Diyalektik Haller
Bilirsin kaarim, seni çok severim. İnternetin hepsi bir tarafa, sen bir tarafa. O denli kıymet veririm, “bi şey iç çay iç” derim, karşımda bağdaş kurmana müsade ederim. Yani aramızda böyle tarife gelmez, bloga sığmaz bir canlı münasebet vardır. Tarifi herkesin kendi kalbindedir. Ne demiş arkadaş, muhabbetin hallerini yaşarız da tarif edemeyiz işte. Sen bu satırları okurken aramızdaki muhabbetin sarmaşıkları bir kulaç daha atmıştır gökteki ağacımıza.
İşte günlerden bazı günler, sen kaarim, sualler edersin bana. Ben cevaplayamam belki cevaplayabilirim. Ama nerede durur bu cevaplar? Belki içimde, belki hiçbir yerde. Belki söylenmişimdir sadece. Belki sen soru bile sormamışsındır, ben öyle farzetmişimdir.
Alternatif bir medya üzerinden sana ulaşıyor olmak beni çok memnun ediyor. Düşün sana bir radyo programında, “gece treni” veya ne bileyim “sihirli deynek” gibi başlıklarla sesimi boğarak hüzün şiirleri okuyor olsaydım daha mı çok farkedecektin beni? Ya da bir Metin Uca olsaydım, çocuklardan uzak tutulması gereken meselelere erişmeye çalışsaydım… Hadi onları geçtim, bir şair olsaydım, memleket kokulu şiirler yazsaydım. Ahmet Arif olsaydım, hasretinden prangalar eskitseydim. Murathan Mungan olup Derya Köroğlu’na şarkılar takdim etseydim? Bırak edebiyatı şimdi. Siyasi bir lidere yakın gazeteci olsaydım, diyelim şimdiki Cumhurbaşkanı’na. Başkanımız gidişattan endişeli yazsaydım her gün. Sakalım olsaydı, aklar düşmüş. Bir de entel gözlüğü. Yok sevmedim bunları. Ben bir türkücü olsaydım hakikaten. Bıyığını yeni traş etmiş bir İbrahim Tatlıses ferahlığında “medeniyete adım atsaydım”. “Le ho le ho şoppee” diye bağıra bağıra stüdyo teyzelerini coştursaydım. Varoşların genç ve yetenekli kızlarını halay çektirseydim. Aptal bir sırıtışla yeni albümünden “hit” parçalar söyleseydim. Bayram eğlencelerinde Doğan Eğlence Grup Başkanı Seda Sayan’ın aradığı isim olsaydım. Şöhret yetmeseydi bana. Bir dizi çektirseydim kendime. Özcan Deniz’den neyim eksik deyip el kol hareketleri, manasız mimikler uydurup bir şirketin feraset sahibi patronu olsaydım. Anamın geliniyle sorunları olsaydı. Mudurnu helvası yumuşaklığındaki sesimin üstüne tahta gibi bir dublaj yapsalardı.
Hadi bunlar hep eğlence adamı. Bir sosyete hocası olsaydım. “Ay hocaaam abdessiz Kuran’a niye el süremiyoz yaaa? pls süreliiim, noooluuurrr yaaa!” diyen sindirim sistemi bakterilerinin yaşam pratiklerine “meşru” çözümler getirseydim. Mankenler yanaklarımdan makas alsaydı, beni çok şirin bulsalardı, ben onların arasında “Peygamberimiz de eğlenmemizi emretmişti” diye sazın bozuk teline dokunsaydım.
Yok kaarim, ben bir spor yazarı olsaydım. Üç gün sakalla gezip “iyi oynadı çocuklar” diye kimin çocuklarından bahsettiğimi belirtmeseydim. “İlkokul kompozisyonu” tadında maç anlatsaydım. İki üç teşbih yapınca en kanlı spor yazarı ilan edilseydim. Pazar akşamları 5 saat futbol denen saçmalığın ortasında tek vuruş oynasaydım. Bana muhabirler abi diye hitap etseydi, kimse bunu garipsemeseydi. Top barış için oynanırdı, ben “barış”ı solcu vatandaşların çocuklarına verdiği bir isim sansaydım.
Hayır, ben hiçbiri olmadım kaarim.
Sen istesen de istemesen de hiç biri olmadım.
Ben günlük hayatında kodlama denen, makineye insan gibi davranmayı (önce insan olmayı) öğretme faaliyetinin ücretli bir neferi olarak bu büyük şehre gözlerimi açtım. Gözlerimi açtıkça şehir küçüldü. Şehir küçüldükçe ışık azaldı. Ama bu karanlık, bu yitiklik, senin beni bulmana mani olamadı.
Ben yukarıdakilerin hiç biri olmadım. Ben seninle muhabbet eden bir muharrirden başkası olmadım. Sana çay ikram eden, Biskrem uzatan delikanlıdan başkası olmadım.
Sen de… beni sevenden başkası olmadın.
Başta söylediğim gibi sorular sordun, ya da ben öyle olduğunu zannettim. Cevaplar verdim, söylendim, içime attım, kuruladım astım, ütüye su koymadan yaktım, Üsküdar’a gidip bir çanta alamadım, yaz geldi daha dışarı çıkamadım… ama seni aklımdan çıkartmadım…
Ve de aha şimdi tüm bunların izhar vaktidir…
Neden Mecmua?
Mecmua bir yaşam biçimi. Kırda koşuşan atların nazlı yelesi mecmua. İçimin pınarlarından çağıldayan, içimin damacanalarıyla eve getirdiğim içme suyum mecmua. Mecmua, bir şarkı. Ama bildiğin şarkılardan değil. Şarkı, şark’tan geliyor bak. Demek ki doğu ürünü. Mecmua doğulu değil, batılı da değil. Mecmua 0 derece meridyende duran bir şey. Zamanın ve mekânın tam ortasında. Aldığım nefeslerin bir kaçı mecmua. Bu da zaten serlevhâm benim. Ama bu WordPress temasında gözükmüyor.
Mecmua, yıllardır içimde tutuşmuş volkanik tüf. Süphan Dağı’nın eteklerinden topladığım lav parçaları. Bozuluşu üzerinden yıllar geçse de atamadığım bir Casio saat. Havluyla yüzümü sildikten sonraki ferahlık duygusu.
Ya canımın içi… günlük yazmak istedim. Sıla mı gurbet mi adını sen koy dediler. Mecmua koydum ben de. Mecmuamma diye uyduruk bir şey var biliyor musun Rıfkı? O tür isimleri hiç sevmem. Mec-muamma imiş. Yok Dingiltere imiş. Hele ingilizce ile karıştırıp bir şey yapanlar var. Onları da sevmem. Düz isim buldum ben işte. Adım Mec, günlüğüm Mecmua. Var mı itirazı olan? Dantoloji koyanlar var ben bir şey diyor muyum?
Ben sana sorayım güzelim: neden Rıfkı, pardon rifki74@hotmail.com?
Neden WordPress?
Şimdi dostum bak, Rıfkıcığım, ben blog camiasında yeniyim. Aslında bilmem blogger nedir, blogspot nedir, wordpress nedir.
Bu wordpress.com’un artistlik yapıp davetiye ile üye aldığını görmüştüm bir zaman. Aynı zamanda açık kodlu bir yazılımmış. PHP’cilerin düzgün düzgün yazdığı, şakalı bir uygulama. Sağda solda da çok kullanılıyormuş, banane?
Ben de arkadaşlar vasıtası ile davetiye alarak mutlu mesud bir wordpress.com üyesi oldum. Bu kadar. Büyütülecek mesele yok. Yarın livejournal.com gelsin, “Hi Mec, join us and win $1000000�? desin, seve seve giderim. Öyle çok da bağlı değilim, sattım mı satarım yani.
Senin için boş yazıyor diyorlar?
Evet, doğrudur. Yazdıklarımı önce merdaneden geçiyorum. Sonra meyve sıkacağında sıkıyorum. Sonra üstünde zıplıyorum. Şerbet kısmını içiyorum. Sirke döküp tuzluyorum. Üretimin en son safhasında da buraya yazıyorum. Öyle karışık bir süreç. Fazla kurcalama.
İsterdim dolu dolu, sulu sepken yazmak. Sulu sepken dedim de hala bu kelimeyi bilmeyenler var. Ya diyorum böyle bir kelime var diyorum, ama yok adam Nuh diyor, Peygamber diyor, sulu sepken demiyor. Sizin yörenin kelimesidir diyor. Ya güzelim, canım diyorum, tüm şefkat sözlerini söylüyorum, bu kelime eskiden TRT hava durumlarında söylenirdi diyorum. Hatırlayan bile yok.
Sulu sepken yazmak isterdim ama bir tüy kadar hafif yazıyorum. O da yel estikçe savruluyor sağa sola. İçimin esintilerine göre yol alıyor. Farkettin mi Rıfkı, “içimin x’leri�? diyip duruyorum. Bunun sebebini biliyor olman gerekir. Sen bilmiyorsan Ertuğrul biliyordur. Ah Ertuğrul, hala kızıyorum bak.
Evet Rıfkı, boş yazıyorum ben, null değer dönüyorum. Catch if you can!
Bir ilham kaynağın var mı?
Evet var. Dışarıda doğan içime dökülenler ilham ırmakları var. Ama az da olsa içimde doğan dışarıya dökülenler de var. Mecmua bu ırmakların kollarından birisi. Bir diğeri mesela, kod içerisindeki geyiklerimdir. Kod deyince bir afalladın Rıfkıcığım, evet biliyorsun ki ben kodcuyum. Kod yazıyorum günün çok saati. O nedenle boş yazılar yazıyorum zaten, demin söylemedim bak bunu.
Bir sır gibi sakladığım ilham kaynağım var. O da bıyıklarını kesti artık. Yani ilham yollarım kapandı. Demek ki bıyık önemliymiş. Iyk, “önemli şeylerin altını çizmek lazım�?mış. Peh peh çok da gülerdim ya bu espriye.
Bir hocamız vardı, ikide bir bıyık keser uzatırdı. Bıyık bölgesi oturmamıştı henüz heralde. Ya da devletin subvansiyonlarından mı bıyık borsasından mı artık ne bileyim.
Ben mi sevgili kaarim? Ben ne üniversite döneminde, ne öncesinde, ne sonrasında, ne başında, ne sonunda… zamanın hiç bir yerinde eşgalimi kendi elimle bozmaya teşebbüs etmedim.
Ama o yaptı. Aramızdaki muhabbete bıyıklarını keserek neşter attı. İlham, vefasızlığı kaldırmaz ey Rıfkı… Minik serçemin artık medya şempanzelerinden farkı kalmamıştır, buradan ilan ediyorum.
…
Böyle kaarim. Sana Hüseyin Turan’ın Gülay eşliğinde çığırdığı bir sözle veda ediyorum, kalemi yere atıyorum:
Hiç söylemediysem, şimdi söylüyorum
Seni her şeyden çok seviyorum
Dinle!
Nisan 17, 2006 1:18 pm
simdi sevgili mec, ben hepsini anladim da ‘hicbir’ ve ‘birkac’ kelimelerini ayri yazman mahsus mudur, onu anlamadim.
hmm nazarlik olsun diye belki. olsun hakikaten, degmesin nazar.