalarının son perdesinde, nerelere gidecek işin ucu. Heyecan yapmış Murat Yetkin kaarim. Çünkü ortalık kızışınca, çenesini daha fazla kaşıyıp daha fazla yazı yazabilecek. Devlet erkanı sürtüşmese, bu Ankara temsilcileri ne yiyip ne içecek zaten kaarim. Lâkin istedikleri daha kapsamlısı bu arkadaşların: kişiler değil kurumlar sürtüşsün. Kurumlar sürtüşsün ki biz de güçlünün yanında horon tepelim. Ah Murat Yetkin, ah canım, umarım kursağında kalır o güdük heyecanların. Umarım yazacak bir şey bulamazsın can sıkıntısından.
Abdest suyu alyuvar sayısını artırır demişler kaarim. Bunu bilimsel bir şeylere dayandırmışlar, Alman’ın biri yazmış, felan filan. Abdest suyu alyuvarın sayısını artırsa bile, bu medyadaki tezcanlı kafaların alyuvarı reddedeceği âşikar. Koridorda namaz kılan kişilerin secde hâlinde arkadan görüntülerini yayınlayarak edepsizlik sınırlarını zorlayan yırtık medyamız, İslâm’a ait her yaşamsal uzantıya bir çamur bulaştırma faaliyetlerinde düğmeye basmış görünüyor. Kadınlara verdiği değeri “Şu karılarla bir rahat seks yaptırmadınız” diyen şarkıcı Teoman’ın dilinden ekolu bir şekilde duyan dünya görüşü sahiplerinin, İslâm’ın pratiğinden öğreneceği çok şey varken; bu boş haberlere kanıp, abdest suyunun alyuvarlarla ilişkisine takmamasını temenni ederiz. Alyuvarları siz kendiniz takviye edin. Abdesti de ihmal etmeyin. Bir de güzel kaide var ki, İslâm’da, Allah adına, sünnete riayet adına ne yapıyorsan maslahat gözetilmez. Ay oruç tutuyorum, böyle daha sağlıklı deyemezsin. Namaz kılıyorum, hareket oluyor, spor oluyorum deyemezsin. Hacca gidiyorum, tatil yapıyorum, uzaklaşıyorum deyemezsin.
Kaarim, sahur vakti geliyor. Yoksa senle muhabbete doyum olmaz.
Ama şimdi şu alyuvar sayısını artırıp, mideye ufak tefek bir şeyler upload edelim. Tevfik Allah’tan.
Somewhere New
Başka bir yer. Tuttuğum otların, tutam tutam saçlarına dönüştüğü. Toprağın neminde şâirlerin gezdiği. Gelenlerin göz yaşıyla yunmuş bir medeniyetten bahsettiği. Bu hayat, dua dolu bir hayattan başka ne olmalıydı ki. Bu yer, cennetten başka neresi olmalıydı ki.
Yeni bir yer. Otoyol kenarına park etmiş bir Murat 131′e gel gidelim demek gibi. Gel gidelim hocam, bizi yeni duraklar bekliyor hadi. Hadi sağ şeritten basalım gaza. Camdan kollarımızı sarkıtalım. Bozuk teybimizde Özdemir Erdoğan çalsın hacım: “Baharda kuşlar gibi”.
Bu yer, Mekke olmalıydı. 7′de 7 yapmalıydım Minâ dağında. Köprüler uzanmalıydı bir sabahtan öbür sabaha. Bir şehirden öteki şehre şarkılar uzanmalıydı. Baktığım yerlerde ortancalar, güller ve nar çiçekleri…
Sen Medîne olmalıydın.
Veda tepesine ay doğdu; efendim geliyordu. Neden “ay” idi doğan, güneş değil de. Efendim, ışığını Rabbimden aldığından mı? O’nun elçisi olduğundan mı?
“Ay ne güzel görünüyor!”
Ay, sana gülüyor. Tıpkı bir yolculuktan döner gibi. Medîne’den… Otoyoldan bir küçük köye sapıp cemaatsiz bir camide akşam namazı kılar gibi.
Ay, susuz bir ikindide, yine tüm güzelliğiyle ışığın çekilmesini bekliyor ufkumda. Işık, kepenkleri kapattığında, serin bir gölgeliğe götürecek ruhumu, şarkılarımı: “Besame Mucho”.
Ay, ne güzel dinliyor şarkılarımı.
“Gel gidelim hacım, bizi yeni duraklar bekliyor.”
Compay Segundo
Ey kaari, canım kaari. Üzümler çıktı pazarda, incir de geliyor gümbür gümbür. Domatesin fiyatı yerlerde; çiftçiler terlerini siliyor. Traktöre mazot koyduruyor dedem, kasabaya inmiş. Babannemin elinde bir satır su. Ne yapacak? İnekler aynen inek gibi bakıyor olan bitene. İspanyol melodisi iniyor tepeden yağmur gibi. Tezekler domino taşı gibi dizilmiş. Sahipsiz bir köpek geçiyor sokaktan, eşini arıyor.
Üzümler çıktı tezgahlarda kaarim. İspanyolca şarkılar yazı anlatıyor, Ağustos’u, mevsimin şenliğini bize. Şarkıların ve günlerin boyu kısalıyor. Akşam daha bir erken okunuyor şimdi. Oynamaktan bitkin mahalle çocukları daha bir erken eve dönüyor. Ali Kırca hâlâ haber sunuyor, mevsim Ağustos.
Kübalı bir adam puro içiyor, köy meydanında. Gofretler var az berideki bakkalda. İçeri girdiğinde nemlenmiş bisküvi kokusu… Amca şu putlaşmış sakızlar kaça?
Bir kanaldan suyun dağıtıldığı, musluksuz bir abdesthane. Abdest alırken boynunu eğişin, ağzına su verişin, çaktırmadan yandakini kesişin.
Şu Küba purosu da çok güzel kokuyor be Ebazer!
Ebazer, evet Ebu Zerr gelmiş Ebazer olmuş köyümde. Mazot gelmiş mazut olmuş. Sevgili gelmiş yâr olmuş.
İncirler çıktı güzelim. Kilosu 3,5 dediler sordum da. 6′ya olanı da varmış. Manava gittiğinde gözüne çarpmaz mı hiç kuzeye kilitlenmiş gösteren pusulalar gibi. Gözünü bağlasalar elin çarpmaz mı İncirin tellerine… Babam diyor ki nereye incir tanesi düşse orada biter ağacı. Ocağına incir dikmek demişler de ondan işte.
Yapacak ne var ki artık ey kaarim?
İnterneti gez gez bitmedi mi? İndir indir kotaların dolmadı mı?
Haydi puroları saralım.
Bu sefer Kurtuba’ya varalım.
“Önden Giden Atlılar” gibi.
Fade to Black
Saat 18:30.
Günlüklerin vazgeçilmez ritüelidir saat düşmek. Ama kaarim, en çok geceleri düşer günlük insanın yüreğine. Saatin tik taklarına asılı günlüğünü bir gecelik gibi giyer. Işık loş olmalıdır. Mümkünse 40 Watt Tekfen ampül. Ya da Çin malı bir mum. Ya da evet, eskilerde olduğu gibi kandil! Sokak lambası titrek yanmalıdır; alternatif akım hadisesi. Kedilerin peşinde iz süren gözler olmalıdır. Bir ayyaş, içtiği bira kutusuna tekme savurmalıdır. İsabet edemeyen ayağı, dengesini bozup onu aşağı çekmelidir. Çamur dolu bir suyun üstüne, yüzükoyun yatmalıdır. Göz kapakları ıslandığında, evde pastel boyalarla çizdiği figürleri kucağına alarak uykuya dalan küçük kızı gelmelidir aklına. Aklına, yine yatağına yalnız girmiş eşi gelmelidir.
Toprağa düşen bir muhabbet tohumudur günlük.
Toprağın vazgeçilmezidir su. Suyun formülüdür H iki O. Filizlenen bir nârin, nazenin fidandır. Sebebleri Yaradan’ın izzet-i ikrâmıdır aç sofralara.
İşte saat 18:30′dur.
Geceden artık hislenişlerimiz vardır.
Bir sehpa üzerinde iki kitap durur. “Ölçü veya Yoldaki Işıklar” yazar. Nedir ölçü? Akşam olmadı ki neyin ışığı bunlar. Daha geceye, günlüğe, düğümleri çözmeye çok var…
Florasan ışığında, yastık ve yıkanmamış saç kokulu odalarda kenarları yıpranmış o küçük kitaplara gider aklım. Bir kitabın adı neden “veya” ile ikilenir? Neden Tümay yayınları o zaman bu kadar yaygındır? Neden Güven-Der kitapları nâdir bulunur ve bulan acayip bahtiyardır?
İlkokul 5 olur saatler, sınavlar dayanır kapılara. Tokmak bir acı vurur ki kasaba yerinde rekabet tavanda durur. Bir küçük önlüklü Mec, sağın ve solun keskin olmadığı zamanlarda “Yoldaş” diye mecmua neşretmişken, pederinden fırça yiyecektir. Biz seni solcu olsun diye mi büyüttüktü? Bâri Deniz Gezmiş posteriyle promosyon yapsındı. Hey Mec, Yoldaş’ı sen kendi fehminle seçtin, ben yakın şahidinim.
Sonra dernek kurduğunu biliyorum. Evin arkasındaki âtıl kümesi bir sivil toplum kuruluşu mekânı haline getirmek için az mı rüyalar gördün? Orada tavuk seviyesine eğilerek oturduğunuzu, çaylar demlediğinizi, memleket meselelerini tartıştığınızı, öğretmenin yazılıda neler soracağını tahmin ettiğinizi, oyunlarınızı, somunlarınızı paylaştığınızı nasıl da hayal ettiğini… bu hayallere nasıl da ekmek banıp yediğini ben bilmez miyim…
Orası bir kümesti ama, nice âlemlere açılıyordu senin muhayyilende. Rafların kitaplarla dolduğunu görüyordun bir rüyanda. Bağdaş kurduğunu görüyordun, yerde minderler…
Şimdi git bakalım o kümes var mıdır yerinde? Belki de hiç olmadı. Belki de sen böyle bir şeyi hiç hayal etmedin, şimdi öyle sanıyorsun. O çocuk yaşıyor mu Mec? İçindeki çocuk, hani şu mahalle arkadaşlarıyla topaç oynayan, bir gün en sevdiği topacını komşunun köpeğinin dişlerine kurban eden, minik erik ağacının tepesinden ekmek arası sandviçle uzaklara dalıp İstanbul şiirleri okuyan o çocuk!
Ölçü nedir ki hocam? Ölçemiyorum ben bu yaşadıklarımı. Cetvel verdin mi bana? “Türkiye” cerîdesinin çok işlevli, tekerlekli bir cetveli vardı hatırlıyorum. Ama onunla bile ölçülmüyordu bu teferruat sevgili hocam… Çok dua ediyormuşsun. Bize de et!
Diyordum ki Mec, adı 15 tatili olan ama hiç 15 gün sürmeyen o tatilde seni alıp götürdüler bir yurda. Annenden babandan belki ilk ayrılışın değildi ama bir talebe olarak ilk yollara düşüşündü. İlim Çin’de değil, yan kasabadaydı bu sefer. Soğukta ve ayazda “Erzurum Yaklaşımı”nı benimsemiş bir memlekette aklında kalan tek şey girdiğin üç deneme sınavı, yediğin duble dürüm ve de evet, hâlâ bir rüzgar estiğinde sinüslerinden başına doğru çıkan o sevgili baş ağrın… Bir matematik kitabın vardı, zeka sorularına yakın sorularla dolu. Çaldırdın değil mi? Hangi ciğersiz götürdü. Duyar mı seni buradan yazsan? Ben Mec’in kitabını almıştım, pişmanım ey Rahşan Ecevit diyerek düşer mi yollara? Peki o kalemi ne yaptın; ilk deneme sınavında en yakın rakibine galebe çalıp birinci olup da ilkel bir törenle hediye olarak aldığın? Ya ikinci sınavda neden ikinci oldun? Ve nasıl üçüncü sınavda tekrar bayrağı devraldın? Mescit’te öğrendiğin karate numaralarını unuttun. Cebindeki üç beş kuruş parayı Dido’ya yatırdığını hatırlamak istemiyorsun. Hatırladığında cebin deliniyor çünkü. Ve babanın seni bir kez olsun bile ziyarete gelmeyişini, yerine başka birini gönderişini… yeter açma diyorsun eski defterleri ama Mec, bu günlük değil mi? Yazmayınca yitecek günlerin. Onlar da ölecek sen gibi. Ölçmek için yola ışıklar serpmelisin.
Bir yaz tatilinde, kırtasiyede çalışıp zamanını değerlendirdiğini biliyorum bir de. Yan komşunun haylaz oğlunun çatı merdiveninde sigara içmeye seni de çağırdığını. Parlement sigarasının izmaritindeki farklılığı daha o zaman bellediğini. Ortadan kayboluşlarının kırtasiyenin -günde 2 paket Samsun içen- Ali abisinin gözünden hiç de kaçmadığını. Onun kardeşinin senin Coğrafya öğretmenin oluşunu. Babanın her seni kontrole gelişinde, İstanbul haritasını ezbere çizdiğini söyleyişini. Evet, çiziyordun, manyak şey seni! Zeytinburnu’na kadar işaretliyordun, Atlas’ları kucağında taşıyordun. Sana sonra bir ilâhi kitabı hediye etmişti Ali abin. İçinden çay ve semaver ilahileri dışında hepsini söylemeyi denemiştin.
Nereye gittin görüyor musun bir sehpa üzerindeki “Ölçü veya Yoldaki Işıklar”dan. Oysa hocanın dudakları kımıldıyor dikkat edersen. Bir şeyler anlatıyor…
Sen o zamanlar da dinler miydin ki be Mec! Bir keresinde yurda gittiğinde sana “Ölçü veya Yoldaki Işıklar”ı ilk gördüğün yerin, o an bulunduğun yerle olan bağlantısının ne olabileceğini sormuşlardı. Ne demişlerdi, bunların hepsini aynı yapan şey. Birisi Hicaz’da, birisi Bağdat’ta olsa bile bunlar neden hep bir… Bilemedin. Soruyu bile anlamayadın ah zavallı Mec. Çünkü kafan Sümerbank Pamuklu Dokuma tesislerininin memleketin nerelerine kurulduğuyla ilgiliydi daha çok. Hereke’ye neden yatırım yapılır, aklın almıyordu. Köy işte diyordun!
Tüplü soba ile ısınan dar bir odada önüne “Yeni Ümit” çıkartmışlardı abilerin. Bu da mı Nurcuların dergisi dediğinde odadakilerin yüz ifadelerini görmeliydin Mec. İlk defa mı duymuşlardı kendilerine Nurcu dendiğini? Ya da senden duyunca mı böyle garip gelmişti.
Ya o kasabadaki okulun en alt katında, öğrendiğin karate numaraları? Hiç işine yaradı mı özel hayatında? Makarna ve pilavdan seni 5 sene uzak tutan o katı yağın markası neydi? Kahvaltı tabağında zeytin kaç taneydi? Gül reçelinin gülleri nereye gitmişti? Ya hocalar neden sucuklu yumurta yiyordu? Ve menüde portakal yokken neden portakal soyduğu eliyle senin burnunu sıkıyordu? Sempatik mi oluyordu hepsi? Ömer Muhtar’ın filmi vardı bir de değil mi, tankların altında müslüman başlar eziliyordu. Dido tadı… Un helvası… Siğil dolu bir çocuk… Sinüzit… Çalınan matematik kitabı… Çatlayan ellerin… Ölçü… Yoldaki Mec…
Hey Mec sana sesleniyorlar.
Hoca gidiyor, uğurlamanı istiyorlar.
Sehpanın üzerinde, kitap boyu kadar silinmiş bir tutam toz. Doğrusun Şofer, silmek lazım bu sehpaları arada. Saat 21:30.
Ey kupkuru çölleri cennete çeviren gül!
Kanun’a geri döndüm. Olmuyor işte. “Mecnûn gibi arkanda koşan kulun olayım” derken notalar, bırakıp gidemiyorum ruhuma yer eden ferahlığını.
Yine kanundayım, yine sendeyim.
Yine dualarımın sonundayım.
Yazın en sıcak günleri eteklerimden dökülüyor kaarim. Cennetimi inşâ ederken ben, belediye dozerleri giriyor sokağıma. Kaçak cennet dikemeyeceğimi söylüyorlar. Yakarım bu şehri diyorum! Yakarım bu gezegeni, evrensel kümeyi, tümleyeni!
Dinlemiyor Abbasi hâlifelerinin torunu sandığım dozer ustası. Bir darbeyle indiriyor cennetimin temellerini yere. Yerlere güller fışkırıyor patlayan kolonlarımdan. Göz gözü görmez oluyor. Gül maskesi dağıtıyorlar nefes alabilelim diye.
Oysa ben “gül solunumu” yapmayı biliyorum. Akciğer solunumunun yanında ne ki diyorum ey gül’e naz yapan insanlar! Canciğer, gülciğer değil miyiz hepimiz?
Bana başkanı bağlayın, reisi getirin. Görsün güllerimi kanattığınızı. Görsün canımı acıttığınızı.
Kanun’un sesi, gül kokusuna karışıyor. O da gözyaşına… Bir baş dönmesi bende artık.
“Andım yine seni, her şey yâdımdan silindi!”
Ama birden yeni bir cennet yükseliyor gözyaşlarımın düştüğü uçlardan. Güller İstiklâl Marşı dinliyormuş gibi hazırola geçiyor. Dozer ve ustası güle dönüşüyor. Abbasi hâlifeleri gülüyor bize.
Cennetimin ortasında gül suyuna banılmış ceset oluyorum.
Ötelerden otopsi raporumu bekliyorum.
Çorum Kaloriferi
Dün kanun dinliyordum kaarim. Bugün ne sence?
Hazır mısın, biteviye sürecek, ama sonunda fal bakacağımız dost hasbihâline?
Bugün kırların, bozkırların günü. Bugün yaylada otlayan büyükbaşların free-style günü. Bugün tarla belleyen anaların, dayıların terlerini silip, soğuk bir ayran içmeye hazırlandığı gün. Bugün portakal bahçelerinden kokular geliyor. Bugün bir değişik. Bugün bağlama çalıyor winamp’ler… Yollarda köylüler bir şeyler satıyorlar. Asfalt değil asfalta yapışmış çiçekler ağlıyor. İşçi Recep’in alın terini sömüren sarı kırmızı yıldızlar ağlıyor…
Seninle Anadolu yollarına çıkmak isterdim kaarim. Makine başında oturmaktan sıkılmadın mı? Bu bilgisayar dediğin şey var mıydı eskiden? Hem eskiden kaşık mı vardı? İnsanlar kaşıkla oynamayı nasıl icad ettiler? Biz o köçeklere görünmeden arkadan dolanalım Anadolu’yu. Sevmem bilirsin şimdi düğün dernek vakıf federasyon Ali Şen şampiyon…
Bir benzinciye uğrayalım önce. Bonjour diye market varmış. Frençayzingle giriyormuş benzincilere. Ne oldu bizim bayatlamış Ülker çikolataları satan yol üstü bakkallarımıza. Ve bir inci kolyeyle mukabele ettiğimiz, kıymeti biçilmez lezzetlere. “Kaliteyi uzaklarda aramayın.” Evin önünde kalite, odamda, içimde, bağrımda.
Benzinler de çeşit çeşit olmuş kaarim. Eskiden mazot kullanırdık biz. Hatırlarsın. Su motoru devrinden bahsediyorum. Domates tarlalarında, patpat’ların sesinden kulaklarımızı tıkadığımız günleri ne de çabuk unuttun? Kiraz bahçelerine daldığımız günü hiç unutmuyorsun ama. Salatalık ebadında XL dutlara gönlümüzü kaptırdığımızı… Sarı karpuzun büyük çekirdeklerinin boğazımıza duruşunu…
Bu istasyonların altında büyük depolar varmış. Üstten pek bir şey gözükmüyor ama. Altı magmaya uzanıyormuş. Bir arkadaşım derdi ki, abi şu hayatta bir benzinci açmak istiyorum başka bir şey değil. Zaten doğuştan zengin olmaya odaklı (çözüm odaklı, amaç odaklı, süreç odaklı, oturma odaklı…) bir hayatı vardı, şaşırmıyordum. Benzinci açacaktı şehrin girişine. Orası para basacaktı, o da ihaleler kapacaktı, devlete binalar yapacaktı. Mimar oldu sonunda. Hızlı yaşıyordu. Arkadaş olmamız da ayrılmamız da hızlı oldu. Bir gün Veli Göçer gibi manşet olur diye hep korkmaktayım.
Ağzımız kurudu, dur bir gazoz içelim bari kaarim. Yerel gazoz içelim derdi şimdi Şofer olsaydı. Yok Zafer gazozuymuş, yok bi şeymiş. Al sana en ucuzundan Sen-Sun. Ya da mineral dolu bir Akmina. Ya da evet Sarıkız, Beypazarı, Kuzuluk…
Şofer’le araba muhabbetlerinden pek hoşlanmayız dedim mi? Torpido gözü, lastik, kaç yakıyor, depoyu fulledim, su vurdur buna, iç yıkama, sınıfının en bi şeyi, çekiş, yol tutuş, otomatik klima… Bu lafları duyuyunca kaçıveriyoruz hemen. Evet, torpido gözü güzeldir diyoruz. Güzel gözlü, al yanaklı, gül dudaklı torpido diyoruz. Klima deyince en samimi ve en içten Çorum Kaloriferi deyiveriyorum ben. Ondan sonrasını bilmiyorum. Şömine gibi ısıtırdı, soğuk kış gecelerinde başına kurulurduk. Fındık, fıstık, Çorum leblebisi bir de İskilipli Âtıf Hoca. “Kelebekler sonsuz uçar” ya.
Biz seninle kırlara, bozkırlara uçalım. Dedik ya bugün onların günü.
Bir kayanın başında öten iki kekliğiz bugün. Bağlama çalıyor Ali’ler, Hasan’lar, Hüseyin’ler.
Sen aklıma gelirken, susuz kalıyorum ben. Gölgem içiyor tüm denizlerimi. Okyanus derinliğindeki gözlerine dalıyorum, batmak ve boğulmak bilmeden.
Hâl iledir işte, kâl ile olmaz.
Bu sıcaklık, Çorum kaloriferi iledir, klima ile olmaz.
Evet, kanun dinlemeyi de kestim. Sırada kanun hükmünde bağlama var.
Güneş gülüyor bana
Yağmur dansediyor benimle.
Bir adama soruyorlar gözetleme kulesinde. O da dönüyor bu nağmeleri döktürüyor bize. Garip değil mi kaarim? Sen uzaklarda sandın beni. Sanki yanında yoktum, mesafeler koydum araya. Sana başkalarından yazılar gönderdim. Kendim gelmedim sandın sen. Ben de buradaydım oysa. Seninle beraber, onları okuyordum. Evimizin penceresi mecmua değil mi? Biz onu gri contasına, 70′lik ama 60′lik fiyatına oluşuna, saçının dağınıklığına, şehlâ gözlerine bakıp almadık mı?
Yağmur yağıyor, seller akıyor derlerdi.
Ama bir Arap kızı var ki camdan bakardı.
Çocukluğumda o Arap kişiyi hayal ederdim hep. Acaba nasıl biri ki camdan bakarken Arap olduğu anlaşılıyor? Folklorik bir kıyafet mi giyiyor? Rengi mi belli ediyor Arap olduğunu? Yoksa camdan Arapça şarkılar mı çığırıyor Ümmü Gülsüm (Oum Kalsoum) misâli. Yaşanmış bir hikaye mi bu? “Kırgın yaşanmışlık”lardan birisi mi? Mehmet Ali Erbil’in memleketimizin televizyon ahlâkıyla birebir örtüşen ama herkesin “aaa ne ayıp” dediği halleri mi?
Yağmura dönelim. Ne güzel yağıyor. Sicim gibi derler. Yani “iplik iplik”. O zaman gözlerin İstanbul olur işte. Bir sürü cümle kuran ama aslında bir şey demeyen bana bakarsın kaarim.
Ben bir göl kıyısına diz çökmüşümdür. Kıbleye dönmüşümdür. “Yağmurda dualar kabul olur” der bir ses. Gölde radyan dalgalarına dönüşür sözleri. Ellerimin sayısı artar birden bire; mitoz, mayoz, ve saire. Yüzlerce elimle yalvarırım. Binlerce parmağımla zikrederim.
Her ismine karşılık bir damla düşer yukarıdan. Yağmuru kişiselleştirmişimdir. Benim yağmurum olmuştur.
Ayarları kaydedeyim mi der. Yok derim.
Penceresi Cam Cama (Muallim)
Selam Söylen Amcama (Muallim)
Arap kızı, gri contalı, beş odacıklı “son sistem mükemmel” pencereyi kapatır; geri çekilir denizin mahcub suları gibi. Bir daha yağmur da yağmaz zaten.
Siyah önlüklü çocukların, mavi beslenme çantalarına gizlenir şimşekler.
Ve gök gürültüsü… bir sevda çığlığıdır artık.